Suskun bir çocuktu…

Yazı/Text: TANSEL TÜZEL
Fotoğraflar/Photos: CÜNEYT SÖZ
Sibel K. Türker yıllar boyunca biriktirdiklerini 2003
yılından bu yana okurla paylaşıyor. İlk kitabı Kalpyazan ile büyük beğeni
toplayan yazar dördüncü kitabı, öykülerden oluşan Ağula ile Haldun Taner Öykü
Ödülü’nü aldı. