Çizginin eşsiz neferi…

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL
Fotoğraflar/Photos: MÜJDE ÇAPRAZ
Ünü dünyaya yayılan grafik sanatçısı Gürbüz Doğan Ekşioğlu
yeteneğin yanında çok çalışmanın erdemine inanıyor. Sanatçının özgünlüğünü
koruyabilmesinin yolunun da yine çalışmaktan geçtiğini biliyor. Sanatçı birkaç
eserinin yer aldığı ve 7 Kasım’a kadar Tem Sanat Galerisi’nde sürecek ‘Bizden
ve Onlardan’ adlı uluslararası karma serginin ardından Şubat ayında Milli
Reasürans Sanat Galerisi’nde açılacak kişisel sergisi için hazırlanıyor.

Türkiye’nin en geniş topluluklarından 250 bin kişilik
Ekşioğlu ailesinin bir ferdi Gürbüz Doğan Ekşioğlu. Anadolu’yu ‘tertemiz’
içinde taşıyor. Hayata ilk bakışı şair ruhlu nüktedan babayla, herkesi
doyurmaya çalışan şeker gibi bir anneden. Onu dünyayla buluşturan yeteneğinin
bir kısmı ‘Tanrı’nın, doğanın ona sundukları’ndan. Geri kalanıysa çalışarak,
çok çalışarak kazanılmış. Kendini bildi bileli çalışıyor. Ordu’dan İstanbul’a
gelişi; eğitime ulaşabilmek için. Ama hayattaki en büyük arzusu Güzel
Sanatlar’la buluşması biraz gecikmeli. İnşaat Fakültesi’nde iki yıllık
deneyimin ardından nihayet girdiği Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda
yolunu buluyor. Eşini de. Ve araya giren reklam ajansı deneyiminin ardından
işini de. “Tatbiki’ye geçince iyi bir talebe oldum, mezun olunca da bir reklam
ajansına girdim. İyi para kazanıyordum ama bana, yapmak istediklerime hiç vakit
kalmıyordu. Asistanlık sınavını kazanınca ajansın verdiği maaşın yarısına
üniversiteye geçtim. O zamanlar Tatbiki yüksek okuldu sonra Marmara
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi oldu. Okulda özgürlükçü bir ortam vardı,
okurken de çok mutluyduk. Para, bir sanatçı için geri planda olmalıdır her
zaman, biz de onu geriye attık ve bu işe başladık. 25 yıl çalıştıktan sonra
emekli olup Yeditepe’ye geçtim. Tatbiki’de çok değerli sanatçı hocalarım oldu;
şimdi çok değerli bir dostum olan Balkan Naci İslimyeli, Mustafa Plevneli,
Engin İnal, Jale Yılmabaşar...”
Ekşioğlu’nun zihni sürekli düşünce üretiyor, elleri
düşüncelerini kağıda aktarmakla görevli. Hayatın içinde dolaşırken de küçük
defterini yanından asla eksik etmiyor. Vapur, otobüs beklerken de çiziyor.
Mutlulukla, eğlenerek sürekli çiziyor. Dünyaya açılmasına neden olan
yarışmalara da başlama tarihi okul sıralarına denk geliyor. Ve dünyanın onu
tanımasına neden olan da bu yarışmalar oluyor her zaman. Mütevazı ve geri duran
yapısına karşın yarışmalara girme nedenini ise şöyle anlatıyor, “Biz
Anadolu’dan gelmişiz. Sonuçta annem okuma-yazma bilmeyen bir insan, ama hayran
olduğum müthiş bir kadındı. Babam şair ruhluydu, şiirler yazardı, nüktesi
kuvvetliydi, bunlar bende sanata dönüşmüş. Ortaokulda diğer derslerimi resimle
kurtarırdım. Yoksa tembel bir öğrenciydim. Yarışmaların bana yararı şu oldu;
sınavlarda başarısız bir insanım ve bu yarışmalara sınava girmeden özgür
irademle eserlerimi yollayabiliyordum. Ve kimsenin onayını almadan özgür
iradenizle yolluyorsunuz, bu bana iyi geldi. İlk katıldığım yarışmada ödül
alınca hep katılma isteği duydum.”
Yurtdışında tanınması ve fark edilerek büyük ilgi çekmesini
de yarışmalara borçlu Ekşioğlu, ayrıca ilk çamaşır makinesi ile kooperatif
evinin ilk taksitlerini ödeyebilmeyi de.
“Lisedeyken, evimize giren gazeteler Cumhuriyet ve Milliyet
gazeteleriydi, oralarda da Turhan Selçuk Ali Ulvi Ersoy, Semih Balcıoğlu,
Ferruh Doğan, Tan Oral gibi Türk karikatürün temel taşlarını oluşturan
sanatçıları izliyordum. Karikatür şeklinde düşünmediğim halde o konular aklıma
geliyordu. Kendi başıma çizmeye başladım ve sonra yarışmaya katıldım ve Türkiye
genelinde bir yarışmaydı ve üçüncü oldum. Eşik oldu. Yarış değil de bir
düşünceyi paylaşma, ifade etme biçimi bu. Yarışma vasıtasıyla bir yerlere
ulaştım. Asıl amacım oydu. Yarışmalarda ben anladım ki, ödül almak çok önemli
değil ama teşvik edici. Çünkü hiçbir neden yokken bir iş üretiyorsunuz, bu
üretmiş olduğunuz şey bir kazanım ve üretim zaten. İsterseniz ödül de almayın,
ödül alırsanız, bu sefer bir dernek, bir vakıf, bir kuruluş bunu yayınlıyor. Şu
anda karikatür alanında uluslararası 150 yarışma var. Güzel sanatlarda eğitim
görmüş, profesyonel olarak bir başka alandan para kazanan, ama aynı zamanda
yarışmalardan da para kazanmak isteyenler bir alan oluşturdu, yeni bir eğilim
bu. Bunu internet ve iletişim sağladı. Yarışmalar olağanüstü işleri ortaya
çıkartır.”
