26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Öncü Le Corbusier’nin Öncüleri

    

Le Corbusier’nin Urbanisme adlı kitabından bir sayfa: “Eşeklerin Yolu, İnsanların Yolu”.

 

Ortalıca’daki Börekçi Evi ve Poissy’deki Villa Savoye. Vogt’a göre ikisi arasında bir benzerlik var.

 

Gürhan Tümer

 

Vers une architecture: öncesi ve sonrası

Le Corbusier’nin mimarlık anlayışının temel ilkelerini ortaya koyan Vers une architecture (Bir Mimarlığa Doğru) adlı kitabı 1923 yılında yayımlanmıştır. Bu kitap, mimarlık bağlamında Modernizm’e yönelik öncü bir kitaptır. Ama bu, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun öteki yüzünü Peter Collins şöyle açıklar: “Bir Mimarlığa Doğru’nun ilk bölümleri […] Baudot’nun öğretilerinde ya da Almanlar’ın endüstriyel tasarıma ilişkin kuramlarında yer almayan […] çok az şeyi içerir.”1 Michel Ragon’a göre ise bu kitap, 1879 yılında, yani Le Corbusier’nin doğumundan 8 yıl önce ölmüş olan Fransız mimar Viollet-le-Duc’ün Entretiens sur l’architecture (Mimarlık Üzerine Söyleşiler) başlıklı yapıtındaki sloganları yaklaşık 60 yıl sonra yeniden gündeme getirmektedir2. Özetle, sorun şudur: Le Corbusier’nin o çok zengin, o çok vurucu, ilerici, devrimci, öncü söylemini oluşturan fikirlerin, ilkelerin, savların, önerilerin bir bölümü, belki de çoğunluğu, başkaları tarafından daha önce şöyle ya da böyle, şu ya da bu biçimde dile getirilmiştir. Bir başka deyişle, Le Corbusier bir öncüdür, ama bu öncünün de öncüleri vardır. Bu yazımda ünlü mimarın bu yönünü, yani “öncü” Corbu’nün “öncülerini”, kimlerin hangi konularda, hangi kavramlar bağlamında ona öncülük ettiğini, alıntılardan da yararlanarak birkaç başlık altında sergilemeye çalışacağım.

 

Mimarlığı tanımlamak: küreler, koniler

Söze mimarlığın tanımıyla başlıyorum: Mimarlık, mimar olan, olmayan pek çok kişi tarafından, birçok kez, çok değişik biçimlerde tanımlanmıştır. Bu tanımların kimileri daha nesnel, işlevsel, kimileri ise daha öznel, şiirseldir. Örneğin, Alvar Aalto’ya göre “Mimarlık, değersiz bir tuğlanın, altın bir tuğlaya dönüşmesi”, Ludwig Mies van der Rohe’ye göre “Çağın mekansal terimlerle ortaya konmuş istemi”, Hans Hollein’a göre “İnsanın bedeniyle ve ruhuyla kendini anlatması”, Auguste Perret’ye göre “Mekanı düzenleme sanatı”dır. Şu mimarlık tanımları ise sırasıyla bir şoföre, bir marangoza, bir ev hanımına aittir: “Mimarlık yaratıcılık demektir”, “İnşaatın veya herhangi bir şeyin projesini çizme veya yaratmadır”, “Mimarlık proje çizmektir.”3 Le Corbusier’nin Vers une architecture adlı kitabında yer alan mimarlık tanımı ise şöyledir: “Işık altında biraraya getirilen kütlelerin, ustalıklı, doğru ve görkemli oyunu.”4 Daha sonra şöyle sürdürür sözlerini Corbu: “Gözlerimiz biçimleri ışıkta görmek için yaratıldılar; gölgeler ve ışık, biçimleri ortaya çıkarırlar; küpler, koniler, silindirler ve piramitler, ışığın gereğince ortaya çıkardığı çok önemli asal geometrik biçimlerdir.”5

 

Yukarıdaki tanım, 1728 doğumlu ütopyacı Fransız mimar Étienne-Louis Boullée’nin 18. yüzyılın son çeyreğinde yazdığı, ama ancak 20. yüzyılın ortasında, 1953 yılında yayımlanabilen bir yazısındaki mimarlık tanımının hemen hemen aynısıdır. Öte yandan, Boullée, o yazısında “Mimarlığın etkileri ışıkla ortaya çıkar” dedikten sonra, bu sanatın ilkelerinin küp, piramit, küre gibi simetrik, düzgün cisimlerde yansıdığını, bunların en yetkin mimari biçimler olduklarını ileri sürer ki, Le Corbusier’de de aynı savla karşılaşmaktayız6. Öte yandan, 1906 yılında, yani Le Corbusier 9 yaşındayken vefat etmiş olan ünlü ressam Cézanne’ın da “Doğadaki her şey, küre, koni ve silindire göre biçimlendirilmiştir. İnsan bu yalın biçimlerle resim yapmayı öğrenmelidir” dediğini biliyoruz.

 

Pilotiler: binaları yere koymamak

Le Corbusier’nin savunduğu tasarım ilkelerinden biri de, binaları pilotiler üzerinde havaya kaldırmaktır. İnce, narin ayakları üzerinde yeryüzüne usulca, sessizce konmuş bir uzay aracına benzeyen Villa Savoye; çok daha kocaman, çok daha ağır olan Unité d’Habitation, bu ilke gözetilerek tasarlanmış binalardır. Bunlar tek yapı düzeyindeki örneklerdir. Vers une architecture’de ise pilotiler üzerinde kurulan, daha doğrusu, kurulması düşünülen kentlerle de karşılaşırız. Bu kentlerdeki binalar, o pilotiler tarafından taşınan ve yükseklikleri 4-5 metre olan platformlar ya da döşemeler üzerinde inşa edilmişlerdir7. Bu tasarım ilkesi, daha önce 1902’de Auguste Perret’nin Paris’te Franlin Sokağı 25 numarada inşa ettiği apartmanda uygulanmıştır. Eugène Hénard da konuyu Le Corbusier’den önce ele alanlar arasındadır. Adolf Max Vogt ise daha ilginç bir sav ileri sürer. Onun savına göre, Le Corbusier, binaları pilotiler üzerinde havaya kaldırma fikrini, memleketi olan İsviçre’de arkeologlar tarafından ortaya çıkarılan ilkel yerleşmelerdeki kulübelerin; bir de Doğu’ya yaptığı ve Anadolu’yu da kapsayan seyahatlerin etkisiyle geliştirmiştir. Yine Vogt’a göre, Ortalıca’daki Börekçi Evi ile Villa Savoye arasında açık seçik bir benzerlik bulunmaktadır.

 

1875 tarihli İstanbul haritasında kentin gayrimuntazam sokakları.

 

Le Corbusier: “Une ville contemporaine” (Çağdaş Bir Kent).

 

Gemiler, uçaklar ve binalar

Le Corbusier denizi sevmiştir. Bir sonbahar günü bir dağ kasabasında doğan bu insan, bir yaz günü yaşamını Akdeniz’in sularında yitirmiştir. Le Corbusier’nin denizle, dolayısıyla da gemilerle ilişkisi oldukça zengindir. Örneğin, 1929 yılının Aralık ayında Güney Amerika’dan dönerken “Lutétia” adlı gemide, o yıllarda Paris’in altını üstüne getiren zenci şarkıcı ve dansçı Josephine Baker ile tanışmış ve onun, bir tanesi hemen hemen “nü” olmak üzere resimlerini yapmış; gemilerin gövdesine monte edilecek ve bir deniz kazası anında kendiliğinden çözülüp denize inecek bir kurtarma sandalı tasarlamıştır. Ayrıca, Le Corbusier’nin başı çektiği 1932 tarihli CIAM (Congrès internationaux d’architecture moderne / Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri) bir gemide yapılmıştır. Sonra, günlerden bir gün Saint-Tropez’de yüzerken, oradan geçmekte olan bir yatın pervanesine takılarak birkaç yerinden ciddi biçimde yaralanmış ve iki ameliyat geçirmiştir.

