|
Öncü Le Corbusier’nin
Öncüleri

Le Corbusier’nin Urbanisme adlı kitabından bir sayfa: “Eşeklerin
Yolu, İnsanların Yolu”.

Ortalıca’daki Börekçi Evi ve Poissy’deki Villa Savoye.
Vogt’a göre ikisi arasında bir benzerlik var.
Gürhan Tümer
Vers une architecture: öncesi ve sonrası
Le Corbusier’nin mimarlık anlayışının temel ilkelerini
ortaya koyan Vers une architecture (Bir Mimarlığa Doğru) adlı kitabı 1923
yılında yayımlanmıştır. Bu kitap, mimarlık bağlamında Modernizm’e yönelik öncü
bir kitaptır. Ama bu, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun öteki yüzünü Peter
Collins şöyle açıklar: “Bir Mimarlığa Doğru’nun ilk bölümleri […] Baudot’nun
öğretilerinde ya da Almanlar’ın endüstriyel tasarıma ilişkin kuramlarında yer
almayan […] çok az şeyi içerir.”1 Michel Ragon’a göre ise bu kitap, 1879
yılında, yani Le Corbusier’nin doğumundan 8 yıl önce ölmüş olan Fransız mimar
Viollet-le-Duc’ün Entretiens sur l’architecture (Mimarlık Üzerine Söyleşiler)
başlıklı yapıtındaki sloganları yaklaşık 60 yıl sonra yeniden gündeme getirmektedir2.
Özetle, sorun şudur: Le Corbusier’nin o çok zengin, o çok vurucu, ilerici,
devrimci, öncü söylemini oluşturan fikirlerin, ilkelerin, savların, önerilerin
bir bölümü, belki de çoğunluğu, başkaları tarafından daha önce şöyle ya da
böyle, şu ya da bu biçimde dile getirilmiştir. Bir başka deyişle, Le Corbusier
bir öncüdür, ama bu öncünün de öncüleri vardır. Bu yazımda ünlü mimarın bu
yönünü, yani “öncü” Corbu’nün “öncülerini”, kimlerin hangi konularda, hangi
kavramlar bağlamında ona öncülük ettiğini, alıntılardan da yararlanarak birkaç
başlık altında sergilemeye çalışacağım.
Mimarlığı tanımlamak: küreler, koniler
Söze mimarlığın tanımıyla başlıyorum: Mimarlık, mimar olan,
olmayan pek çok kişi tarafından, birçok kez, çok değişik biçimlerde tanımlanmıştır.
Bu tanımların kimileri daha nesnel, işlevsel, kimileri ise daha öznel,
şiirseldir. Örneğin, Alvar Aalto’ya göre “Mimarlık, değersiz bir tuğlanın,
altın bir tuğlaya dönüşmesi”, Ludwig Mies van der Rohe’ye göre “Çağın mekansal
terimlerle ortaya konmuş istemi”, Hans Hollein’a göre “İnsanın bedeniyle ve
ruhuyla kendini anlatması”, Auguste Perret’ye göre “Mekanı düzenleme
sanatı”dır. Şu mimarlık tanımları ise sırasıyla bir şoföre, bir marangoza, bir
ev hanımına aittir: “Mimarlık yaratıcılık demektir”, “İnşaatın veya herhangi
bir şeyin projesini çizme veya yaratmadır”, “Mimarlık proje çizmektir.”3 Le
Corbusier’nin Vers une architecture adlı kitabında yer alan mimarlık tanımı ise
şöyledir: “Işık altında biraraya getirilen kütlelerin, ustalıklı, doğru ve görkemli
oyunu.”4 Daha sonra şöyle sürdürür sözlerini Corbu: “Gözlerimiz biçimleri
ışıkta görmek için yaratıldılar; gölgeler ve ışık, biçimleri ortaya çıkarırlar;
küpler, koniler, silindirler ve piramitler, ışığın gereğince ortaya çıkardığı
çok önemli asal geometrik biçimlerdir.”5
Yukarıdaki tanım, 1728 doğumlu ütopyacı Fransız mimar
Étienne-Louis Boullée’nin 18. yüzyılın son çeyreğinde yazdığı, ama ancak 20.
