Hayaletlerle festivallerin kasvetli şehri Edinburgh

Iron Duke heykeli. The “Iron Duke” statue.
Yazı/Text-Fotoğraflar/Photos: MUSTAFA ÖNDER
Öyle bir şehir ki, içine girdiğiniz anda sizi bambaşka
dünyalara sürüklüyor. Bu şehirde masal var, macera, ölüm ve hayaletler var ve
en önemlisi bu şehirde tarif edilemeyen esrarengiz bir yaşam var.

İskoç Filozof Dugald Stewart’ın anısına yapılan anıt.
Tren istasyonundan otelime doğru yürüyorum. Günün ortası
olmasına rağmen gökyüzü alacakaranlık, sis yok ama her yer dumanlı ve gri.
Büyük ve gizemli ve karanlık taş yapılar, içinde şık kıyafetleriyle kontları,
kontesleri, hatta kral ve kraliçeleri taşıyan at arabalarının geçtiğini
gödüğünüze yemin ettiğiniz sokaklar, altından geçerken sanki her an arkanızdan
fötr şarkalı, siyah eldivenli birinin size silahı doğrultacağını düşündüğünüz
geçitler... Hayır, düşündüğünüz gibi bir cinayet romanı ya da siyah-beyaz bir
filmden bahsetmiyorum, tasvir etmeye çalıştığım görüntüleri içeren İskoçya’nın
başkenti Edinburgh’dayım.
Öyle bir şehir ki, içine girdiğiniz anda sizi bambaşka
dünyalara sürüklüyor. Bu şehirde masal var, macera, ölüm ve hayaletler var ve
en önemlisi bu şehirde tarif edilemeyen esrarengiz bir yaşam var. Dünyaca ünlü
dedektif ‘Sherlock Holmes’ ve sihirli ‘Harry Potter’ın yazarları Sir Arthur
Conan Doyle ve J. K. Rowling burada oturur. İnanılmaz cinayetleriyle ünlenmiş
seri katilller ‘Burke ve Hare’ de bu şehrin ürünleri... Ve inanmasanız da,
içinizde ürpermelere yol açan binlerce hayat hikayesinin tümünün bu şehirde
geçmesi de tesadüf olması gerek.
15. yüzyılda İskoçya’nın başkenti olan bu tarihi şehir,
taşlarla döşeli caddeleri, cephelerinden tarih akan, gri ve devasa yapışık
binaları, bu kadar gizem yetmiyormuş gibi bir de gizeme gizem katan muhteşem
şato ve kaleleri ile rahatlıkla tırmanılabilen volkanik tepelerinden sunduğu
siyah-beyaz pastoral görüntüsüyle benzersiz.
Orijinal adı ‘Dunedin’, eski zamanlarda mimari ve
entelektüel yapısının benzerliği nedeniyle ‘İskoçya’nın Atina’sı’ ya da
‘Kuzey’in Atina’sı’ olarak anılan şehir, yerlilerininin diliyle ‘Auyd Reekie’
ya da ‘Old Smoky’ yani ‘Dumanlı Şehir’ adını sonuna kadar hakediyor. Şehrin bu
ismi odun ve kömür yakılan binaların bacalarından kara dumanın eksik olmadığı
ve zamanla binaları da siyaha boyamasından dolayı aldığı söyleniyor.
Yürüdüğünüzde açıkça görüldüğü üzere şehir Old Town ve New
Town olarak ikiye ayrılıyor. Her iki bölge 1995 yılında bu yana Unesco Dünya
Mirasları koruması altında. Neo-Klasik mimarisiyle New Town muhteşem görünse
de Edinburgh’u yapan Old Town elbette. Old Town’ın da en onemli caddesi yani
kalbi Royal Mile. Bir ucunda bir zamanlar kralların yaşadığı Edinburgh Castle
diğer ucunda Kraliçe’nin ikametgahı Holyrood House var. Ve bu iki nokta
arasında da sayısız görkemli kilise ve müze, eski şatolardan bozma mağaza ve
İskoç adıyla tescilli viski içilebilecek pub’lar yer alıyor. Pek çok mekanın
yer aldığı bir cadde Royal Mile. Ünlü Robinson Crusoe romanının yazarı İngiliz
Daniel Defoe’nin deyişiyle; “Belki de sadece Britanya’nın değil, dünyanın en
uzun, en geniş ve en güzel caddesidir” diye tarif ettiği Royal Mile büyüleyici.
Cadde’de yer alan yapılar çok eski olmalarına karşın olağandışı bir şekilde
yüksekler. Kimi 12 kata katar yükselen bu yapılara şehrin aşağısında kalan ünlü
Princess Strret’ten bakıldığında olduklarından da büyük görünürler. Binalar
yüksek ama yüksekliğin bir nedeni var, 18. yüzyılda New Town yapılana kadar
kendilerini savaşta koruyabilmek amacıyla oluşturdukları bu düzenek bir tür
kale görevini üstlenmiş. Nüfus arttıkça binaların yüksekliği de artmış ve her
kesimden insan içiçe yaşamaya başlamış. Bugünün aksine zenginler tırmanmanın
zorluğu nedeniyle hep alt katları tercih edermiş.
18. yüzyılda artan nüfus Old Town’a sığmayınca New Town’ın
inşa edilme süreci başlamış. Old Town’daki daracık sokaklar ve bitişik nizam