 

Bütün bu olayların onun kişisel yaşamında önemli bir yeri olabilir. Ancak, bu örneklerin konumuz açısından belirleyici oldukları söylenemez. Burada, Le Corbusier’nin gemilerle ilişkilerinin başka boyutları bizim için ağırlık taşımaktadır. Şöyle ki: Le Corbusier, hala daha eski malzemeleri, eski biçimleri, eski yöntemleri kullanarak binalar yapan mimarların yanlış yolda; çağdaş gereksinmeleri, toplumdaki, bilimdeki, teknolojideki gelişmeleri, yenilikleri dikkate alarak gemiler tasarlayıp üretenlerin doğru yolda olduklarını ileri sürer: “Mimarlar, okulda öğretilen sınırlı bilgilerle yetinerek, yeni inşa kurallarını bilmeden yaşıyorlar ve anlayışlarını, öpüşmek üzere olan güvercin süslemelerinin ötesinde, bilinçli olarak geliştirmiyorlar. Öte yandan, yolcu gemilerini yapan yürekli ve bilgili kişiler, katedrallerin, yanlarında küçücük kaldığı saraylar yapıyorlar, sonra da, bunları suya atıp yüzdürüyorlar. […] Mimarlık gelenek ve göreneklerin arasında boğuluyor.”8

 

Le Corbusier’nin bu bağlamda yalnızca gemilere değil, daha başka ulaşım araçlarına, otomobillere, uçaklara da değindiğini; onların tasarımını, yapımını da binaların tasarımı ve yapımıyla kıyasladığını; kitabında onlarla ilgili bölümlerin de bulunduğunu hemen belirteyim. Şu sözler, Bir Mimarlığa Doğru’nun uçaklara ayrılmış olan bölümünde yer almaktadır: “Uçağın verdiği ders, sorunun ortaya konmasına ve çözülüp gerçekleşmesine yer veren mantıkta yatar. […] Konut sorunu henüz ortaya konmamıştır. […] Günümüz mimarlığı, gereksinmelerimize artık karşılık vermemektedir.”9

 

Le Corbusier’nin bu yaklaşımı hayli ilginçtir, ama aynı oranda özgün değildir; çünkü daha önceleri, Greenough, Fergusson, Viollet-le-Duc, Perret, Baudot gibi mimarlar, birtakım tutucu meslektaşlarının tasarladıkları binalar ile ilerici mühendislerin tasarladıkları ulaşım araçlarını kıyaslamışlar ve ikincilerin daha doğru davrandıklarını söylemişlerdir. Viollet-le-Duc, 1863’te, yani Bir Mimarlığa Doğru’dan tam 60 yıl önce yayımlanmış olan Mimarlık Üzerine Söyleşiler adlı yapıtında, konuyu son derece açık seçik bir biçimde ortaya koyan şu satırları kaleme almıştır: “Gemi mimarları ve makine mühendisleri, bir gemi ya da bir lokomotif yaparken, XIV. Louis zamanından kalma bir teknenin ya da atlı arabaların biçimini almıyorlar, gözleri başka bir şey görmeksizin, […] yeni ilkelere uyuyorlar.”10 Daha gerilere gidip, daha eskilerin izini sürdüğümüzde ise heykeltıraş Horatio Greenough ile karşılaşırız. İlk ABD Başkanı George Washington’ın çıplak bir heykelini yapmış, daha da ilginci, bu yapıtını Amerikan yönetimine satmayı becerebilmiş olan Greenough, eğer gemi tasarımcılarının yolundan gitseydik, binalarımızın hepsinin Parthenon gibi, onun kadar güzel olacağını ileri sürer11.

 

Le Corbusier’nin Urbanisme adlı kitabında düz yol, eğri yol.

