...Bir dağ Yaşar Kemal...

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
Babam yaşdönümü ve mezuniyet kutlamalarından, annelere
babalara sevgililere tahsis edilmiş günlerden haz eden bir adam değildi.
'Tüketimi artırma komploları' derdi hep. Sanırım siyasi eğilimlerinin olduğu
kadar kısıtlı öğretmen bütçesinin de tesiri vardı bunda. Yine de içi rahat
etmezdi. Tam aynı tarihte olmasa da, sınav başarıları, mezuniyetler veya
yaşdönümlerinden birkaç gün sonra daima aynı tür hediyeyle çıkagelirdi:
Kitap... O zamanlar alınırdım, sinirlenirdim bu duruma. Şimdi geriye dönüp
baktığımda ise müteşekkirim. Babam sayesinde, belki de birçok akranımdan daha
erken okudum Tolstoy'u, Çehov'u, Twain'i, Gogol'ü ve nicelerini...
Onuncu yaşdönümümün birkaç gün sonrasıydı yine, hiç
unutmuyorum. Bir elinde sınav kağıtlarını koyduğu dosyası, diğer elinde kalın
bir kitapla girdi kapıdan babam, öptü yanaklarımdan, yeni yaşımı kutladı,
sağlık ve başarı diledi, kitabı elime tutuşturup sınav kağıtlarını okumaya
gitti odasına.
İnce Memed'di kitap. Kalınlığından ürkmüştüm, nasıl okunurdu
ve nasıl bitirilirdi ki onca sayfa? Bir kenara koydum İnce Memed'i ve unuttum.
Tam bir yıl sonra, bu kez İnce Memed'in ikinci cildiyle geldi babam. Aynı
kalınlıkta, aynı ürkütücülükteydi o da. İkincisini de ilkinin yanına koydum ve
baktım. Her nasılsa yan yanalıkları, kapaklarındaki ata binmiş, tüfekli ince
siluetlerin ayrı renklerde olmaları hoşuma gitmişti... İlkinden başladım
okumaya ve daha ilk sayfalardan itibaren tuhaf bir büyüye tutuldum. Sonraki
günlerde elimden bırakamadım İnce Memed'i. Elimden bıraksam, rüyalarımdan
çıkmıyordu. Kitabın başındaki ilk on-yirmi sayfada, kelimeler açısından olsa
olsa mucizevi denilebilecek bir görsellikle anlatılan Çukurova gözlerimin
önünden gitmiyordu. Sayfalarda ilerledikçe bin türlü hisse kapılıyordum. Abdi
Ağa'nın zalimliklerine kızarken, İnce Memed'in pusulardan kurtulmasına
seviniyordum. Tanımadığım, telaşa kapılarak tattığım bir tür cinsel haz da
alıyordum okudukça... Memed'in Hatçe'yi kaçırdığı, ikisinin yağmur altında yürüyüp
bir mağaraya sığındıkları ve ateş yakıp giysilerini kuruttukları sayfalar
başımı döndürmüştü. Giysiler kururken onların birbirlerine ait olmalarından
neyin kast edildiğini anlamıştım elbet. O bölümün sonunda Hatçe'nin sırtının
mağaranın zeminindeki kumda bıraktığı iz, ilerleyen yıllarımın en erotik
imgelerinden biri olarak kazındı zihnime... Demirciler Çarşısı Cinayeti,
Yusufçuk Yusuf, Ağrı Dağı Efsanesi, Yer Demir Gök Bakır ve aynı inanılmaz
kalemden çıkan daha niceleri eşliğinde geçen o yıllar...
Edebiyat, ruhları kavi, kalpleri büyük, bakışları derin
yazarların elinde mucizeye dönüşür. Onlar, hiç mübalağasız, peygamber
yarısıdır, yazdıkları da bir nevi kutsal kitap. Bir dağın tepesinde, asa yerine
kalemle dikilip, insanlığa kendi manasını idrak etmesi için kelimeler
yağdırırlar. Nasıl şahsiyetler oldukları, kendi hayatlarında çekilir olup
olmadıkları, insani zaafları falan önemli değildir. Önemli olan, onlara ışıklı,
karanlık, loş, renkli, siyah-beyaz, ama her defasında ruhları tutuşturma
kuvvetine sahip kelimelerden menkul cümleler kurma özelliğinin bahşedilmiş
olmasıdır. Bazıları acılaşıp hayata itimatlarını kaybedebilirler, bazıları o
itimatı hakikat hudutlarının ötesinde duyabilirler, bazıları küsebilir bazıları
susabilir bazıları durmadan konuşabilirler... Ne olursa olsun, bunun sebebi
hayata, dünyaya, insanlara yönelik derin merakları, dev aşkları, ağır
hayalkırıklıklarıdır...
Bizler talihli insanlarız, çünkü İnce Memed'i yaratan o dağ
misali dimağ bizimle aynı dili konuşuyor ve aynı dilden yazıyor...
Üstelik bize on yıllardır hiç yılmadan, aynı topraklarda
yaşayıp farklı dilde doğan, büyüyen ve düşünen insanların da kendi Memed'lerini
yaratabilmelerinin ne muazzam bir zenginlik olacağını anlatıyor... O dağın
anlattıklarına kulak vermenin tam zamanıdır...