evler yerlerini burada geniş ve planlanmış caddelere ve Edinburgh taşından
yapılmış mimari harikası Georgiean evlere bırakmış. Bu tür evlerin yoğunlukla
yer aldığı Charlotte Square görülmeye değer.
Yine 18. yüzyılda eskiyi yeniye bağlamak için North Bridge
ve South Bridge’in yapımına başlanmış. Özellikle South Bridge iki şehri
birbirine bağlamasının yanısıra bir ticari merkez görevini de üstlenmiş. 19
kemerli, viyadük şeklinde yapılan köprünün altına 120 gizli oda daha doğru bir
deyimle mahzenler yapılmış. Bir süre bu mahzenleri adına yaraşır bir şekilde
kullanan şirketler su taşmaları karşısında çaresiz kalınca bu mekanlar boş
kalmış. Tamamen karanlık, suyu olmayan mekanları keşfeden evsiz barksızlar nedeniyle
mahzenler en az onar kişinin yaşadığı gecekondulara dönüşmüş. Ve mahzenler
kirli işlere sahne olmaya başlamış. Seri katil olarak ünlenen Burke ve Hare de
söylentilere göre cinayetlerini bu karanlık noktalarda işlemişler. Önce
mezarlardanr ceset çalarak tıp fakültesine sattıkları kadavra işini büyüterek
cinayete dönüşlerine de bu mahzenler neden olmuş. Cinayet işini bir sene
boyunca sürdürdükten sonra yakalanıp, yargılanıp suçlu bulunup, bir meydanda
idam edilmelerinin ardından efsaneleri büyümüş. Sonrasında mahzenler unutulmuş.
Ta ki 1988 yılında yeniden keşfedilene kadar. Ve o gün bugündür onları görmeden
geçen turist kalmamış ortalıkta. Şimdilerde özel turlar eşliğinde ellerinde
fener ya da mumlar olduğu halde hayaletleri dinlemek ve hatta onları avlamak
isteyen ziyaretçilerle dolup taşıyor mahzenler.
Mahzenlerin ünlü kiracılarına gelince, ‘Mr. Boots’ adıyla
maruf huysuz hayaleti görmeye gelenler onun küfürlü çığlıklarına ve arada
dirsek atmalarına maruz kalırken ‘Young Jack’ adındaki genç hayalet odadan
odaya koşup, gülüp kıkırdıyormuş. Yoğun ve yıllar boyu süren bilimsel
araştırmaların ardından gerçek ortaya çıkmış; köprü üzerindeki yüklü trafiğin
yaratttığı vibrasyon kinetik enerjiye dönüşüyormuş. Ama pek çok turistin
fotoğrafladığı beyaz lekeler ve duyulan sesler insanın kafasını karıştırmaya
yetiyor. Hayaletli ya da hayaletsiz bu mahzenlerde bir zamanlar yaşananları
düşünmek bile insanın tüylerini ürpertmeye yetiyor.
Bunca gizemine karşın aynı zamanda bir ‘Festivaller Kenti.’
Yıl boyunca filmden müziğe, bilimden görsel sanatların bütün dallarına ve
aklınıza gelip, gelmeyecek her konuda festivalin yapıldığı bu şehir her dem
canlı. Festival deyip geçmeyin, ‘dünyanın en’leri ile başlayan festivaller
bunlar. 1947 yılında II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle başlayan ve yıllar
boyunca hızla büyüyüp dünyanın en büyük ve en önemli sanat festivaline dönüşen
Uluslararası Edinburgh Festivali ile aynı zamanda başlayan Fringe Festivali
şehirle bütünleşmişler. Festivaller sırasında 500 bin olan şehir nüfusu iki
katına çıkar. Yılbaşında dünyanın en büyük sokak partisinde olmak, yeni yıla
sokaklarında çılgın müzik eşliğinde girmek istiyorsanız rezervasyonunuzu
önceden yaptırmayı unutmayınız! Her yıl 31 Aralık gecesi ‘Hogmanay’ yani
‘Edinburgh’un yeni yıl gecesi’ kışın dondurucu soğuğuna rağmen dünyanın her
yanından gelen 100 bini aşkın kişinin katıldığı dev partinin yaplıdğı Princess
Street Gardens’ı ve tüm şehri doldurmasıyla şehir dev bir dans pistine dönüşür.
Bütün bu ilginç hikayeleri dinleyip, tarihle içiçe birkaç
gün geçirdikten, içime kasvet düşüren ama bir o kadar da kendine hayran bırakan
o tarihi taş binalarını, bir zamanlar cinayetleriyle şimdilerde hayaletleriyle
ünlü, düşündükçe ürperdiğim mahzenlerini ve en çok da siyah-beyaz ya da
fotoğraf karesi tadında görüntüleri ardımda bırakmak hiç de kolay olmadı.
Yıllar önce henüz bu topraklara ayak basmamışken bu ülkeye ve İskoçlara karşı
olan saygı ve sevgimde haklı olduğumun gururuyla gidiyorum ayaklarım geri
geri...

New Town'daki Princess Street, özellikle Noel döneminde ışıklandırmalarıyla
ünlü panayırlarla kaplanıyor.

Edinburgh Kalesi