 

İnsanın iç organlarını gösteren bu resim, bir tıp kitabından değil, evi canlı bir varlığa benzeten Le Corbusier’nin Urbanisme kitabından alınmıştır.

 

Düz yol tutkusu

Doğada düz çizgi yoktur. Dolayısıyla, onu sevenlerin, onu örnek alanların düz yolları sevmemeleri doğaldır. Ama doğa ile bu tür bir ilişkiyi yoğun bir biçimde kurmamış olanlar arasında da düz yolu sevmeyenler bulunabilir. Örneğin, Camillo Sitte bu gibilerin en ünlüleri arasında yer alır. Bu Avusturyalı mimar ve sanat tarihçisi, 1889 yılında yayımlanan Der Städtebau nach seinen künstlerischen Grundsätzen başlıklı kitabında, Ortaçağ’da görülen eğri-büğrü sokakların ve düzgün bir geometrisi olmayan meydanların çekiciliğinden sözeder. Mimar Kemalettin Bey de düz yolları sevmeyenlerdendir: “Türk Yurdu’nda yayınlanan ‘İmar-ı Belde Fikrinin Yanlış Tatbikinden Mütevellid Tahribat’ yazısında […] düz ve uzun yola, dama tahtası gibi sokak dokusuna karşı [çıkar].”12

 

Spiro Kostof ise The City Shaped - Urban Patterns and Meanings Through History başlıklı kitabında, Le Corbusier’nin, henüz Le Corbusier olmadığı delikanlılık yıllarında, memleketi olan La Chaux-de-Fonds’un eğri sokaklarını, eğimli çatılarını sevdiğini ve bu öğeleri kullanarak bir yazı yazıp, bir bahçe tasarladığını söyler13. Bu durum son derece ilginçtir, çünkü Le Corbusier, Le Corbusier olduktan sonra yazdığı kitaplardan Urbanisme (Şehircilik)’in birinci bölümünde yolları, eşeklerin yolu ve insanların yolu diye ikiye ayırır. Birinci grupta eğri-büğrü, ikinci grupta ise düz yollar yer almaktadır. Le Corbusier’ye göre, “insan düz yürür çünkü bir amacı vardır; nereye gittiğini bilir, bir yere gitmeye karar vermiştir ve oraya dümdüz gider. Eşek, kocaman taşlardan korunmak, eğimden kaçmak, gölgeyi aramak için […] zigzaglar çizer. […] Eşek hiçbir şey düşünmez.[…] Eşek bütün kentlerin ve ne yazık ki Paris’in de yollarını çizmiştir.”14 Evet, Le Corbusier ateşli bir düz yol savunucusudur. Ama o, bu yolun ilk yolcusu değildir. Düz yol edebiyatı, gerek mimarlıkta gerekse şehircilikte önemli bir yer tutan oldukça eski ve zengin bir edebiyattır. Aşağıda düz yolu Le Corbusier’den önce savunmuş olanların birkaç tanesinden sözedeceğim.

 

Bunların en eskilerinden biri hiç kuşkusuz Hippodamus’tur. Onun önerdiği ızgara sistem, bilindiği gibi, birbirini dik açılarla kesen düz yollardan oluşur. Aristoteles’e göre, bu sistem, düşman saldırılarının püskürtülmesinde elverişli olmaması dışında başarılı bir sistemdir. Napoli Kralı Ferdinand ise tam tersine, dar sokakların, devletin güvenliği açısından sakıncalı olduğu inancındadır. Aynı inancı, 19. yüzyılın ikinci yarısında İmparator III. Napolyon’la elele vererek açtırdığı, alabildiğine uzun ve geniş bulvarlarla Paris’in çehresini köklü bir biçimde değiştiren; 2 km’lik Magenta Bulvarı, 2.850 m’lik Voltaire Bulvarı ve 5 km boyunca dümdüz uzayıp giden Rue de la Fayette ile gurur duyan Haussmann da paylaşır.

