Soylu ve çok güzel… Montreal

Montreal’in her köşesinde 1800’lü yıllardan bugüne gelen
katedral türü yapılar yer alıyor.
Yazı/Text: OYA BERK
Fotoğraflar/Photos: ERSİN DEMİREL
Montreal, İngiliz ve Fransız kültürünün uyumlu
birlikteliğiyle Kanada’nın en çok turist çeken kentlerinden biri. Montreal aynı
zamanda Kanada’nın ikinci büyük şehri ve dünyanın Fransızca konuşulan üçüncü
büyük metropolü olma unvanlarını da elinde bulunduruyor.

Montreal’in aklımdaki ilk imgesi çocukluk yıllarıma kadar
uzanıyor. Evimize ilk defa televizyon alınmıştı ve nedeni 1976 Montreal
Olimpiyatları’nın başlamasıydı. Televizyona sahip olmanın heyecanı
olimpiyatların coşkusuna karışmıştı, Montreal dünya haritası üzerinde çok
uzaklarda bir yerlerdeydi çocuk gözüyle. 16. yüzyılın ilk yarısında, Asya’ya
doğru bir kuzeybatı rotası aramakta olan kaşif Jacques Cartier bu topraklara
ayak bastığında, Kanadalıların ‘İlk Uluslar’ olarak adlandırdığı yerli
topluluklarından biri olan Mohawkların Hochelaga kabilesi burada yaşamaktaymış.
Bundan yaklaşık yüz yıl sonra, 1642 yılında Fransız misyonerler bölgeye gelerek
daha sonra kürk ticaretinin merkezi olarak ünlenecek Ville-Marie adında küçük
bir kent kurmuş. Montreal’in kalbi sayılan topraklar 1762 yılından sonra
İngilizlerin eline geçmiş. Kent 19. yüzyılda demiryollarının yapımıyla birlikte
göç alarak büyümüş ve endüstri merkezi haline gelmiş. Bugün Montreal, İngiliz
ve Fransız kültürünün uyumlu birlikteliğiyle Kanada’nın en çok turist çeken
kentlerinden biri. Montreal aynı zamanda Kanada’nın ikinci büyük şehri ve
dünyanın Fransızca konuşulan üçüncü büyük metropolü olma unvanlarını da elinde
bulunduruyor. Kanada yolculuğu için yaptığım okumalar sırasında öğreniyorum
Montreal’in adalar üzerinde kurulu bir şehir olduğunu. Yaklaşık 50 km uzunluğa
ve 15 km genişliğe sahip olan Montreal, Quebec eyaletinin de en büyük kenti
aynı zamanda. Tarihi dokunun korunması amacıyla kent, eski ve yeni (şehir
merkezi) olmak üzere iki kısma ayrılmış. Eski kent, parke taşlı sokakları ve
Viktoryen tarzı taş evleriyle tarih meraklıları için inanılmaz güzellikte
detaylar içeriyor. Viktoryen tarzın küçük çatı pencereleri ve dışarıdan binayı
saran metal merdivenler, sıradan bir evi bile çok görkemli bir yapıya
dönüştürüveriyor. Kentin en gözde caddesi Saint Louis’i baştan başa dolaşıyoruz
bu kendine özgü mimariyi hayranlıkla izleyerek. Bir zamanlar kıtanın en önemli
ithalat ve ihracat noktası olan kentin Eski Liman olarak adlandırılan bölgesi,
artık spor aktivitelerinin yapıldığı bir park ve turistik merkez haline gelmiş.
St. Lawrence ırmağının kıyısında bisiklet sürenler, paten kayanlar, yürüyüp
koşanlar arasında kent turumuza devam ediyoruz. Ottawa ve St. Lawrence
nehirlerinin birbirine kavuştuğu yerde kurulan Montreal’in kuşkusuz en güzel
yapısı Bonsecours Market. 1847 yılında inşaatı tamamlanarak kullanıma açılan
bina, 1852-1878 yılları arasında kentin belediye binası imiş. O günden bu yana
açık pazar ve konser binası olarak da hizmet veren Bonsecours Market, kentin
350. doğumgününün kutlandığı 1992 yılından beri şık restoranlara, butiklere ve
özel sergilere ev sahipliği yapmakta. Yapının hemen bitişiğinde ‘denizcilerin
kilisesi’ olarak da bilinen Notre-dame-de-Bonsecours şapeli yer alıyor. Eski
liman ve kent manzaralı şapel, denizcilerin seferden geriye sağ salim dönebilmeleri
için düzenlenen dua törenlerine sahne olmuş yüzyıllar boyunca. Limandan yukarı
doğru Notre Dame Caddesi boyunca yürüyoruz. Montreal’in kalbi eski kentin
merkezindeki Jacques Cartier meydanında atıyor. Hava günlük güneşlik ve ortalık
çiçeklerle bezenmiş. Meydan canlı müzik gösterileri yapanlar ve onları
izleyenlerle dolu. Sokak ressamları kurdukları küçük tezgahlarda buradan özel
bir anı ile ayrılmak isteyen turistler için karakalem portre çalışmaları
yapıyorlar. Yol kıyısındaki kafelerden birinde soğuk biralarımızı yudumlayarak
seyre koyuluyoruz dışımızda akıp giden yaşamı. Kentin bu bölgesinde tipik
Montreal evleri var. Çatılar kışın biriken kar yükünden etkilenmemek amacıyla
oldukça eğimli yapılmış ve soğuktan korunabilmek için küçük çatı pencereleri
açılmış. Meydanın karşı yakasında yer alan ve 1870’lerde inşa edilen Montreal
Belediye Binası (City Hall), zamanının mimari özelliklerini en iyi yansıtan
yapılardan biri. Ertesi gün Montreal ile özdeşleşen Olimpiyat Stadı’ndayız.
Stada, kenti çepeçevre saran ve bizim için en rahat ulaşım alternatifi
sayılabilecek metro ile ulaşıyoruz. Yukarıdan bakıldığında kocaman bir deniz
kabuğu gibi görünen kompleks, 80 bin kişilik kapasitesiyle Kanada’nın en büyük
stadyumu ünvanına sahip.
175 metre ile dünyanın en uzun eğik kulesinin bulunduğu
stadyumda, spor karşılaşmalarının yanısıra konser vb. organizasyonlar da
düzenleniyor. Kulenin üst katlarından oldukça etkileyici bir Montreal manzarası
ayaklarımızın altında. Stadın hemen yakınında Montreal Botanik Bahçesi yer
alıyor.
Metro ile nehrin altından St.Helen adasına geçip Biosfer’i
görmeye gidiyoruz. Biosfer 1967 yılında inşa edilmiş, şimdiyse müze olarak
kullanılmakta. 76 metre çapında çelik kafesten yapılma küre biçimli müzede,
insanların çevreye olan duyarlığını arttırmak amacıyla suyun korunması, iklim
değişikliği, küresel ısınma vb. konularda çeşitli aktiviteler ve sergiler
düzenleniyor. Gündüz güneşinin tadını çıkarmak isteyen Montrealliler,
Biosfer’in hemen yakınındaki Parc Jean Drapeau’nun yeşil çimlerine yayılmışlar
bile.
Montreal ismini kuzeyindeki Mont Royal dağından almış. Dağ
aynı adlı bir doğal parkın (Parc du Mont Royal) içinde yer alıyor. Place des
Arts metro istasyonundan 80 numaralı otobüse binerek ulaşıyoruz parka. Ilık bir
Montreal havası bisiklet sürenler, ata binenler, koşanlar ve yürüyüş yapanlar
için bulunmaz nimet. Herkes bu güzelliğin tadını çıkarmak için erkenden işten
çıkmış ve kendini güneşin sımsıcak ısıtan kollarına bırakmış. Aşıklar parkın en
gözden uzak köşelerini bulmuşlar muhabbet etmek için. Büyük gökdelenlerin
olduğu kent merkezine bakan bir terasta oturup soluklanıyoruz biraz. Terastaki
bir tabelada dağın öyküsü anlatılıyor. Kaşif Jacques Cartier buraya yörede
yaşayan Hochelaga yerlileriyle birlikte tırmanmış, çevresindeki güzelliklerden
ve manzaradan çok etkilenerek dağa Mont Royal adını vermiş. Göller, orman içi
yollar, geniş düzlükler, her taraf yemyeşil gerçekten. İnsan büyük kentte
doğanın bu kadar içinde olabileceğine inanamıyor. Günün sonuna doğru Kanada’nın
en büyük kilisesi unvanına sahip St.Joseph Oratoryosu’nu ziyaret etmek için
Cote-des-Neiges’e geliyoruz. Görkemli yapı Parc du Mont Royal’in batısında
Montreal’in en yüksek noktasına konumlanmış. Binaya ulaşan yolda yer alan ve
yukarı doğru yükselen onlarca basamağın Oratoryo’nun heybetli duruşuna biraz
olsun katkısı olmalı diye düşünüyorum. 1904 yılında Papaz Andre Kanada’nın
azizlerinden biri olan St. Joseph onuruna küçük bir kilise inşa etmiş. Zamanla,
papazın hasta ve güçsüzleri iyileştirme yeteneğinin ünü öyle bir yayılmış ki,
kilise ziyaretçilerle dolup taşar olmuş. Derdine derman bulanların bağışıyla,
1967 yılında çok daha büyük olan bu kilise inşa edilmiş. Ülkenin bütün
şehirlerinde olduğu gibi Montreal’de de bir China Town var. Sabah erkenden
bütün marketler tezgahlarını dışarı çıkarmış, ne olduğunu zor anlayabildiğim
ama Çinli müşteriler için vazgeçilmez sayılabilecek ürünler satıyorlar.
Kurutulmuş deniz ürünleri (balık, karides, midye) ve değişik sebzeler ilk
bakışta dikkatimi çekenler. China Town’dan Eski Kent’e doğru yürüyüp Place
D’armes yani Silahlar Meydanı’na varıyoruz. Montreal’in en eski yapıları bu
meydanda yer alıyor. Hemen sağımızda olanca ihtişamıyla Notre Dame Bazilikası
yükseliyor. Bu görkemli yapının mimarı James O’Donnell, ortaya çıkardığı eserle
o kadar gurur duymuş ki, ölümünden sonra bu kilisede gömülebilmek için
Protestan dininden ayrılarak Katolik olmuş. 1829 yılında tamamlanan gotik
kiliseyi dolaşmak ve her detayın ayrımına varabilmek için rehberli turlara
katılmak gerekiyor. Değişik kültürlerin oluşturduğu kocaman bir gökkuşağının
altında hayatı zenginleştiren ayrıntılarıyla Montreal, ülke coğrafyasında her
zaman özel bir yeri olduğunu duyumsatıyor.

Montreal Botanic Garden.

Montreal Olympic Stadium.