Balıklarla kelebeklerinçoğaldığı yer Panama

Yazı/Text-Fotoğraflar/Photos: ERSİN DEMİREL
Kuna, Ngobe-Bugle, Embera, Wounaan, Bokata, Bribiri ve
Teribe gibi farklı yerli kabilelerinin yüzyıllardır birarada yaşadığı Panama
Kuzey ve Güney Amerika’yı birbirine bağlayan 800 kilometrelik doğal bir köprü.

Panama City’nin eski evlerinin yanında hızla yükselen
gökdelenler büyük bir tezat oluşturarak gelecekten haber veriyor.
Yağmur şiddetini yitirip güneş bulutlar arasından güleç
yüzünü gösterirken kortej yavaş yavaş ilerlemeye başladı. En önde, Panama’nın
‘pollera’ adı verilen ulusal giysisini taşıyan kadınlar, eteklerini iki ucundan
tutarak objektiflere poz veriyorlar. Ardından kolları ve bacaklarının alt kısmı
rengarenk boncuklarla kaplı, çeşitli desenlerle bezenmiş yerel kıyafetleriyle
Kuna yerlileri geçiyor önümüzden. Parmağım sürekli deklanşörün üzerinde.
Yüzlerine korkunç görünümlü maskeler takmış Azuero yerlileri, etekleri ve
yakaları her renkten işlemelerle kaplı otantik giysileriyle Ngobe-Bugle ve yarı
çıplak vücutlarını geleneksel motiflerle boyamış Wounaan kabileleri geçiyorlar
dans ederek. Ülke nüfusunun sadece yüzde 10’unu oluşturan beyazların ırkçı
söylemine karşın (beyaz olmayanlar, hala önemli mevkiilere gelemiyorlar ne
yazık ki), Panama’nın etnik mozaiğinin zengin görüntüleri yansıyor Panama
City’de yapılan sokak şenliğine.
Balta girmemiş tropik ormanları, genç volkanik dağları,
Karayip ve Pasifik’te toplam üç bin kilometreye varan kıyıları, olağanüstü
zengin habitatı (940 farklı kuş türüne evsahipliği yaptığını hatırlatalım) ve
Atlas ile Pasifik Okyanusları’nı birbirine bağlayan kanalıyla, Kuzey ve Güney
Amerika’yı birbirine bağlayan 800 kilometrelik doğal bir köprü Panama. Yerli
dilinde adı ‘balıkların ve kelebeklerin çoğaldığı yer’ anlamına gelen ülkede,
Kuna, Ngobe-Bugle (Guaymi), Embera, Wounaan, Bokata, Bribiri ve Teribe (Najo)
gibi farklı yerli kabileleri yaşıyor yüzyıllardır. İspanyol istilası sırasında
fetihçilerin önemli bir geçiş noktası olan Panama, 1903’de Kolombiya’dan
ayrılarak bağımsızlığını kazanmış. 1914 yılında açılan ve her dönem politik güç
simgesi olan Panama Kanalı’yla birlikte, dünya konjonktüründeki vazgeçilmez
statüsüne kavuşmuş.
İlk durağımız ülkenin kalbi konumundaki başkent Panama City.
Pasifik kıyısında aynı adı taşıyan kanalın hemen yanı başına kurulmuş kent.
Küçük bir yarımadaya yayılan San Felipe (Casco Viejo) bölgesi, tarihi yapıları
ve eski tarz kolonyal evleriyle görülmeye değer. Sokaklarında gezerken
yüzyılların biriktirdiği anıları aktarıyor bize eski evler. Ne yazık ki çoğu
bina, zamanın yıpratıcı etkisine yenik düşmüş, bir kısmı restorasyon halinde.
