27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Balıklarla kelebeklerinçoğaldığı yer Panama
      

 

Yazı/Text-Fotoğraflar/Photos: ERSİN DEMİREL

 

Kuna, Ngobe-Bugle, Embera, Wounaan, Bokata, Bribiri ve Teribe gibi farklı yerli kabilelerinin yüzyıllardır birarada yaşadığı Panama Kuzey ve Güney Amerika’yı birbirine bağlayan 800 kilometrelik doğal bir köprü.

Panama City’nin eski evlerinin yanında hızla yükselen gökdelenler büyük bir tezat oluşturarak gelecekten haber veriyor.

 

Yağmur şiddetini yitirip güneş bulutlar arasından güleç yüzünü gösterirken kortej yavaş yavaş ilerlemeye başladı. En önde, Panama’nın ‘pollera’ adı verilen ulusal giysisini taşıyan kadınlar, eteklerini iki ucundan tutarak objektiflere poz veriyorlar. Ardından kolları ve bacaklarının alt kısmı rengarenk boncuklarla kaplı, çeşitli desenlerle bezenmiş yerel kıyafetleriyle Kuna yerlileri geçiyor önümüzden. Parmağım sürekli deklanşörün üzerinde. Yüzlerine korkunç görünümlü maskeler takmış Azuero yerlileri, etekleri ve yakaları her renkten işlemelerle kaplı otantik giysileriyle Ngobe-Bugle ve yarı çıplak vücutlarını geleneksel motiflerle boyamış Wounaan kabileleri geçiyorlar dans ederek. Ülke nüfusunun sadece yüzde 10’unu oluşturan beyazların ırkçı söylemine karşın (beyaz olmayanlar, hala önemli mevkiilere gelemiyorlar ne yazık ki), Panama’nın etnik mozaiğinin zengin görüntüleri yansıyor Panama City’de yapılan sokak şenliğine.

Balta girmemiş tropik ormanları, genç volkanik dağları, Karayip ve Pasifik’te toplam üç bin kilometreye varan kıyıları, olağanüstü zengin habitatı (940 farklı kuş türüne evsahipliği yaptığını hatırlatalım) ve Atlas ile Pasifik Okyanusları’nı birbirine bağlayan kanalıyla, Kuzey ve Güney Amerika’yı birbirine bağlayan 800 kilometrelik doğal bir köprü Panama. Yerli dilinde adı ‘balıkların ve kelebeklerin çoğaldığı yer’ anlamına gelen ülkede, Kuna, Ngobe-Bugle (Guaymi), Embera, Wounaan, Bokata, Bribiri ve Teribe (Najo) gibi farklı yerli kabileleri yaşıyor yüzyıllardır. İspanyol istilası sırasında fetihçilerin önemli bir geçiş noktası olan Panama, 1903’de Kolombiya’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanmış. 1914 yılında açılan ve her dönem politik güç simgesi olan Panama Kanalı’yla birlikte, dünya konjonktüründeki vazgeçilmez statüsüne kavuşmuş.

İlk durağımız ülkenin kalbi konumundaki başkent Panama City. Pasifik kıyısında aynı adı taşıyan kanalın hemen yanı başına kurulmuş kent. Küçük bir yarımadaya yayılan San Felipe (Casco Viejo) bölgesi, tarihi yapıları ve eski tarz kolonyal evleriyle görülmeye değer. Sokaklarında gezerken yüzyılların biriktirdiği anıları aktarıyor bize eski evler. Ne yazık ki çoğu bina, zamanın yıpratıcı etkisine yenik düşmüş, bir kısmı restorasyon halinde. Tarihi yarımadanın kıyısından gökdelenlerin yükseldiği şehir merkezine bakarken, çamura saplanmış tekneleri ve çöp yığını haline gelen kumsalı şaşırarak seyrediyorum. Oysa bir kaç saat sonra denizin yükselmesiyle, bu çirkin görüntü sular altında kalıyor. Her gün tekrarlanan gel-git olayının hoş bir oyunu bu aslında. Kentin doğusundaki Panama Viejo harabeleri ile hemen yanı başındaki ticaret ve alışveriş merkezi sayılan gökdelenler korkunç bir tezat oluşturuyor. İki farklı kareye bakarken, değişimin ne kadar hızlı ve sürekli olageldiğini düşünüyorum kederle.