 

Marx’ın “ütopik komünizm”in yaratıcısı olarak nitelediği Étienne Cabet’nin 1840 yılında, yani Le Corbusier’nin, bırakın yollara ilişkin bir tasarım kuramı geliştirmesini, dünyaya gelmesinden yaklaşık yarım yüzyıl önce, 1840’da yayımlanmış olan Voyage en Icarie (İkarya’ya Yolculuk) adlı ütopyasının bir yerinde, İkarya’da gördüğü bütün yolların düz olduğunu vurgular15. Yine aynı dönemde, yani 19. yüzyılda düz yol tutkusu İstanbul’da da kendini göstermiştir. Örneğin, Mustafa Reşit Paşa yolların “kavaid-i hendese”ye (geometri kuralları) uygun olması gerektiğini savunmuştur. Zeynep Çelik’in belirttiği gibi, bu, “mevcut labirentvari görüntünün düz ve geniş arterlerle kesilmesi” demektir16.

 

Gaston Bardet’nin Naissance et méconnaissance de l’urbanisme (Şehirciliğin Doğuşu ve Değerinin Bilinmeyişi) adlı kitabını okuduğumuzda, daha 1553 yılında Fransız Parlementosu’ndan çıkan bir kararda, sokakların düz olmasının gerekliliğinden sözedildiğini öğreniyoruz17. 17. yüzyılda yaşamış olan akılcı Fransız filozofu René Descartes, felsefesinin önemli bir bölümünü açıklayan Metod Üzerine Konuşma adlı kitabında şöyle der: “[…] Başlangıçta sadece birer küçük kasaba iken, zamanla büyük kentler haline gelen şu eski siteler, çok kere bir mühendisin, bir ova üzerinde hayalinden geçirdiği şekilde planını çizdiği düzenli yeni kentlerin yanında öylesine ölçüsüz ve orantısız kalırlar ki, ayrı ayrı gözden geçirilen yapılarının her birinde, en az öbür kentlerin yapılarındaki kadar hatta daha fazla sanat bulunsa da, büyüklü küçüklü sıralanışlarına ve yolları eğri-büğrü ve eşitsiz hale getirmelerine bakarak, bu eski kentleri aklı başında kimselerin iradesinden çok, tesadüfün düzenlediği söylenebilir.” Nancy Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak görev yapan Paul Souriau, 1904 yılında, yani Le Corbusier henüz 7 yaşında bir çocukken yayımladığı La Beauté rationnelle (Akılcı Güzellik) adlı kitabında düz yolu övmüş, onun “tipik, normal, mutlak” ve “kendi başına hayranlık duyulabilecek” bir şey olduğunu yazmıştır18.

 

Altlı üstlü yollar

Le Corbusier, ünlü 7V formülü ile yolları, taşıdıkları motorlu ve yaya trafiğinin niteliğine göre sınıflandırarak birbirlerinden ayırmış; 1964 yılında, 1922 tarihli Voisin Planı’nda çeşitli türdeki ulaşım araçları için farklı kotlarda yollar yapmayı ilk kez kendisinin önerdiğini söylemiştir19. Oysa gerçek böyle değildir, bu konuyla daha önceleri başka kişiler de ilgilenmiştir. Örneğin, böyle bir sınıflamanın varlığına, Le Corbusier’den yaklaşık 100 yıl önce doğmuş olan Étienne Cabet’nin ütopik yapıtı Voyage en Icarie (İkarya’ya Yolculuk)’de tanık oluyoruz. Kentlerdeki ulaşımla ilgili bu çözüm önerisine benzer bir başka öneri de 1876 yılında, yani yine Le Corbusier’den önce, Benjamin Ward Richardson’un Hygeia başlıklı ütopyasında ileri sürülmüştür. Sonra Auguste Perret de Le Havre planında, yayalarla taşıtları birbirinden ayıran bir sistem önermiştir. Çok ilginç fikirler öne sürmesine karşın, pek fazla tanınmayan Eugène Hénard da 19. yüzyılın sonlarında aynı türden öneriler geliştirmiştir.