Tarihi yarımadanın kıyısından gökdelenlerin yükseldiği şehir merkezine
bakarken, çamura saplanmış tekneleri ve çöp yığını haline gelen kumsalı
şaşırarak seyrediyorum. Oysa bir kaç saat sonra denizin yükselmesiyle, bu
çirkin görüntü sular altında kalıyor. Her gün tekrarlanan gel-git olayının hoş
bir oyunu bu aslında. Kentin doğusundaki Panama Viejo harabeleri ile hemen yanı
başındaki ticaret ve alışveriş merkezi sayılan gökdelenler korkunç bir tezat
oluşturuyor. İki farklı kareye bakarken, değişimin ne kadar hızlı ve sürekli
olageldiğini düşünüyorum kederle.
Başkentle aynı adı taşıyan dünyanın en büyük kanalı, şehrin
batısında yer alıyor. Sırasını bekleyen dev tanker ve şilepler, demir attıkları
kanalın ağzından şehrin siluetini seyrediyorlar sessizce. Mühendislik harikası
sayılan Panama Kanalı’ndan gemilerin geçişini izlemek için Miraflores’e
gidiyoruz. Yılda 14 bine yakın geminin geçtiği ve her birinin geçiş ücreti
olarak binlerce dolar bıraktığı kanal gelirine, gemilerin geçişini izleyen
turistlerin katkısını da eklersek, ekonomik getirinin boyutunu anlayabiliriz
sanırım. Seksen kilometre uzunluğundaki kanal, Miraflores, Pedro Miguel ve
Gatun havuzları bağlantısıyla, 26 metrelik kot farkını aşarak iki okyanusu
birbirine bağlıyor. Daracık havuzlara giren devasa gemiler, halatlarla küçük
lokomotiflere bağlanıyor ve su doldurularak yükseltilen havuzlarda yüzdürülerek
geçişleri sağlanıyor. Bulunduğumuz terastan koca gemilerin santim hesaplarıyla
kanaldan geçişini izliyoruz hayranlıkla.
Modern kent hayatının tekdüzeliğinden ve tropik sıcaklardan
bunalanlar için küçük sürprizler sunuyor Panama City. Yerleşimin batısındaki
plajlar ve Taboga Adası, Pasifik okyanusunun dalgalı denizinde kulaç atma
olanağı sağlıyor bize. Özellikle Taboga Adası’ndaki gel-git olayının
nimetlerinden yararlanıp, kıyıya vuran değişik türde deniz kabuklarını
topluyoruz. Bir başka gün, Soberania Ulusal Parkı, Summit biyolojik bahçesi ve
Metropolitano parklarını gezip, yağmur ormanlarında küçük yürüyüşler yapıyoruz.
Dev ağaçların arasından tepelere uzanan bu patikalardan biri, tüm kent
manzarasına hakim bir seyir terasında sona eriyor. Gecekondularla gökdelenlerin
zıtlığı, kanalda sıra bekleyen onlarca şilep, Naos, Culebra, Perice ve Flamenco
adacıklarını anakaraya bağlayan Amador Geçidi’nin üzerinde parlayan gece
ışıkları... Kanal üzerinde ülkenin batısına ulaşımı sağlayan Los Americanos ve
Centenario köprüleri müthiş bir manzara sergiliyor bulunduğum yerden.
Ertesi gün, sadece pazar günleri kurulan el sanatları ve
yiyecek fuarını görmek için El Valle Anton köyüne gidiyoruz. Ülkenin dört bir
yanından getirilen maskeler, hasır sepetler, el işlemeleriyle bezenmiş
elbiseler bir renk cümbüşü halinde tezgahları süslüyor. Yemyeşil vadilerin
açıldığı bir düzlüğe kurulan köyün çevresi yürüyüş yolları, butik oteller ve
şelalelerle dolu. Panamalıların hafta sonu kaçamaklarının adresi El Valle’den
Azuero bölgesine geçiyoruz. Geniş tarım alanlarına, bahçeleri sallanır koltuklu
tek katlı çiftlik evlerine ve başlarında ünlü Panama şapkalarıyla kovboylara ev
sahipliği yapıyor Azuero Yarımadası. Müzik aletleri, maske, seramik, hasır
şapka ve halı gibi el sanatları ürünlerinin hediyelik eşya olarak satışı önemli
bir gelir kaynağı bölgede.