yüzyılın ortasında, 1953 yılında yayımlanabilen bir yazısındaki mimarlık
tanımının hemen hemen aynısıdır. Öte yandan, Boullée, o yazısında “Mimarlığın
etkileri ışıkla ortaya çıkar” dedikten sonra, bu sanatın ilkelerinin küp,
piramit, küre gibi simetrik, düzgün cisimlerde yansıdığını, bunların en yetkin
mimari biçimler olduklarını ileri sürer ki, Le Corbusier’de de aynı savla
karşılaşmaktayız6. Öte yandan, 1906 yılında, yani Le Corbusier 9 yaşındayken
vefat etmiş olan ünlü ressam Cézanne’ın da “Doğadaki her şey, küre, koni ve
silindire göre biçimlendirilmiştir. İnsan bu yalın biçimlerle resim yapmayı
öğrenmelidir” dediğini biliyoruz.
Pilotiler: binaları yere koymamak
Le Corbusier’nin savunduğu tasarım ilkelerinden biri de,
binaları pilotiler üzerinde havaya kaldırmaktır. İnce, narin ayakları üzerinde
yeryüzüne usulca, sessizce konmuş bir uzay aracına benzeyen Villa Savoye; çok
daha kocaman, çok daha ağır olan Unité d’Habitation, bu ilke gözetilerek
tasarlanmış binalardır. Bunlar tek yapı düzeyindeki örneklerdir. Vers une
architecture’de ise pilotiler üzerinde kurulan, daha doğrusu, kurulması
düşünülen kentlerle de karşılaşırız. Bu kentlerdeki binalar, o pilotiler
tarafından taşınan ve yükseklikleri 4-5 metre olan platformlar ya da döşemeler
üzerinde inşa edilmişlerdir7. Bu tasarım ilkesi, daha önce 1902’de Auguste
Perret’nin Paris’te Franlin Sokağı 25 numarada inşa ettiği apartmanda
uygulanmıştır. Eugène Hénard da konuyu Le Corbusier’den önce ele alanlar
arasındadır. Adolf Max Vogt ise daha ilginç bir sav ileri sürer. Onun savına
göre, Le Corbusier, binaları pilotiler üzerinde havaya kaldırma fikrini, memleketi
olan İsviçre’de arkeologlar tarafından ortaya çıkarılan ilkel yerleşmelerdeki
kulübelerin; bir de Doğu’ya yaptığı ve Anadolu’yu da kapsayan seyahatlerin
etkisiyle geliştirmiştir. Yine Vogt’a göre, Ortalıca’daki Börekçi Evi ile Villa
Savoye arasında açık seçik bir benzerlik bulunmaktadır.

1875 tarihli İstanbul haritasında kentin gayrimuntazam
sokakları.

Le Corbusier: “Une ville contemporaine” (Çağdaş Bir
Kent).
Gemiler, uçaklar ve binalar
Le Corbusier denizi sevmiştir. Bir sonbahar günü bir dağ kasabasında
doğan bu insan, bir yaz günü yaşamını Akdeniz’in sularında yitirmiştir. Le
Corbusier’nin denizle, dolayısıyla da gemilerle ilişkisi oldukça zengindir.
Örneğin, 1929 yılının Aralık ayında Güney Amerika’dan dönerken “Lutétia” adlı
gemide, o yıllarda Paris’in altını üstüne getiren zenci şarkıcı ve dansçı
Josephine Baker ile tanışmış ve onun, bir tanesi hemen hemen “nü” olmak üzere
resimlerini yapmış; gemilerin gövdesine monte edilecek ve bir deniz kazası
anında kendiliğinden çözülüp denize inecek bir kurtarma sandalı tasarlamıştır.
Ayrıca, Le Corbusier’nin başı çektiği 1932 tarihli CIAM (Congrès internationaux
d’architecture moderne / Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri) bir gemide
yapılmıştır. Sonra, günlerden bir gün Saint-Tropez’de yüzerken, oradan geçmekte
olan bir yatın pervanesine takılarak birkaç yerinden ciddi biçimde yaralanmış
ve iki ameliyat geçirmiştir.
Bütün bu olayların onun kişisel yaşamında önemli bir yeri
olabilir. Ancak, bu örneklerin konumuz açısından belirleyici oldukları söylenemez.
Burada, Le Corbusier’nin gemilerle ilişkilerinin başka boyutları bizim için
ağırlık taşımaktadır. Şöyle ki: Le Corbusier, hala daha eski malzemeleri, eski
biçimleri, eski yöntemleri kullanarak binalar yapan mimarların yanlış yolda;
çağdaş gereksinmeleri, toplumdaki, bilimdeki, teknolojideki gelişmeleri,
yenilikleri dikkate alarak gemiler tasarlayıp üretenlerin doğru yolda
olduklarını ileri sürer: “Mimarlar, okulda öğretilen sınırlı bilgilerle
yetinerek, yeni inşa kurallarını bilmeden yaşıyorlar ve anlayışlarını, öpüşmek
üzere olan güvercin süslemelerinin ötesinde, bilinçli olarak geliştirmiyorlar.
Öte yandan, yolcu gemilerini yapan yürekli ve bilgili kişiler, katedrallerin,
yanlarında küçücük kaldığı saraylar yapıyorlar, sonra da, bunları suya atıp yüzdürüyorlar.
[…] Mimarlık gelenek ve göreneklerin arasında boğuluyor.”8
Le Corbusier’nin bu bağlamda yalnızca gemilere değil, daha
başka ulaşım araçlarına, otomobillere, uçaklara da değindiğini; onların
tasarımını, yapımını da binaların tasarımı ve yapımıyla kıyasladığını;
kitabında onlarla ilgili bölümlerin de bulunduğunu hemen belirteyim. Şu sözler,
Bir Mimarlığa Doğru’nun uçaklara ayrılmış olan bölümünde yer almaktadır:
“Uçağın verdiği ders, sorunun ortaya konmasına ve çözülüp gerçekleşmesine yer
veren mantıkta yatar. […] Konut sorunu henüz ortaya konmamıştır. […] Günümüz
mimarlığı, gereksinmelerimize artık karşılık vermemektedir.”9
Le Corbusier’nin bu yaklaşımı hayli ilginçtir, ama aynı
oranda özgün değildir; çünkü daha önceleri, Greenough, Fergusson, Viollet-le-Duc,
Perret, Baudot gibi mimarlar, birtakım tutucu meslektaşlarının tasarladıkları
binalar ile ilerici mühendislerin tasarladıkları ulaşım araçlarını
kıyaslamışlar ve ikincilerin daha doğru davrandıklarını söylemişlerdir.
Viollet-le-Duc, 1863’te, yani Bir Mimarlığa Doğru’dan tam 60 yıl önce
yayımlanmış olan Mimarlık Üzerine Söyleşiler adlı yapıtında, konuyu son derece
açık seçik bir biçimde ortaya koyan şu satırları kaleme almıştır: “Gemi
mimarları ve makine mühendisleri, bir gemi ya da bir lokomotif yaparken, XIV.
Louis zamanından kalma bir teknenin ya da atlı arabaların biçimini almıyorlar,
gözleri başka bir şey görmeksizin, […] yeni ilkelere uyuyorlar.”10 Daha
gerilere gidip, daha eskilerin izini sürdüğümüzde ise heykeltıraş Horatio
Greenough ile karşılaşırız. İlk ABD Başkanı George Washington’ın çıplak bir
heykelini yapmış, daha da ilginci, bu yapıtını Amerikan yönetimine satmayı
becerebilmiş olan Greenough, eğer gemi tasarımcılarının yolundan gitseydik,
binalarımızın hepsinin Parthenon gibi, onun kadar güzel olacağını ileri
sürer11.

Le Corbusier’nin Urbanisme adlı kitabında düz yol, eğri
yol.

