Kuytuda kalmış kadim bir semt Küçük Ayasofya

Yazı/Text: YELİZ ERKOÇ
Fotoğraflar/Photos: UMUT KAÇAR
İstanbul’un en kalabalık olduğu yerlerden biri
Ayasofya’nın da bulunduğu Sultanahmet civarıdır. Bu karmaşayı aşağıdan izleyen
Küçük Ayasofya semti bir o kadar dingin ve yalnızdır. Ya ellerindeki detaylı İstanbul
rehberlerini detaylı olarak okuyanlar gelir buraya, ya da sadece bilenler.

Sultanahmet’in kalabalığına karşın Küçük Ayasofya yalnız
ama dingindir.
Köşedeki çınara yaslanmış mahalle manavı, tam karşısında
misafirperver çay ocağı ve fırından gelen nefis taze ekmek kokusu...
İstanbul’da yaşamaya çabalarken böyle huzurlu, sıcacık bir mahalle tasviri
süsler hayallerimizi. İstanbul’un tam göbeğinde, hem de tarihi yarımadada böyle
bir mucize semt var, Küçük Ayasofya. Semt her zaman Sultanahmet Meydanı’ndaki
diğer ibadethanelerin gölgesinde kaldı. Ahşap evleri, bozulmamış dokusu ve
sıcak insan ilişkileri semtin daha iyi korunmasını sağladı.
Yüzyıllardır Sultanahmet’le bakışan tarihi Ayasofya’nın bir
minyatürü niteliğinde inşa edilen Küçük Ayasofya Kilisesi/Camii semte adını
vermiş. Cankurtaran ile Kadırga semtleri arasında, Marmara surlarının içinde
yer alan Ayasofya Kilisesi II. Beyazıd döneminde (1481-1512) Darüssaadet Ağası
Hüseyin Ağa tarafından Sergios ve Baktos Kilisesi’nden cami ve zayiyeye
dönüştürülmüş. İustinianos tarafından 530 yılında yaptırılan kilisenin bir de
söylencesi var. I. İustinianos, amcası I. İustinos aleyhine bir ayaklanmaya
karıştığı için cezalandırılacakken, azizlerden Sergios ve Bakhos İustinos’un
rüyasına girerek lehine tanıklık etmiş. O da imparator olunca da şükran borcunu
ödemek üzere bu azizlerin adına kiliseyi yaptırmış. Büyük saraya yakın olması
ise Küçük Ayasofya’nın bir saray kilisesi olarak benimsenmesini sağlamış.
Küçük Ayasofya’nın avlusunda bulunan medrese Ahmet Yesevi
Vakfı tarafından kiralanmış. Semt doksanlı yıllara kadar kendi kabuğu içinde
yaşamış. Sonrasında başlayan restorasyonlar ve semti özellikle el sanatları ile
uğraşanların tercih etmesi Küçük Ayasofya’nın çehresini değiştirmiş. Çiniden
ebruya kadar Türk el sanatlarını yansıtan pek çok meslek medresenin küçük
dükkanlarında tekrar hayat bulmuş. Ahşap işlemeciliği, sedefkarlık, minyatür,
tezhip sanatkarları, tarihi medresede zanaatlarını icra ediyorlar. Tüm bu el
yapımı güzelliklere dalmışken köşedeki dükkandan güçlü bir ney sesi yükseliyor.
Sesi takip edip dükkana kadar ilerliyorum. Kapıda ‘ders sırasında lütfen
rahatsız etmeyiniz’ yazıyor. Saygıyla yoluma devam ediyorum. Ney’in
yoldaşlığında tabii… O sırada içerde onlarca işlenmiş tahta nesnenin bulunduğu
bir dükkandan davet alıyorum. Usta Gürkan Özsan ahşap işleriyle uğraşıyor. Aynı
zamanda üç kuşaktır mahalleli Gürkan Bey. Hala dedesinin yaptırdığı ahşap evde
ikamet ettiğinden gururla söz ediyor. Hemen yanındaki dükkan Ayşe Hanım’ın çini
atölyesi. Aynı zamanda cam tezgahın arkasında el emeği göz nuru takılar, çini
tabaklar, kolyeler, küpeler göz kırpıyor. Zarafeti göz kamaştıran takılar çok