 

Antonio Sant’Elia’nın kaleminden Fütürist Kent’te farklı kotlarda ulaşım yolları.

 

Falanster’den Unité d’Habitation’a

Marsilya’da Michelet Bulvarı üzerinde yer alan ve 1947-1953 yılları arasında, birçok kişinin engel olmaya çalışmasına karşın inşa edilmiş olan Unité d’Habitation, Le Corbusier’nin en ünlü yapılarından biridir; Peter Blake’in belirttiği gibi, onun kentlerle ve konutlarla ilgili ilkelerinin bir tür özetidir. Bu yapıda, Corbu’nün savunduğu, binanın pilotiler üzerinde kaldırılması, teras çatının çeşitli amaçlarla kullanılması gibi birtakım ilkelerin uygulandığını görüyoruz. Ama bu yapıdan burada sözetmemin asıl nedeni, Unité d’Habitation’un 23 değişik konut tipine ve 340 daireye sahip olması, içinde sokakların, alışveriş merkezlerinin, okulların, çocuklar için mekanların bulunması; kısaca bir site, küçük bir kent olarak planlanması, bütün bunların kökeninde 1772-1837 yılları arasında yaşamış olan Charles Fourier’nin Falanster’inin bulunmasıdır. Bu ilişki o kadar sıkı bir ilişkidir ki Fourier’in Falanster’inde de, Le Corbusier’nin Unité d’Habitation’unda da aynı sayıda insan, 1.600 kişi yaşamaktadır.

 

Çatılarla yıldızların flörtü

Le Corbusier’nin önemsediği mimari ilkelerden biri de teras çatılarla ilgilidir. Ona göre, “çatılar yıldızlarla flört etmekten” başka bir işe yaramamaktadır. Mantıksız bir şeydir bu. Doğrusu, oraların kullanılması, kafelerin, restoranların, eğlence mekanlarının oralarda yer almasıdır20. Ünlü mimarın bu fikri de özgün değildir; bir ilk değildir. Gerçekten de, İngiliz doktor Benjamin Ward Richardson da 1876 yılında, yani Le Corbusier’nin dünyaya gelmesinden 11 yıl önce yayımladığı Hygeia adlı ütopyada, dört katı geçmeyen evlerin terasları, çiçek yetiştirilen bahçeler olarak kullanılmaktadır21. Birkaç yıl daha geriye gittiğimizde ise Hector Héreau ile karşılaşırız. Keskin bir öngörüye sahip olan, ancak çeşitli nedenlerden dolayı toplumda hak ettiği yere bir türlü gelemeyen bu yetenekli mimar, 1868’de, yani Le Corbusier’nin doğumundan 19 yıl önce, 67 yaşındayken yayımladığı bir broşürde, teras çatıların bahçe olarak kullanılmasından sözetmiştir22.

 

Biyolojik analoji

Bir Mimarlığa Doğru’da evin bir makine olduğunu söyleyen Le Corbusier, aynı kitabın bir başka yerinde de bir evin, bir sarayın, “tümüyle canlı varlıklara benzeyen organizmalar” olduklarını ileri sürer. Ünlü mimarın bir başka kitabının, Urbanisme’in son birkaç sayfası çok şaşırtıcıdır; çünkü o sayfalar, insanın iç organlarını gösteren resimlerle doludur. Bunlar Le Corbusier’nin, aslında cansız varlıklar olan binalar ve kentler ile canlı organizmalar ve insan bedeni arasındaki bir ilişkiyi gündeme getirdiğini göstermektedir. Peter Collins bu ilişkiyi “biyolojik analoji” olarak niteler. Bu da yepyeni bir şey değildir. Peter Collins’in Changing Ideals in Modern Architecture adlı kitabının “Biological Analogy” başlıklı 14. bölümünün ilk cümlesi şöyledir: “Modern Mimarlık doktrinlerini etkileyen nice fikir gibi, biyolojik analojinin de kökeni aşağı yukarı 1750 yılına kadar uzanır.”23