İnsanın iç organlarını gösteren bu resim, bir tıp kitabından
değil, evi canlı bir varlığa benzeten Le Corbusier’nin Urbanisme kitabından alınmıştır.
Düz yol tutkusu
Doğada düz çizgi yoktur. Dolayısıyla, onu sevenlerin, onu
örnek alanların düz yolları sevmemeleri doğaldır. Ama doğa ile bu tür bir
ilişkiyi yoğun bir biçimde kurmamış olanlar arasında da düz yolu sevmeyenler
bulunabilir. Örneğin, Camillo Sitte bu gibilerin en ünlüleri arasında yer alır.
Bu Avusturyalı mimar ve sanat tarihçisi, 1889 yılında yayımlanan Der Städtebau
nach seinen künstlerischen Grundsätzen başlıklı kitabında, Ortaçağ’da görülen
eğri-büğrü sokakların ve düzgün bir geometrisi olmayan meydanların
çekiciliğinden sözeder. Mimar Kemalettin Bey de düz yolları sevmeyenlerdendir:
“Türk Yurdu’nda yayınlanan ‘İmar-ı Belde Fikrinin Yanlış Tatbikinden Mütevellid
Tahribat’ yazısında […] düz ve uzun yola, dama tahtası gibi sokak dokusuna karşı
[çıkar].”12
Spiro Kostof ise The City Shaped - Urban Patterns and
Meanings Through History başlıklı kitabında, Le Corbusier’nin, henüz Le
Corbusier olmadığı delikanlılık yıllarında, memleketi olan La Chaux-de-Fonds’un
eğri sokaklarını, eğimli çatılarını sevdiğini ve bu öğeleri kullanarak bir yazı
yazıp, bir bahçe tasarladığını söyler13. Bu durum son derece ilginçtir, çünkü
Le Corbusier, Le Corbusier olduktan sonra yazdığı kitaplardan Urbanisme
(Şehircilik)’in birinci bölümünde yolları, eşeklerin yolu ve insanların yolu
diye ikiye ayırır. Birinci grupta eğri-büğrü, ikinci grupta ise düz yollar yer
almaktadır. Le Corbusier’ye göre, “insan düz yürür çünkü bir amacı vardır;
nereye gittiğini bilir, bir yere gitmeye karar vermiştir ve oraya dümdüz gider.
Eşek, kocaman taşlardan korunmak, eğimden kaçmak, gölgeyi aramak için […]
zigzaglar çizer. […] Eşek hiçbir şey düşünmez.[…] Eşek bütün kentlerin ve ne
yazık ki Paris’in de yollarını çizmiştir.”14 Evet, Le Corbusier ateşli bir düz
yol savunucusudur. Ama o, bu yolun ilk yolcusu değildir. Düz yol edebiyatı,
gerek mimarlıkta gerekse şehircilikte önemli bir yer tutan oldukça eski ve
zengin bir edebiyattır. Aşağıda düz yolu Le Corbusier’den önce savunmuş
olanların birkaç tanesinden sözedeceğim.
Bunların en eskilerinden biri hiç kuşkusuz Hippodamus’tur.
Onun önerdiği ızgara sistem, bilindiği gibi, birbirini dik açılarla kesen düz
yollardan oluşur. Aristoteles’e göre, bu sistem, düşman saldırılarının
püskürtülmesinde elverişli olmaması dışında başarılı bir sistemdir. Napoli
Kralı Ferdinand ise tam tersine, dar sokakların, devletin güvenliği açısından
sakıncalı olduğu inancındadır. Aynı inancı, 19. yüzyılın ikinci yarısında
İmparator III. Napolyon’la elele vererek açtırdığı, alabildiğine uzun ve geniş
bulvarlarla Paris’in çehresini köklü bir biçimde değiştiren; 2 km’lik Magenta
Bulvarı, 2.850 m’lik Voltaire Bulvarı ve 5 km boyunca dümdüz uzayıp giden Rue
de la Fayette ile gurur duyan Haussmann da paylaşır.
Marx’ın “ütopik komünizm”in yaratıcısı olarak nitelediği
Étienne Cabet’nin 1840 yılında, yani Le Corbusier’nin, bırakın yollara ilişkin
bir tasarım kuramı geliştirmesini, dünyaya gelmesinden yaklaşık yarım yüzyıl
önce, 1840’da yayımlanmış olan Voyage en Icarie (İkarya’ya Yolculuk) adlı
ütopyasının bir yerinde, İkarya’da gördüğü bütün yolların düz olduğunu
vurgular15. Yine aynı dönemde, yani 19. yüzyılda düz yol tutkusu İstanbul’da da
kendini göstermiştir. Örneğin, Mustafa Reşit Paşa yolların “kavaid-i hendese”ye
(geometri kuralları) uygun olması gerektiğini savunmuştur. Zeynep Çelik’in
belirttiği gibi, bu, “mevcut labirentvari görüntünün düz ve geniş arterlerle
kesilmesi” demektir16.
Gaston Bardet’nin Naissance et méconnaissance de l’urbanisme
(Şehirciliğin Doğuşu ve Değerinin Bilinmeyişi) adlı kitabını okuduğumuzda, daha
1553 yılında Fransız Parlementosu’ndan çıkan bir kararda, sokakların düz
olmasının gerekliliğinden sözedildiğini öğreniyoruz17. 17. yüzyılda yaşamış
olan akılcı Fransız filozofu René Descartes, felsefesinin önemli bir bölümünü
açıklayan Metod Üzerine Konuşma adlı kitabında şöyle der: “[…] Başlangıçta
sadece birer küçük kasaba iken, zamanla büyük kentler haline gelen şu eski
siteler, çok kere bir mühendisin, bir ova üzerinde hayalinden geçirdiği şekilde
planını çizdiği düzenli yeni kentlerin yanında öylesine ölçüsüz ve orantısız
kalırlar ki, ayrı ayrı gözden geçirilen yapılarının her birinde, en az öbür
kentlerin yapılarındaki kadar hatta daha fazla sanat bulunsa da, büyüklü
küçüklü sıralanışlarına ve yolları eğri-büğrü ve eşitsiz hale getirmelerine
bakarak, bu eski kentleri aklı başında kimselerin iradesinden çok, tesadüfün
düzenlediği söylenebilir.” Nancy Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak
görev yapan Paul Souriau, 1904 yılında, yani Le Corbusier henüz 7 yaşında bir
çocukken yayımladığı La Beauté rationnelle (Akılcı Güzellik) adlı kitabında düz
yolu övmüş, onun “tipik, normal, mutlak” ve “kendi başına hayranlık
duyulabilecek” bir şey olduğunu yazmıştır18.
Altlı üstlü yollar
Le Corbusier, ünlü 7V formülü ile yolları, taşıdıkları
motorlu ve yaya trafiğinin niteliğine göre sınıflandırarak birbirlerinden
ayırmış; 1964 yılında, 1922 tarihli Voisin Planı’nda çeşitli türdeki ulaşım
araçları için farklı kotlarda yollar yapmayı ilk kez kendisinin önerdiğini
söylemiştir19. Oysa gerçek böyle değildir, bu konuyla daha önceleri başka
kişiler de ilgilenmiştir. Örneğin, böyle bir sınıflamanın varlığına, Le
Corbusier’den yaklaşık 100 yıl önce doğmuş olan Étienne Cabet’nin ütopik yapıtı
Voyage en Icarie (İkarya’ya Yolculuk)’de tanık oluyoruz. Kentlerdeki ulaşımla
ilgili bu çözüm önerisine benzer bir başka öneri de 1876 yılında, yani yine Le
Corbusier’den önce, Benjamin Ward Richardson’un Hygeia başlıklı ütopyasında
ileri sürülmüştür. Sonra Auguste Perret de Le Havre planında, yayalarla
taşıtları birbirinden ayıran bir sistem önermiştir. Çok ilginç fikirler öne
sürmesine karşın, pek fazla tanınmayan Eugène Hénard da 19. yüzyılın sonlarında
aynı türden öneriler geliştirmiştir.