Başkentle aynı adı taşıyan dünyanın en büyük kanalı, şehrin batısında yer alıyor. Sırasını bekleyen dev tanker ve şilepler, demir attıkları kanalın ağzından şehrin siluetini seyrediyorlar sessizce. Mühendislik harikası sayılan Panama Kanalı’ndan gemilerin geçişini izlemek için Miraflores’e gidiyoruz. Yılda 14 bine yakın geminin geçtiği ve her birinin geçiş ücreti olarak binlerce dolar bıraktığı kanal gelirine, gemilerin geçişini izleyen turistlerin katkısını da eklersek, ekonomik getirinin boyutunu anlayabiliriz sanırım. Seksen kilometre  uzunluğundaki kanal, Miraflores, Pedro Miguel ve Gatun havuzları bağlantısıyla, 26 metrelik kot farkını aşarak iki okyanusu birbirine bağlıyor. Daracık havuzlara giren devasa gemiler, halatlarla küçük lokomotiflere bağlanıyor ve su doldurularak yükseltilen havuzlarda yüzdürülerek geçişleri sağlanıyor. Bulunduğumuz terastan koca gemilerin santim hesaplarıyla kanaldan geçişini izliyoruz hayranlıkla.

Modern kent hayatının tekdüzeliğinden ve tropik sıcaklardan bunalanlar için küçük sürprizler sunuyor Panama City. Yerleşimin batısındaki plajlar ve Taboga Adası, Pasifik okyanusunun dalgalı denizinde kulaç atma olanağı sağlıyor bize. Özellikle Taboga Adası’ndaki gel-git olayının nimetlerinden yararlanıp, kıyıya vuran değişik türde deniz kabuklarını topluyoruz. Bir başka gün, Soberania Ulusal Parkı, Summit biyolojik bahçesi ve Metropolitano parklarını gezip, yağmur ormanlarında küçük yürüyüşler yapıyoruz. Dev ağaçların arasından tepelere uzanan bu patikalardan biri, tüm kent manzarasına hakim bir seyir terasında sona eriyor. Gecekondularla gökdelenlerin zıtlığı, kanalda sıra bekleyen onlarca şilep, Naos, Culebra, Perice ve Flamenco adacıklarını anakaraya bağlayan Amador Geçidi’nin üzerinde parlayan gece ışıkları... Kanal üzerinde ülkenin batısına ulaşımı sağlayan Los Americanos ve Centenario köprüleri müthiş bir manzara sergiliyor bulunduğum yerden.

Ertesi gün, sadece pazar günleri kurulan el sanatları ve yiyecek fuarını görmek için El Valle Anton köyüne gidiyoruz. Ülkenin dört bir yanından getirilen maskeler, hasır sepetler, el işlemeleriyle bezenmiş elbiseler bir renk cümbüşü halinde tezgahları süslüyor. Yemyeşil vadilerin açıldığı bir düzlüğe kurulan köyün çevresi yürüyüş yolları, butik oteller ve şelalelerle dolu. Panamalıların hafta sonu kaçamaklarının adresi El Valle’den Azuero bölgesine geçiyoruz. Geniş tarım alanlarına, bahçeleri sallanır koltuklu tek katlı çiftlik evlerine ve başlarında ünlü Panama şapkalarıyla kovboylara ev sahipliği yapıyor Azuero Yarımadası. Müzik aletleri, maske, seramik, hasır şapka ve halı gibi el sanatları ürünlerinin hediyelik eşya olarak satışı önemli bir gelir kaynağı bölgede.