Sonunda heyecanla beklediğimiz San Blas’a gitmek için
uçaktayız. Karayip Denizi’nin yeşilden maviye farklı tonlara dönüşen renk
harmonisini görüyoruz pencereden. Altımızda büyük bir körfez, dünyanın en büyük
ikinci mercan resifinin denizde yarattığı oluşumlar ve sayısız minik adanın
sergilendiği nefis bir tablo uzanıyor. Burası Kuna yerlilerinin yaşadığı San
Blas veya kendi deyimleriyle Kuna Yala (Kuna toprakları). Geniş bir körfezin
içine yayılan 365 adadan oluşan bu bölge Panama devletinden görece bağımsız
yerli gruplarını barındırıyor. Balıkçılık ve ıstakoz avcılığıyla geçinen,
hindistan cevizi yapraklarından yapılan kulübeleriyle basit bir hayat süren
Kunalar, turizmin nimetlerinden yararlanıyorlar şimdilerde. Temel olarak üç
adaya yayılan (El Porvenir, Carti, Sidra) Kuna yaşam tarzının en ilginç yanı,
kadınlarının yerel giysileri. Kolda dirseğe kadar, bacakta ise dizden ayak
bileğine doğru sıralanan renkli boncuklar, başlarda kırmızı bandana, ‘mola’ adı
verilen ve çeşitli hayvan figürlerinin işlendiği rengarenk bluzlardan oluşan
otantik giyim tarzı Panama’nın simgesi olmuş adeta. Sadece kendi topluluk
üyeleriyle evlenen Kunalar, adalara gelenlerden ve fotoğraf çekmek
isteyenlerden sembolik bir ücret (1 USD) talep ediyorlar. Çevresi neredeyse beş
dakikada dolaşılan ve üzerinde sadece hindistan cevizi ağaçlarının bulunduğu
adacıkların bembeyaz kumsallarında güneşlenmek, rengi maviden turkuaza doğru
değişen sularda kulaç atmak, yöreye özgü tropik balıkları ve mercan resifini
şnorkelle izlemek, sessizliğin doyumsuz tadını çıkarmak için milyonlarca turist
ziyaret ediyor Kuna topraklarını her yıl.
Pasifik ve Karayip Denizi’nde toplam 1518 adayı barındıran
Panama’nın bir diğer turizm merkezi de Bocas del Toro. Denizin ortasında
yeşeren Mangrov adacıkları, sualtı zenginliği, scuba dalışları, plajları ve
hareketli gece yaşamıyla özellikle sırt çantalı genç turistler için cazibe
merkezi bu bölge. Bocas del Toro, Boca del Drago ve Bastimentos Adalar
Topluluğu’na ulaşım, Almirante’den deniz yoluyla veya uçakla sağlanıyor.
Panama’nın batısı serin Chiriqui yaylaları, yüksek
tepelerdeki yağmur ve bulut ormanları, Orta Amerika volkanlar kuşağının son
üyesi Baru Volkanı (3475 m.) ve kahve çiftlikleriyle farklı bir dünyaya açılan
kapı niteliğinde. Özellikle adı kadar güzel Boquete kasabası, yemyeşil dokusu
ve çiçek bahçeleriyle beğenimizi kazanıyor. Boquete bölgesi, Volkan Baru
tırmanışı ve ‘quetzal’ yürüyüşüyle ünlü. Gözalıcı renkteki tüyleri Mayalardan
beri kullanılan ve soyu tükenmekte olan quetzal kuşu, yağmur ormanındaki bu
yürüyüşlerde sadece şanslı olanlar tarafından görülebiliyor. Panama’nın doğusu
ise, Wounaan yerlilerinin yaşadığı balta girmemiş tropik ormanlar kuşağıyla
çevrili. Kendine güvenen maceraperestler ulaşımın sadece nehirler üzerinden sağlandığı
bu vahşi bölgeden rehber eşliğinde yapılan bir haftalık yürüyüşle Kolombiya’ya
geçebilirler.

Panama Kanalı Atlas ve Pasifik Okyanusları’nı birbirine
bağlıyor.