 

Konumuz açısından son derece ilginç olan şu sözler ise, 10. yüzyılın ikinci yarısında yazılan, yani daha eskilere uzanan İhvan-ü Safa Risaleleri’nde yer almaktadır: “Allah’ın yardımıyla bilin ki, insan vücudu, Yaratıcı tarafından ayni bir şehir gibi kurulmuştur. Onun anatomik parçaları, şehrin yapısında kullanılan taşlar, biriketler, tahtalar ve metallere benzer. Bir şehrin semtleri ve binaları gibi, vücud çeşitli bölümlerden ve biyolojik sistemlerden meydana gelir. Bulvarların semtleri birbirine bağlaması gibi, uzuvlar birbirlerine çeşitli eklemlerle bağlanmıştır.”24 Farabi de Mebadı Ara Ahl Al-Madına Al-Fadıla (İdeal Devlet’in Yurttaşlarının Görüşlerinin İlkeleri) adlı kitabında kentlerle canlı organizmalar arasında şöyle bir analoji kurar: “Erdemli, mükemmel şehir, bütün organları canlı varlığın hayatını tam kılmak ve onu bu durumda tutmak için, birbirleriyle yardımlaşan tam ve sağlıklı bir bedene benzer.”25

 

Sonuç

Herhangi bir şeyin, bu arada bir fikrin, bir kavramın hiç yoktan var olabilmesi belki büsbütün olanaksız değildir, ama çok zordur. Kültürel gelişim de böyle bir süreç izler. Geleceğin kökeninde geçmişin bulunması çok olağandır. Bu, Le Corbusier’nin mimari söylemi, geleceğe dönük olarak oluşturduğu mimari kültür, mimari kuramlar ve uygulamalar sözkonusu olduğunda da geçerlidir.

 

Burada şu noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Yukarıda verdiğim örneklerden yola çıkarak, benim Le Corbusier’yi bir tür “intihalci” olarak gördüğümü düşünenler ve bana belli bir ölçüde hak verenler olabilir. Yanlış anlaşılmayı önlemek için hemen belirteyim ki, böyle bir şey sözkonusu değildir. Bunun nedeni Le Corbusier’nin kendisidir. Şöyle ki: Daha sonraları Le Corbusier adını alacak olan Charles-Édouard Jeanneret, İsviçre’nin dağlık Jura Bölgesi’nde doğmuştur ve çocukluğunda, Alp Kulübü’nün başkanı olan babasıyla birlikte 1.000 m yükseklikteki o dağlara birçok kez tırmanmıştır. Onun o zamanlar dağlardan hoşlandığını, yıllar sonra yazdığı şu satırlardan anlıyoruz: “Sürekli tepelerdeydik; uçsuz bucaksız ufuk, bizim için oldukça alışılmış bir şeydi. Sis bulutu sonsuz uzaklıklara kadar yayıldığında, tıpkı hiç görmediğim gerçek okyanusa benziyordu. En güzel manzaraydı.”26 Evet, Charles-Édouard Jeanneret bir dağlıdır. Ama o aynı zamanda bir Akdenizli gibidir; onun kadar heyecanlı, coşkulu ve duygusaldır. Çokça konuşmuştur, çokça yazmıştır. Yüksek sesle konuşmuş, söylediklerinin altını kalın çizgilerle çizmiş, büyük harflerle yazmıştır. Bir fikri yalınlaştırmakta, sloganlaştırmakta, onu bir manifestoya dönüştürmekte ustadır. Peter Blake’nin dediği gibi, o “inanılmaz derecede güçlü bir sanatçı, büyük tutkuları olan bir savaşçı, söylemi çok çarpıcı olan bir bildirgecidir. […]”27 “Daha önce gündeme getirilmiş olan kavramları alır, onları akılcı, modern ve güzel bir biçime sokar.”28 Doğduğu kasabanın, La Chaux-de-Fonds’un insanları saatçilikle geçinir, milimetrik ayrıntılarla uğraşırlar. Oysa Corbu için ayrıntılardan çok, bütün önemlidir. O, evrimci değil, devrimcidir. Koskocaman bir uluslararası kongrenin, CIAM’ın sonuç bildirisini tek başına kaleme almaya kalkışacak kadar cesaretlidir, kendine o kadar güvenmektedir. Ortaya koyduğu ilkeler açık seçiktir, kesindir. Michel Ragon’un ironik bir biçimde belirttiği gibi, Le Corbusier’ye göre, onun koyduğu ilkelere uymayanlar “budaladır”29.