Sonunda heyecanla beklediğimiz San Blas’a gitmek için uçaktayız. Karayip Denizi’nin yeşilden maviye farklı tonlara dönüşen renk harmonisini görüyoruz pencereden. Altımızda büyük bir körfez, dünyanın en büyük ikinci mercan resifinin denizde yarattığı oluşumlar ve sayısız minik adanın sergilendiği nefis bir tablo uzanıyor. Burası Kuna yerlilerinin yaşadığı San Blas veya kendi deyimleriyle Kuna Yala (Kuna toprakları). Geniş bir körfezin içine yayılan 365 adadan oluşan bu bölge Panama devletinden görece bağımsız yerli gruplarını barındırıyor. Balıkçılık ve ıstakoz avcılığıyla geçinen, hindistan cevizi yapraklarından yapılan kulübeleriyle basit bir hayat süren Kunalar, turizmin nimetlerinden yararlanıyorlar şimdilerde. Temel olarak üç adaya yayılan (El Porvenir, Carti, Sidra) Kuna yaşam tarzının en ilginç yanı, kadınlarının yerel giysileri. Kolda dirseğe kadar, bacakta ise dizden ayak bileğine doğru sıralanan renkli boncuklar, başlarda kırmızı bandana, ‘mola’ adı verilen ve çeşitli hayvan figürlerinin işlendiği rengarenk bluzlardan oluşan otantik giyim tarzı Panama’nın simgesi olmuş adeta. Sadece kendi topluluk üyeleriyle evlenen Kunalar, adalara gelenlerden ve fotoğraf çekmek isteyenlerden sembolik bir ücret (1 USD) talep ediyorlar. Çevresi neredeyse beş dakikada dolaşılan ve üzerinde sadece hindistan cevizi ağaçlarının bulunduğu adacıkların bembeyaz kumsallarında güneşlenmek, rengi maviden turkuaza doğru değişen sularda kulaç atmak, yöreye özgü tropik balıkları ve mercan resifini şnorkelle izlemek, sessizliğin doyumsuz tadını çıkarmak için milyonlarca turist ziyaret ediyor Kuna topraklarını her yıl.

Pasifik ve Karayip Denizi’nde toplam 1518 adayı barındıran Panama’nın bir diğer turizm merkezi de Bocas del Toro. Denizin ortasında yeşeren Mangrov adacıkları, sualtı zenginliği, scuba dalışları, plajları ve hareketli gece yaşamıyla özellikle sırt çantalı genç turistler için cazibe merkezi bu bölge. Bocas del Toro, Boca del Drago ve Bastimentos Adalar Topluluğu’na ulaşım, Almirante’den deniz yoluyla veya uçakla sağlanıyor.

Panama’nın batısı serin Chiriqui yaylaları, yüksek tepelerdeki yağmur ve bulut ormanları, Orta Amerika volkanlar kuşağının son üyesi Baru Volkanı (3475 m.) ve kahve çiftlikleriyle farklı bir dünyaya açılan kapı niteliğinde. Özellikle adı kadar güzel Boquete kasabası, yemyeşil dokusu ve çiçek bahçeleriyle beğenimizi kazanıyor. Boquete bölgesi, Volkan Baru tırmanışı ve ‘quetzal’ yürüyüşüyle ünlü. Gözalıcı renkteki tüyleri Mayalardan beri kullanılan ve soyu tükenmekte olan quetzal kuşu, yağmur ormanındaki bu yürüyüşlerde sadece şanslı olanlar tarafından görülebiliyor. Panama’nın doğusu ise, Wounaan yerlilerinin yaşadığı balta girmemiş tropik ormanlar kuşağıyla çevrili. Kendine güvenen maceraperestler ulaşımın sadece nehirler üzerinden sağlandığı bu vahşi bölgeden rehber eşliğinde yapılan bir haftalık yürüyüşle Kolombiya’ya geçebilirler.

 

Panama Kanalı Atlas ve Pasifik Okyanusları’nı birbirine bağlıyor.

 

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69149 - unknown - 38.107.179.240