27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Osmanlı kentinin meydanları Cami avluları
      

 

Yazı/Text: Lütfü Tınç

 

Tanzimat öncesinin ‘klasik’ renkleriyle donanmış cami avlularında, Osmanlı kentinin ana damarlarından biri atar. Camideki dünya başkadır; avlulardaki dünya bambaşka…

Thomas Allom’un ‘Nuruosmaniye Camii İç Avlusu’ gravürü.

 

Osmanlı’nın, ‘klasik’ dediğimiz, Tanzimat ve Batılılaşma öncesi dönemlerinde, her padişah kendisi ve aile bireyleri için, başkent İstanbul’da yeni bir cami ve çevresinde, bu camiye bağlı sosyal tesisler yani ‘külliyeler’ yaptırırdı.

Bu tür külliyeler yaptıran padişah, kentte adeta ‘kendi adına’ bir merkez oluşturur, başkente damgasını vurmaya çalışırdı.

Osmanlı kent uygarlığı ve Osmanlı kentlerinin mimarisi konularında çalışan İstanbul doğumlu ünlü İtalyan akademisyen Maurice M. Cerasi, ‘Osmanlı Kent’ adlı kitabında (YKY, Şubat 1999, İstanbul), her padişah döneminde yaşanan bu olguyu anlatırken şunu da ekler: “Yeni komplekslerin ne zaman kentin işlevsel ihtiyaçlarına cevap vermek üzere yapıldığını, ne zaman ise, hükümdarın ve yetki sahiplerinin isteklerinden ve de onların ekonomik araçlarından kaynaklandığını söylemek zordur.”

Evet; bu durumun gelişigüzel bir kentleşme oluşturduğu düşünülebilir. Ama aslında, her padişahın kendi adına büyük bir cami yaptırma ve çevresini bir cazibe merkezi haline getirme hevesi İstanbul’a, yine Prof. Cerasi’nin vurguladığı gibi, kendi kent karakteristiğini kazandırmıştır:

Klasik Osmanlı dönemi İstanbul’u ve Edirne, Bursa gibi kimi başka kentler, bu tarzdaki bir yapılanmayla, çokmerkezli bir hale gelmişlerdir. İşte, Türk müzeciliğinin gelişmesinde önemli katkıları olan Halil Ethem (1861-1938; Eldem) Bey’in de vurguladığı gibi, bir ‘kubbeler şehri’ İstanbul da böyle doğacaktır… Osmanlı kent yapısındaki bu çokmerkezliliğe, Prof. Cerasi, Bursa’dan da örnek verecektir: İki asırlık bir sürede Bursa’da, birbirinden sadece birkaç kilometre uzaklıkta, dört büyük kompleks yapılmış olduğunu söyler. Bu kompleksler, ‘dini ve kültürel ağırlık merkezini, kentin bir ucundan diğer ucuna ani sıçramalarla’ taşımıştır.

Bütün bunlar, Osmanlı kentinde cami ve çevresinin, özel ve ayrı bir yere sahip olduğunu gösterir. Tanzimat öncesi dönemin gündelik yaşamında cami, cemaatin beş vakit gidip geldiği, ayrıca belirli zamanlarda toplandığı bir ‘forum’ işlevi de görecektir... Camiler, ‘Saray’ ile ‘ahali’ arasında bir iletişim odağı da sayılabilirlerdi. Kent yaşamına ilişkin kararlar, buralarda, camide ve cami avlularında kent halkına duyurulurdu. Cemaatin tepkileri de, buralarda ölçülür; yönetime bildirilirdi... Ancak camilerin, özellikle de büyük camilerin avluları, bambaşka gündelik yaşam fonksiyonlarına sahiptiler. Bir kere, bu avlular ya caminin külliyesiyle ya da civardaki çarşı pazarla iç içeydiler. Bu halleriyle de aslında, Ortaçağ Avrupası’nın büyük katedralli meydanlarını andırırlardı.