Öğretme işini tıpkı çizmek gibi büyük bir mutlulukla yapıyor
ve “Başlangıçta bana zaman bıraktığı için bu işi seçtim ama son yıllarda
anladım ki insanın en önemli görevleri şunlardır; yaşamak için sağlığınızı
koruyacaksınız, yaşıyorsanız mutlaka üretmeniz gerekiyor, cam silseniz de,
duvar boyasanız da üreteceksiniz, doğa bunun üzerine programlanmış, üçüncüsü de
başkalarına karşılık beklemeksizin yardım etmelisiniz. Çıkarcı olmamak gerek.
Ama maalesef yaşam çıkar üzerine kurulu. En önemli üretim sizden sonra gelen
kuşaklara bildiklerinizi öğretmek. 26 yıl içerisinde ne kadar çok faydam olmuş
diye düşünüyorum, en azından 500 kişiye doğrudan bir şeyler öğretmişim.”
Ünlü New Yorker’ın kapaklarında kendini gösteren kedi
macerası ise tümüyle tesadüf, “Kırsal alanda geçen bir yaşamımız vardı, hayvan
bizde sokakta yaşar, kuş beslenmez, kedi beslenir ama fare yakalasın diye
beslenir, köpek kapıda bekçilik yapsın diye beslenir, görevi yoksa beslenmez.
Bakılamayan atları yılkıya bırakırlar, mesela ben hatırlarım bir adam vardı
görevi köpekleri öldürmekti, çünkü o köpeği beslemek artık aile için zordur,
bir giderdir, bırakılır. Eşim veterinerlik okumak istiyormuş ve tesadüfen Güzel
Sanatlar’a gelmiş, o kadar sever hayvanları. Henüz kedi hiç çizmemiştim, bir
ekim ayında bahçede ufacık bir kedi bulduk. ‘Ölür’ dediler, emek ve hayat
verdik. Bir çiçeğin açması gibi büyüyüp serpildi. Sonra kedileri keşfettim.
Sonra New Yorker da bana örnekledi kediyi, ‘kent insanı kedi sever’ dediler ve
ben de yaptım. Kediyle yaşadıkça onu tanıyıp öğreniyorsunuz çünkü hepsinin
kendine has karakteri var ve giderek kedi müthiş bir şeye dönüşüyor
hayatınızda. Şu anda yine bir kedimiz var. Hamile bir kedi balkonumuzda
doğurdu, onlara bakıp dağıttık, yine bir kedi kapımıza gelmiş, bir gözü çıkmış
onu götürüp ameliyat ettirdik. Onun gözü alındı, evde mutlu oynuyor. Kedi başka
bir şey. Çok samimi, çok doğal, hayvanla konuşamayınca insana uyum sağlıyor,
bacağınızla oynuyor, kucağınızda uyuyor huzur veriyor, bazen çok hırçın bazen
çok sakin. Doğada yaşayan bir insan nasıl hayvanlaşıyor, insanlar arasında
yaşayan bir vahşi hayvan da insanlaşıyor ama kendi özgün ruhunu koruyor. Tabii
kent insanı doğada yaşamadığı için tüm hayvanlar özellikle kediler çok öne
çıkıyor. Doğanın bir parçası evinizde yaşıyor. Saksı niye var, çünkü ağaç
besleyemediğimiz için saksıda çiçek yetiştiriyoruz.”
Ekşioğlu’nun dünyanın önemli yayınlarına kapak olan, önemli
sergilerle dışa açılan yapıtları masalsı imgeler içeriyor oysa sanatçı
hayatında ne masal anlatanın ne de masalsı ortamların olmadığını söylüyor, onu
besleyen içindeki düşgücü, “Valla ne masal kitabım oldu, ne de masal anlatanım.
Kendi oyuncaklarımı kendim yapardım, çamurdan adam, ev aletleri, çelik çomak
gibi şeyler yapardım. Limon kabuğuyla top oynar, balık tutardık. Ama hep hayal
kurardım.”
Bir sanatçıyı özgün kılanın başlangıçta içgüdü olduğunu ve
öyle kalabilmenin koşulunun da çok çalışmak olduğunu biliyor, “Üretiminizin
tamamen kendinize ait olması gerekiyor. Sesiniz gibi. Sesinizi birileri taklit
edebilir ama o da taklit olur ve aynısı olmaz asla, kendi sesiniz, ya da kendi
saçınızın teli kadar size aitse eşi menendi yoksa bu özgün bir eserdir.”

