Osmanlı kentinin meydanları Cami avluları

Yazı/Text: Lütfü Tınç
Tanzimat öncesinin ‘klasik’ renkleriyle donanmış cami avlularında,
Osmanlı kentinin ana damarlarından biri atar. Camideki dünya başkadır;
avlulardaki dünya bambaşka…

Thomas Allom’un ‘Nuruosmaniye Camii İç Avlusu’ gravürü.
Osmanlı’nın, ‘klasik’ dediğimiz, Tanzimat ve Batılılaşma
öncesi dönemlerinde, her padişah kendisi ve aile bireyleri için, başkent
İstanbul’da yeni bir cami ve çevresinde, bu camiye bağlı sosyal tesisler yani
‘külliyeler’ yaptırırdı.
Bu tür külliyeler yaptıran padişah, kentte adeta ‘kendi
adına’ bir merkez oluşturur, başkente damgasını vurmaya çalışırdı.
Osmanlı kent uygarlığı ve Osmanlı kentlerinin mimarisi
konularında çalışan İstanbul doğumlu ünlü İtalyan akademisyen Maurice M.
Cerasi, ‘Osmanlı Kent’ adlı kitabında (YKY, Şubat 1999, İstanbul), her padişah
döneminde yaşanan bu olguyu anlatırken şunu da ekler: “Yeni komplekslerin ne
zaman kentin işlevsel ihtiyaçlarına cevap vermek üzere yapıldığını, ne zaman
ise, hükümdarın ve yetki sahiplerinin isteklerinden ve de onların ekonomik
araçlarından kaynaklandığını söylemek zordur.”
Evet; bu durumun gelişigüzel bir kentleşme oluşturduğu
düşünülebilir. Ama aslında, her padişahın kendi adına büyük bir cami yaptırma
ve çevresini bir cazibe merkezi haline getirme hevesi İstanbul’a, yine Prof.
Cerasi’nin vurguladığı gibi, kendi kent karakteristiğini kazandırmıştır:
Klasik Osmanlı dönemi İstanbul’u ve Edirne, Bursa gibi kimi
başka kentler, bu tarzdaki bir yapılanmayla, çokmerkezli bir hale gelmişlerdir.
İşte, Türk müzeciliğinin gelişmesinde önemli katkıları olan Halil Ethem
(1861-1938; Eldem) Bey’in de vurguladığı gibi, bir ‘kubbeler şehri’ İstanbul da
böyle doğacaktır… Osmanlı kent yapısındaki bu çokmerkezliliğe, Prof. Cerasi, Bursa’dan
da örnek verecektir: İki asırlık bir sürede Bursa’da, birbirinden sadece birkaç
kilometre uzaklıkta, dört büyük kompleks yapılmış olduğunu söyler. Bu
kompleksler, ‘dini ve kültürel ağırlık merkezini, kentin bir ucundan diğer
ucuna ani sıçramalarla’ taşımıştır.
Bütün bunlar, Osmanlı kentinde cami ve çevresinin, özel ve
ayrı bir yere sahip olduğunu gösterir. Tanzimat öncesi dönemin gündelik
yaşamında cami, cemaatin beş vakit gidip geldiği, ayrıca belirli zamanlarda
toplandığı bir ‘forum’ işlevi de görecektir... Camiler, ‘Saray’ ile ‘ahali’
arasında bir iletişim odağı da sayılabilirlerdi. Kent yaşamına ilişkin
kararlar, buralarda, camide ve cami avlularında kent halkına duyurulurdu.
Cemaatin tepkileri de, buralarda ölçülür; yönetime bildirilirdi... Ancak camilerin,
özellikle de büyük camilerin avluları, bambaşka gündelik yaşam fonksiyonlarına
sahiptiler. Bir kere, bu avlular ya caminin külliyesiyle ya da civardaki çarşı
pazarla iç içeydiler. Bu halleriyle de aslında, Ortaçağ Avrupası’nın büyük
katedralli meydanlarını andırırlardı.
Örneğin, İstanbul’daki Nuruosmaniye Camisi’nin ilk avlusu
aynı zamanda Kapalıçarşı’nın en önemli kapılarından birine varmak için kestirme
yoldur…
Beş vakit namaza gelen esnafın nabzı da, elbette bu
avlularda atardı. Ayrıca esnaf çocukları bu camilerin derslerine de devam