Örneğin, İstanbul’daki Nuruosmaniye Camisi’nin ilk avlusu aynı zamanda Kapalıçarşı’nın en önemli kapılarından birine varmak için kestirme yoldur…

Beş vakit namaza gelen esnafın nabzı da, elbette bu avlularda atardı. Ayrıca esnaf çocukları bu camilerin derslerine de devam ederlerdi: On iki yaşına kadar mahalle mektebine giden çocuklar, daha sonraları cami dersi alırlardı. Babalarının dükkânına devam edecek esnaf çocukları, sabah ezanından, çarşıların ve dairelerin açılacağı zamana kadar, bu cami derslerinde, Arapça, Farsça, din kuralları ve ahlak bilgisi öğrenirlerdi. Bu dersler de, camilerin çevreleriyle ilişkilerini iç içe geçirirdi… Büyük, merkezî camilerin avlularında, günün her saatinde sohbet edenler, seyyar satıcılar, caminin kalın duvarları dibine ya da cami duvarının dış cephesi önüne sığınmış arzuhalciler, ilk göze çarpan figürlerdi. Bu cami avluları bir tür ‘randevu’ noktasıydı aynı zamanda; taşradan gelenler ya da İstanbul’un uzak semtlerinde oturanlar, birbirleriyle buralarda buluşurlardı. Ayrıca buralarda, sohbet eden gruplara, özellikle de esnaf gruplaşmalarına yaklaşıldığında, tıpkı kahve köşelerinde ya da hamam soğukluklarında olduğu gibi, siyaset dedikodusunun fokur fokur kaynadığı görülürdü. Araştırmacı Ekrem Işın’ın deyimiyle, “Camide İslamiyet, cami avlusunda siyaset” vardır! Sadece siyaset mi! İstanbul’un altını üstüne getirip epey bir zaman buralarda dolanan ve bol bol gravür yapan İngiliz ressam William Henry Bartlett’in (1809-1859) bir Beyazıt Camii gravüründe, arzuhalcisi, güzel koku satıcısı ve diğer seyyar esnafıyla iç avlu resmedilmiş, gravürün sağ ön köşesinde de, muhtemelen cami imamının ya da müezzinin beslediği kümes hayvanları, ressamın çizgilerine yakalanmışlardı. Tabii, bu cami avlularında ‘yakalanan’ sadece horozlar ve tavuklar değildi; 1859’da, Islahat Fermanı karşıtı bir gizli örgüt mensupları da, bir cami avlusunda yakalanmışlardı... 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’nın, İmparatorluk tebaasının gayrimüslim kesimine tanıdığı haklar karşısında, toplumun kimi çevrelerinde tepkiler doğmuştu. 1859’da, ‘asker ulema ve memur takımından’ oluşan bir gizli örgüt kuruldu. Amaç, Sultan Abdülmecid’i (1823-1861) tahttan indirmek ve çevresindeki yöneticileri değiştirmekti. Bâb-ı Seraskeri Dâr-ı Şura Reisi olan Hüseyin Daim Paşa ve Cafer Dem Paşa’nın da aralarında yer aldıkları bu gizli örgütün başı da, Beyazıt Medresesi müderrislerinden Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi idi. Ancak örgüt, aralarına almak istedikleri Mirliva Hasan Paşa’nın durumu Serasker Rıza Paşa’ya bildirmesi üzerine, 14 Eylül 1859’da, Kılıç Ali Paşa Camii’nde yaptıkları toplantı sırasında basılarak, çökertilmişti...

O günlerden 20-30 yıl sonra, Osmanlı Modernizmi, cami avlularının da çehresini değiştirecekti… Buna en çok üzülenler de, ünlü Türk dostu Piyer Loti gibi koyu birer Doğu hayranı oryantalistler olacaktı!

 

Osman Hamdi Bey’in, ‘Arzuhalci’ adlı tablosu…

 

Sperenza Fecir’in bir tablosunda, Islahat Fermanı döneminin padişahı Sultan Abdülmecid’in ‘Cuma Selamlığı’ için, Topkapı Sarayı’ndan Sultanahmet Camisi’ne gelişi.

 

Osman Hamdi Bey’in, ‘Sultanahmet Cami Önünde Türk Kadınları’ adlı tablosu…

 

Bartlett’in ‘Eyüpsultan Camii Avlusu’ gravürü.

 

Bartlett’in ‘Beyazıt Camii Avlusu’ gravürü.

 

Martimus Rorbye’nin 1837 tarihli ‘Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii Önünde Arzuhalci’ adlı yağlıboya tablosu.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69126 - unknown - 38.107.179.238