Feminist bir azize Doris Lessing

Yazı/Text: ESMAHAN AYKOL
The Golden Notebook, the bedside Bible for many
generations of women, was published in 1962. It won the Nobel Prize in
Literature for its author precisely 45 years later.

Bu seneki Nobel Edebiyat Ödülü’nü Doris Lessing’in aldığını
uzun bir yürüyüşten eve döndüğümde öğrendim. ‘Ah!’ dedim. ‘Yirmi beş-otuz sene
önce almalıydı bu ödülü.’ Geç gelen mutluluğun gerçek mutluluk olmadığına dair
bir söz aradım hafızamda. Öyle bir laf yoktu ya da en azından ben
hatırlayamadım.
1919’da, İran’da, İngiliz bir ana-babanın çocuğu olarak
dünyaya geldi Doris Lessing. Ailesi, mısır yetiştirerek zengin olma hayallerine
kapılınca, 1925’de, Güney Rodezya’ya (bugünkü Zimbabve) taşındılar. On üç
yaşında, kendi kendini yetiştirmeye karar verip, annesinin zoruyla gittiği kız
okulunu bıraktı. On beş yaşında, annesinden uzaklaşmak umuduyla, bulduğu ilk
işe sarıldı ve evden ayrılıp hemşirelik yapmaya başladı. 2003’de Alman Die Zeit
gazetesine verdiği bir röportajda, ‘Annemin aslında çok kötü bir hayat
yaşadığının farkına vardığımda o kadar üzüldüm ki... Üstelik bütün o
kötülüklerin bir kısmı da benden kaynaklanıyordu,’ diyor. Sadece annesinin
kararlarına karşı çıkan isyankar bir evlat olarak değil, yazdıklarıyla, ailenin
bir parçası olduğu beyaz sömürgeci sınıfa saldırarak da annesine hayatı zehir
etti Lessing. ‘Annem, yazdıklarımı sadistçe buluyordu,’ diyor aynı röportajda.
19 yaşındayken evlendi ve iki çocuğu oldu. Birkaç yıl sonra,
‘kendisine zarar verebileceğinden korktuğu bir kimliğin içine sıkıştığını’
gördüğünde, çocuklarını da bırakarak eşinden ayrıldı ve Salisbury’de (bugünkü
Harare- Zimbabve’nin başkenti) tek başına yaşamaya başladı. Bir grup komünistin
kurduğu Left Book Club’da, aralarında ikinci eşi, Alman göçmeni Gottfried
Lessing’in de olduğu kafasına uygun insanlarla tanıştı. 1949’da, ömrü boyunca
soyadını taşıyacağı ikinci eşinden de ayrıldı, oğlu ile Londra’ya taşındı. İlk
kitabı (The Grass is Singing) aynı sene yayımlandı. İkinci Dünya Savaşı’nı
izleyen yıllarda gitgide komünist hareketten uzaklaşmaya başladı, 1954’de
hareketle ilişkisi tamamen koptu. Ama Doris Lessing, romanlarıyla her zaman
siyasetin alasını yaptı. Kültürler çatışması, ırklar arasındaki eşitsizlik,
bireyin kendi içindeki çatışmalar, belirleyici temaları oldu. 1950’ler ve
60’ların başlarında yayımlanan romanlarında beyaz sömürgecilerin, siyah
Afrikalıların malına mülküne el koymasını ve Afrika’nın güneyinde yaşayan
beyazların kültürünün sterilliğini teşhir etti. Hal böyle olunca, 1956’da,
Güney Rodezya ve Güney Afrika’nın yazara seyahat yasağı getirmesine de şaşmamak
gerek.
Doris Lessing’e asıl ününü kazandıran romanı, birkaç kuşak
kadının başucu kitabı niteliğini kazanan Altın Defter (Çev. Aslı Çelik, Can
Yay.) oldu. Yazarın hemen bütün eserleri için söylenebileceği gibi bu romanında
da otobiyografik unsurlar ağırlıktaydı. Anna Wulf adlı kahramanın günlükler,
denemeler, anılar, rüyalar ve bir roman eskizini yazdığı dört ayrı renkteki
defteri tek bir defterde birleştirme denemesi olarak özetlenebilir Altın
Defter. Yazarın, yazma sürecini de esere dahil ettiği, 1960’lar için yepyeni
bir biçimde yazılmıştı. Altın Defter’deki izlekler arasında yer alan kadının
cinselliği, iş hayatı, aşkları, annelik gibi konular da o dönemin yazını için
yepyeniydi. Doris Lessing, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasından önce, Ocak
ayında, Altın Defter’in yayımlanmasının 45. yılı dolayısıyla İngiliz The
Guardian gazetesine yazdığı bir yazıda, romanı ve kendisini ‘erkek düşmanı’ ya
da ‘hadım edici’ gibi sıfatlarla eleştirenlerin hırçınlığına şaşırdığını
söylüyor.
Altın Defter’in Fransa ve Almanya’da yayımlanması on yıldan
fazla sürdü. Ancak 1970’lerde, feminist hareket, yayıncıların başını öteki
tarafa çeviremeyeceği bir noktaya ulaştığında yayımlandı. Türkiye’de yayımlanması
ise 1992’yi buldu.
Doris Lessing, yazma sürecinde, feminist bir başucu
kitabının doğmakta olduğunun farkına varmadığını söylüyor. Yine The
Guardian’daki yazıdan alıntı yapalım: “Altın Defter yayımlanınca ‘feminist bir
azize’ oldum. İyi de ne demiştim ben bu kitapta? Tek bir fikre saplanıp
kalmanın, dar kafalılığın, obsesyonun, deliliğe değilse bile bir tür akıl
hastalığına yol açtığını, söylemiştim.”
Doris Lessing, yayımlanmasından yaklaşık yarım yüzyıl sonra
Altın Defter’in hala etkisini sürdürmesinin kitabın edebi değerinden
kaynaklanmadığını hissettiğini söylüyor. ‘Kitabı yazarken, içimdeki imkanların
çatıştığını hissettim. Bu enerji, bir şekilde romana girdi ve romana gücünü
veren de bu oldu.’
Bugün, yayımlanmış yaklaşık elli tane kitabı var Doris
Lessing’in. Otobiyografisinin 1949’a kadar olan bölümünü Under My Skin (1995),
1949’dan Altın Defter’in yayınlandığı yıl olan 1962’ye kadar olan kısmını da
Walking in the Shade (1997) adıyla kitaplaştırdı. 1962’den sonrasını,
incinebilecek insanlar olduğu gerekçesiyle, yazmayı düşünmüyor. Türkçe’ye
çevrilen kitapları ise henüz pek az ama Nobel Ödülü sonrası bu kaderin de
değişeceğini umuyorum. Hem belki, geç de gelse mutluluğun mutluluk olduğuna
dair bir söz de yerleşir dilimize.
