Prenslerin en mağruru Burgazada

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR
Ada gibi ada Burgazada’dayız. Küçük prensin
bahçesinde. Burada renkler çok canlı, kokular sarhoş. Bu bahçenin insanları
dost, sohbetleri keyifli. Bu adada takvimler hep güz. Denizse hep mavi…

Büyük öykücü Sait Faik’in hayatı bu adada başladı, burada
bitti...
Bir paket çekirdek, yaklaşık on iki bardak adaçayı ve sonu
kaybetmekle biten üç tur kanastanın ardından kalkarsın masadan. Ardında
bırakırsın ‘son’ çaybahçesini. Hanidir karanlık çökmüştür adanın her yerine,
sonbahar serinliği sonunda kış soğuğu başlarında, adanın elektrik direklerinden
çıkan ölgün ışıklar eşlik ederler, ıssız sokaklarda attığın dünyanın en aheste
adımlarına… Yazlıkçılar gitmiş, günübirlikçiler elini ayağını çoktan çekmiştir
etraftan. Derin derin içine çekersin ada havasını, adaçamlarının kokusunu
alırsın, adadasındır, adalısındır işte, şükredersin kadere… Enine boyuna topu
topu iki kilometredir oysaki ayaklarının altındaki yer. Prens adalarının
üçüncüsü, eskilerin adı gibi zarif Antigonesi, yenilerin Burgaz’ı ve sen de
bilirsin herkes gibi, adaların en güzeli, en ada gibi olanı.
Bu ‘en ada gibi ada olanı’ cümlesi mühimdir. Zira öncelikle
kendi adasından başka adayı sevmeyen, hatta yıllarca başka adaya adım
atmayanlar bile kabul ederler bunu. Büyükadalısı, Heybelilisi, kime sorarsanız
sorun hepsi hemfikirdir bu konuda. Küçüklüğü, sevimliliği, kendine özgü
karakteristik yerleşim biçimi ve en önemlisi insanı var eder bu fikri. Herkes
birbirini tanır burada, en önemlisi, tanımakla kalınmaz, kimse birbirinin
yanından selam vermeden geçmez mesela Burgaz’da. Sonra gerçek anlamdaki
kozmopolit yapısı eklenir bütün bunlara. Büyükada karışıktır karışık olmasına
ama Museviler ağır basar biraz, Kınalı Ermenilerindir daha çok ve Heybeli
Müslüman Türklere aittir. Ama Burgaz’da her din, her kültür eşit ölçüde
dağılmıştır sanki. Kilisesi, havrası, camisi hatta cemevi, bunun en önemli
göstergesidir.
Hemen her İstanbullu bilir, Burgazada denince akla ilk
Kalpazankaya ve elbette Sait Faik gelir. Kalpazankaya, diğer adalardan farklı
olarak hemen her yerinden rahatlıkla denize girilebilen Burgaz’da denize
girilebilecek en güzel yerdir. Yaz günlerinde keyifli bir fayton gezisinin
ardından sabahın erken vakitlerinde geldiğiniz Kalpazankaya’dan akşam güneş
battıktan çok sonraya kadar vakit geçirir de, vaktin nasıl geçtiğini
anlamazsınız bile. Sabah kahvaltısı, deniz, öğle yemeğinde tandır, çam
gezintileri, akşam rakı balık sefası sürer gider. Kimileri için Burgazada Kalpazankaya’yla
başlar ve biter. Tıpkı Sait Faik için hayatın Burgaz’da başlayıp bitmesi gibi…
İnsan bilinci bir adaysa eğer, bir yazar, bir ada ve bir ada
dolusu insan yeterlidir edebiyat için… Türk edebiyatının büyük ismi Sait Faik
Abasıyanık, onun yazdığı onlarca ada hikayesi kanıtlar bu cümleyi. Şimdilerde
müze olan Burgazadadaki evi, yazmak üzerine, insan üzerine düşünenler için
adaya gitmenin yeterli sebebi olabilir. Sait Faik’in evinin etrafında
dolanırken, yazıyla ilgili olun olmayın şu çocuksu cümle ister istemez sizin de
içinizden geçecektir: “Ben de bu adada, bu evde yaşasam yazar olurdum
herhalde!”
Tarihi Ioannes Prodromos Kilisesi ile 1953’te yapılan son
derece ilginç bir mimariye sahip camii Burgazada’nın görülmesi gereken
eserlerindendir, Mehtap ve Gönüllü caddeleri ise geçilmeleri gereken
sokaklarından. Vapurdan indikten sonra sahilde yanyana duran çaybahçelerinden,
kafelerden herhangibirine gönlünüzce girebilirsiniz, hepsi birbirinden keyifli
olacaktır. Yemek içinse Barba Yani’nin yeri gayet münasiptir.
Ama başta da belirttiğimiz gibi, vapurların bittiği,
yazlıkçıların, günübirlikçilerin gittiği vakitte hala adada olabilmektir en
mühimi, adalı olmanın, adada olmanın en keyifli hali… Eviniz olmasa da, birkaç
günlüğüne konaklayacağınız bir ada pansiyonu ya da otelciğinde… Rıfat Ilgaz’ın
bir ada şiirinde dediği gibi, ‘rüzgarında payınız olur en azından böylelikle,
olsa olsa bir nefeslik…’