Antonio Sant’Elia’nın kaleminden Fütürist Kent’te farklı
kotlarda ulaşım yolları.
Falanster’den Unité d’Habitation’a
Marsilya’da Michelet Bulvarı üzerinde yer alan ve 1947-1953
yılları arasında, birçok kişinin engel olmaya çalışmasına karşın inşa edilmiş
olan Unité d’Habitation, Le Corbusier’nin en ünlü yapılarından biridir; Peter
Blake’in belirttiği gibi, onun kentlerle ve konutlarla ilgili ilkelerinin bir
tür özetidir. Bu yapıda, Corbu’nün savunduğu, binanın pilotiler üzerinde
kaldırılması, teras çatının çeşitli amaçlarla kullanılması gibi birtakım
ilkelerin uygulandığını görüyoruz. Ama bu yapıdan burada sözetmemin asıl
nedeni, Unité d’Habitation’un 23 değişik konut tipine ve 340 daireye sahip
olması, içinde sokakların, alışveriş merkezlerinin, okulların, çocuklar için
mekanların bulunması; kısaca bir site, küçük bir kent olarak planlanması, bütün
bunların kökeninde 1772-1837 yılları arasında yaşamış olan Charles Fourier’nin
Falanster’inin bulunmasıdır. Bu ilişki o kadar sıkı bir ilişkidir ki Fourier’in
Falanster’inde de, Le Corbusier’nin Unité d’Habitation’unda da aynı sayıda
insan, 1.600 kişi yaşamaktadır.
Çatılarla yıldızların flörtü
Le Corbusier’nin önemsediği mimari ilkelerden biri de teras
çatılarla ilgilidir. Ona göre, “çatılar yıldızlarla flört etmekten” başka bir
işe yaramamaktadır. Mantıksız bir şeydir bu. Doğrusu, oraların kullanılması,
kafelerin, restoranların, eğlence mekanlarının oralarda yer almasıdır20. Ünlü
mimarın bu fikri de özgün değildir; bir ilk değildir. Gerçekten de, İngiliz
doktor Benjamin Ward Richardson da 1876 yılında, yani Le Corbusier’nin dünyaya
gelmesinden 11 yıl önce yayımladığı Hygeia adlı ütopyada, dört katı geçmeyen
evlerin terasları, çiçek yetiştirilen bahçeler olarak kullanılmaktadır21.
Birkaç yıl daha geriye gittiğimizde ise Hector Héreau ile karşılaşırız. Keskin
bir öngörüye sahip olan, ancak çeşitli nedenlerden dolayı toplumda hak ettiği
yere bir türlü gelemeyen bu yetenekli mimar, 1868’de, yani Le Corbusier’nin
doğumundan 19 yıl önce, 67 yaşındayken yayımladığı bir broşürde, teras
çatıların bahçe olarak kullanılmasından sözetmiştir22.
Biyolojik analoji
Bir Mimarlığa Doğru’da evin bir makine olduğunu söyleyen Le
Corbusier, aynı kitabın bir başka yerinde de bir evin, bir sarayın, “tümüyle
canlı varlıklara benzeyen organizmalar” olduklarını ileri sürer. Ünlü mimarın
bir başka kitabının, Urbanisme’in son birkaç sayfası çok şaşırtıcıdır; çünkü o
sayfalar, insanın iç organlarını gösteren resimlerle doludur. Bunlar Le
Corbusier’nin, aslında cansız varlıklar olan binalar ve kentler ile canlı
organizmalar ve insan bedeni arasındaki bir ilişkiyi gündeme getirdiğini göstermektedir.