 

Walter Gropius, Frank Lloyd Wright, Mies van der Rohe ile birlikte Modernizm’in en ünlü, en önemli, en önde gelen temsilcilerinden biri olan; ayrıca kendini çağının sesi, çağının sözcüsü ve Peter Collins’in deyimiyle, “insanların gereksinmelerini en iyi kavrayan bir ‘süper-entelektüel’ olarak gören”30 Le Corbusier’nin söyleminin bütünü, yani o çok zengin Le Corbusier “külliyatı” elbette ki onun damgasını taşır, onun dehasını yansıtır. Yukarıda belirttiğim gibi, varoluşunun kökeninde Viollet-le-Duc, Auguste Perret gibi mimarların da yer aldığı bu “corpus”, tartışma götürmez bir biçimde öncü nitelikler içerir.

 

Bu yazımı Le Corbusier’nin, başkalarının çaktığı kıvılcımları, damlattığı damlaları, o eşsiz retorik becerisini kullanarak, alev alev yanan bir ateşe, gürül gürül akan bir ırmağa dönüştürdüğünü belirterek bitirmek istiyorum. n Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü.

 

Notlar:

1 Peter Collins, Changing Ideals in Modern Architecture, Faber and Faber, Londra, 1965, s. 283.

2 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de l’urbanisme moderns I, Casterman, Paris, 1986, s. 173.

3 Gürhan Tümer, Mimarlığı Tanımlamak, kendi yayını, İzmir, 1980.

4 Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, çev. Serpil Merzi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003, s. 58.

5 A.e., s. 58.

6 Peter Collins, a.g.e., s. 24.

7 Le Corbusier, a.g.e., s. 87.

8 A.e., s. 117.

9 A.e., s. 131.

10 Peter Collins, a.g.e., s. 162.

11 A.e., s. 160.

12 İlhan Tekeli-Selim İlkin (der.), Mimar Kemalettin’in Yazdıkları, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, Ankara, 1997, s. 22.

13 Spiro Kostof, The City Shaped, Thames@Hudson, Londra, 2001, s. 89.

14 Le Corbusier, Urbanisme, Éditions Vincent, Fréal, Paris, 1966, s. 5, 6.

15 Michel Ragon, a.g.e., s. 61.

16 Zeynep Çelik, Değişen İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996, s. 41

17 Michel Ragon, a.g.e., s. 125.

18 A.e., s. 335.

19 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de l’urbanisme moderns II, Casterman, Paris, 1986, s. 39.

20 Le Corbusier, a.g.e., s. 89.

21 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de l’urbanisme moderns I, Casterman, Paris, 1986, s. 88.

22 A.e., s. 211.

23 Peter Collins, a.g.e., s. 149.

24 Gürhan Tümer, Bir Başka Mimarlık, Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yayınları, İzmir, 1993, s. 309.

25 A.e., s. 309.

26 Tümer Gürhan, “Dağ ve Mimarlık”, Arredamento Dekorasyon, Mart 1997, Boyut Yayın Grubu, İstanbul.

27 Peter Blake, The Master Builders, W.W. Norton@Company, ABD, 1996, s. 123.

28 A.e., s. 33.

29 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de l’urbanisme moderns II, Casterman, Paris, 1986, s. 170.

30 Peter Collins, a.g.e., s. 249.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69749 - unknown - 38.107.179.236