ederlerdi: On iki yaşına kadar mahalle mektebine giden çocuklar, daha sonraları
cami dersi alırlardı. Babalarının dükkânına devam edecek esnaf çocukları, sabah
ezanından, çarşıların ve dairelerin açılacağı zamana kadar, bu cami
derslerinde, Arapça, Farsça, din kuralları ve ahlak bilgisi öğrenirlerdi. Bu
dersler de, camilerin çevreleriyle ilişkilerini iç içe geçirirdi… Büyük,
merkezî camilerin avlularında, günün her saatinde sohbet edenler, seyyar
satıcılar, caminin kalın duvarları dibine ya da cami duvarının dış cephesi
önüne sığınmış arzuhalciler, ilk göze çarpan figürlerdi. Bu cami avluları bir
tür ‘randevu’ noktasıydı aynı zamanda; taşradan gelenler ya da İstanbul’un uzak
semtlerinde oturanlar, birbirleriyle buralarda buluşurlardı. Ayrıca buralarda,
sohbet eden gruplara, özellikle de esnaf gruplaşmalarına yaklaşıldığında, tıpkı
kahve köşelerinde ya da hamam soğukluklarında olduğu gibi, siyaset
dedikodusunun fokur fokur kaynadığı görülürdü. Araştırmacı Ekrem Işın’ın
deyimiyle, “Camide İslamiyet, cami avlusunda siyaset” vardır! Sadece siyaset
mi! İstanbul’un altını üstüne getirip epey bir zaman buralarda dolanan ve bol
bol gravür yapan İngiliz ressam William Henry Bartlett’in (1809-1859) bir
Beyazıt Camii gravüründe, arzuhalcisi, güzel koku satıcısı ve diğer seyyar
esnafıyla iç avlu resmedilmiş, gravürün sağ ön köşesinde de, muhtemelen cami
imamının ya da müezzinin beslediği kümes hayvanları, ressamın çizgilerine
yakalanmışlardı. Tabii, bu cami avlularında ‘yakalanan’ sadece horozlar ve
tavuklar değildi; 1859’da, Islahat Fermanı karşıtı bir gizli örgüt mensupları
da, bir cami avlusunda yakalanmışlardı... 1856’da ilan edilen Islahat
Fermanı’nın, İmparatorluk tebaasının gayrimüslim kesimine tanıdığı haklar
karşısında, toplumun kimi çevrelerinde tepkiler doğmuştu. 1859’da, ‘asker ulema
ve memur takımından’ oluşan bir gizli örgüt kuruldu. Amaç, Sultan Abdülmecid’i
(1823-1861) tahttan indirmek ve çevresindeki yöneticileri değiştirmekti. Bâb-ı
Seraskeri Dâr-ı Şura Reisi olan Hüseyin Daim Paşa ve Cafer Dem Paşa’nın da
aralarında yer aldıkları bu gizli örgütün başı da, Beyazıt Medresesi
müderrislerinden Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi idi. Ancak örgüt, aralarına
almak istedikleri Mirliva Hasan Paşa’nın durumu Serasker Rıza Paşa’ya
bildirmesi üzerine, 14 Eylül 1859’da, Kılıç Ali Paşa Camii’nde yaptıkları
toplantı sırasında basılarak, çökertilmişti...
O günlerden 20-30 yıl sonra, Osmanlı Modernizmi, cami
avlularının da çehresini değiştirecekti… Buna en çok üzülenler de, ünlü Türk dostu
Piyer Loti gibi koyu birer Doğu hayranı oryantalistler olacaktı!

Osman Hamdi Bey’in, ‘Arzuhalci’ adlı tablosu…

Sperenza Fecir’in bir tablosunda, Islahat Fermanı
döneminin padişahı Sultan Abdülmecid’in ‘Cuma Selamlığı’ için, Topkapı Sarayı’ndan
Sultanahmet Camisi’ne gelişi.

Osman Hamdi Bey’in, ‘Sultanahmet Cami Önünde Türk Kadınları’
adlı tablosu…

Bartlett’in ‘Eyüpsultan Camii Avlusu’ gravürü.

Bartlett’in ‘Beyazıt Camii Avlusu’ gravürü.

Martimus Rorbye’nin 1837 tarihli ‘Tophane’deki Kılıç Ali
Paşa Camii Önünde Arzuhalci’ adlı yağlıboya tablosu.