uygun fiyatlara satılıyor. Eski medresenin her dükkanında ayrı bir ustalık
öyküsü vücut buluyor. İstanbul’da yapılan ender el işlerinden biri olan sedef
işlemeciliği Ahmet Sezen’in ekmek kapısı. Sedefkar Ahmet Bey, her türlü nesneye
sedef kakmalar yapabiliyor. En çok el aynası ve süs eşyalarının tercih
edildiğini belirten usta, “İnsanlar bizim dükkanlarımızı hem alışveriş hem de
işin nasıl yapıldığını görmek için ziyaret ederler. Zanaatı yapılırken
izlemenin başka bir duygu olduğunu söylerler hep” diyor.
Medresenin avlusunda bir çay bahçesi var. Avlunun tam
ortasında, Küçük Ayasofya’yı en yakından izleyebileceğiniz bahçenin, mabet
içinde özel bir yeri var. Burayı uzun zaman önce keşfetmiş olan Hüseyin Bülent
Oskay, “İstanbul’da böyle çok az yer kaldı. Küçük Ayasofya’nın en önemli
özelliği eski İstanbul’u yansıtması. Ayrıca medresede gördüğünüz bu dükkanlar
ahi geleneğinin devamıdır,” diyor. Hüseyin Bey bana İstanbul’un diğer gizli
kalmış mekanlarını sayadursun, kuzeni Bülent Cihan Bey hemen söze giriyor.
“Beni gezdirmek için o kadar yere götürdün Bülent, hiçbiri burası kadar huzurlu
değildi…”
Küçük Ayasofya Camii/Kilisesi kısa süre önce dört yıllık
ağır bir restorasyondan geçti. Yapı banliyö tren hattına çok yakın olduğu için
yıllarca büyük zarar gördü. Hatta caminin şu anki bekçisi Mehmet Bey, “Tren
geçerken caminin içinde sallanırdık” diyor. Restorasyon sonrası çevre
düzenlemesi hala yapılmamış olduğundan ziyaretçi sayısı zayıf. Caminin
etrafındaki yığınlardan mahalleli de şikayetçi. Kırk senedir Küçük Ayasofya
sakini olan Mustafa Bey, “İnsanlar caminin yolunu bulamıyorlar, girişinin
nereden olduğu bile belli değil. Çevredeki harçları o kadar uzun zamandır
görüyoruz ki. Yapının güzelliğine bir hakaret artık bu durum,” diye yakınıyor.
Cami restorasyonuna göz attığımızda hayal kırıklığına uğruyoruz. Çünkü yapının
dışarıdan görkemini korurken, içeride tarihi mirasından çok şey kaybetmiş
olduğuna şahit oluyoruz. İçerideki restorasyon sonucu, tarihi mabedin kilise
tarafı tamamen yok olmuş. Eski halini yansıtan tek ipucu, oya gibi işlenmiş,
ana hatlarıyla Büyük Ayasofya’yı da yansıtan, sütun başlıkları. Bir de kuytu
bir köşede eski durumunun nasıl olduğu hakkında fikir sahibi olacağımız
onarılmayan, camekana alınmış küçük bölüm. Caminin dışında ise eski Osmanlı
Mezarları’nın olduğu ve mezar taşı başlıklarının sergilendiği bir bölüm var.
Adeta bir açıkhava sergisini gezercesine tarihe tanıklık ettiğimiz bu bölüm,
birkaç dakika içerisinde hayatla ölüm arasında hesaplaşmanıza neden oluyor.
İstanbul’un en kalabalık olduğu yerlerden biri Ayasofya’nın
da bulunduğu Sultanahmet civarıdır. Bu karmaşayı aşağıdan izleyen Küçük
Ayasofya semti bir o kadar dingin ve yalnızdır. Ya ellerindeki İstanbul
rehberlerini detaylı olarak okuyanlar gelir buraya, ya da sadece bilenler.
Küçük Ayasofya’yı bilmek ve bu kadim mahalleyi ziyarete gelmek zaten herkesin
deneyimlenmesi gereken çok özel bir histir.

Küçük Ayasofya’ya adını ve ruhunu veren Ayasofya
Kilisesi/Camii çevresine her anlamda ışık saçıyor.