Peter Collins bu ilişkiyi “biyolojik analoji” olarak niteler. Bu da yepyeni bir
şey değildir. Peter Collins’in Changing Ideals in Modern Architecture adlı
kitabının “Biological Analogy” başlıklı 14. bölümünün ilk cümlesi şöyledir:
“Modern Mimarlık doktrinlerini etkileyen nice fikir gibi, biyolojik analojinin
de kökeni aşağı yukarı 1750 yılına kadar uzanır.”23
Konumuz açısından son derece ilginç olan şu sözler ise, 10.
yüzyılın ikinci yarısında yazılan, yani daha eskilere uzanan İhvan-ü Safa Risaleleri’nde
yer almaktadır: “Allah’ın yardımıyla bilin ki, insan vücudu, Yaratıcı
tarafından ayni bir şehir gibi kurulmuştur. Onun anatomik parçaları, şehrin
yapısında kullanılan taşlar, biriketler, tahtalar ve metallere benzer. Bir
şehrin semtleri ve binaları gibi, vücud çeşitli bölümlerden ve biyolojik
sistemlerden meydana gelir. Bulvarların semtleri birbirine bağlaması gibi,
uzuvlar birbirlerine çeşitli eklemlerle bağlanmıştır.”24 Farabi de Mebadı Ara
Ahl Al-Madına Al-Fadıla (İdeal Devlet’in Yurttaşlarının Görüşlerinin İlkeleri)
adlı kitabında kentlerle canlı organizmalar arasında şöyle bir analoji kurar:
“Erdemli, mükemmel şehir, bütün organları canlı varlığın hayatını tam kılmak ve
onu bu durumda tutmak için, birbirleriyle yardımlaşan tam ve sağlıklı bir
bedene benzer.”25
Sonuç
Herhangi bir şeyin, bu arada bir fikrin, bir kavramın hiç
yoktan var olabilmesi belki büsbütün olanaksız değildir, ama çok zordur.
Kültürel gelişim de böyle bir süreç izler. Geleceğin kökeninde geçmişin
bulunması çok olağandır. Bu, Le Corbusier’nin mimari söylemi, geleceğe dönük
olarak oluşturduğu mimari kültür, mimari kuramlar ve uygulamalar sözkonusu
olduğunda da geçerlidir.
Burada şu noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Yukarıda
verdiğim örneklerden yola çıkarak, benim Le Corbusier’yi bir tür “intihalci”
olarak gördüğümü düşünenler ve bana belli bir ölçüde hak verenler olabilir.
Yanlış anlaşılmayı önlemek için hemen belirteyim ki, böyle bir şey sözkonusu
değildir. Bunun nedeni Le Corbusier’nin kendisidir. Şöyle ki: Daha sonraları Le
Corbusier adını alacak olan Charles-Édouard Jeanneret, İsviçre’nin dağlık Jura
Bölgesi’nde doğmuştur ve çocukluğunda, Alp Kulübü’nün başkanı olan babasıyla
birlikte 1.000 m yükseklikteki o dağlara birçok kez tırmanmıştır. Onun o
zamanlar dağlardan hoşlandığını, yıllar sonra yazdığı şu satırlardan anlıyoruz:
“Sürekli tepelerdeydik; uçsuz bucaksız ufuk, bizim için oldukça alışılmış bir
şeydi. Sis bulutu sonsuz uzaklıklara kadar yayıldığında, tıpkı hiç görmediğim
gerçek okyanusa benziyordu. En güzel manzaraydı.”26 Evet, Charles-Édouard
Jeanneret bir dağlıdır. Ama o aynı zamanda bir Akdenizli gibidir; onun kadar
heyecanlı, coşkulu ve duygusaldır. Çokça konuşmuştur, çokça yazmıştır. Yüksek
sesle konuşmuş, söylediklerinin altını kalın çizgilerle çizmiş, büyük harflerle
yazmıştır. Bir fikri yalınlaştırmakta, sloganlaştırmakta, onu bir manifestoya
dönüştürmekte ustadır. Peter Blake’nin dediği gibi, o “inanılmaz derecede güçlü
bir sanatçı, büyük tutkuları olan bir savaşçı, söylemi çok çarpıcı olan bir bildirgecidir.
[…]”27 “Daha önce gündeme getirilmiş olan kavramları alır, onları akılcı,
modern ve güzel bir biçime sokar.”28 Doğduğu kasabanın, La Chaux-de-Fonds’un
insanları saatçilikle geçinir, milimetrik ayrıntılarla uğraşırlar. Oysa Corbu
için ayrıntılardan çok, bütün önemlidir. O, evrimci değil, devrimcidir.
Koskocaman bir uluslararası kongrenin, CIAM’ın sonuç bildirisini tek başına
kaleme almaya kalkışacak kadar cesaretlidir, kendine o kadar güvenmektedir.
Ortaya koyduğu ilkeler açık seçiktir, kesindir. Michel Ragon’un ironik bir
biçimde belirttiği gibi, Le Corbusier’ye göre, onun koyduğu ilkelere uymayanlar
“budaladır”29.
Walter Gropius, Frank Lloyd Wright, Mies van der Rohe ile
birlikte Modernizm’in en ünlü, en önemli, en önde gelen temsilcilerinden biri
olan; ayrıca kendini çağının sesi, çağının sözcüsü ve Peter Collins’in
deyimiyle, “insanların gereksinmelerini en iyi kavrayan bir ‘süper-entelektüel’
olarak gören”30 Le Corbusier’nin söyleminin bütünü, yani o çok zengin Le
Corbusier “külliyatı” elbette ki onun damgasını taşır, onun dehasını yansıtır.
Yukarıda belirttiğim gibi, varoluşunun kökeninde Viollet-le-Duc, Auguste Perret
gibi mimarların da yer aldığı bu “corpus”, tartışma götürmez bir biçimde öncü
nitelikler içerir.
Bu yazımı Le Corbusier’nin, başkalarının çaktığı
kıvılcımları, damlattığı damlaları, o eşsiz retorik becerisini kullanarak, alev
alev yanan bir ateşe, gürül gürül akan bir ırmağa dönüştürdüğünü belirterek
bitirmek istiyorum. n Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü.
Notlar:
1 Peter Collins, Changing Ideals in Modern
Architecture, Faber and Faber, Londra, 1965, s. 283.
2 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de
l’urbanisme moderns I, Casterman, Paris, 1986, s. 173.
3 Gürhan Tümer, Mimarlığı Tanımlamak, kendi yayını,
İzmir, 1980.
4 Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, çev. Serpil
Merzi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003, s. 58.
5 A.e., s. 58.
6 Peter Collins, a.g.e., s. 24.
7 Le Corbusier, a.g.e., s. 87.
8 A.e., s. 117.
9 A.e., s. 131.
10 Peter Collins, a.g.e., s. 162.
11 A.e., s. 160.
12 İlhan Tekeli-Selim İlkin (der.), Mimar
Kemalettin’in Yazdıkları, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, Ankara, 1997,
s. 22.
13 Spiro Kostof, The City Shaped, Thames@Hudson,
Londra, 2001, s. 89.
14 Le Corbusier, Urbanisme, Éditions Vincent, Fréal,
Paris, 1966, s. 5, 6.
15 Michel Ragon, a.g.e., s. 61.
16 Zeynep Çelik, Değişen İstanbul, Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, İstanbul, 1996, s. 41
17 Michel Ragon, a.g.e., s. 125.
18 A.e., s. 335.
19 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de
l’urbanisme moderns II, Casterman, Paris, 1986, s. 39.
20 Le Corbusier, a.g.e., s. 89.
21 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de
l’urbanisme moderns I, Casterman, Paris, 1986, s. 88.
22 A.e., s. 211.
23 Peter Collins, a.g.e., s. 149.
24 Gürhan Tümer, Bir Başka Mimarlık, Mimarlar Odası
İzmir Şubesi Yayınları, İzmir, 1993, s. 309.
25 A.e., s. 309.
26 Tümer Gürhan, “Dağ ve Mimarlık”, Arredamento
Dekorasyon, Mart 1997, Boyut Yayın Grubu, İstanbul.
27 Peter Blake, The Master Builders, W.W. Norton@Company,
ABD, 1996, s. 123.
28 A.e., s. 33.
29 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de
l’urbanisme moderns II, Casterman, Paris, 1986, s. 170.
30 Peter Collins, a.g.e., s. 249.
|
|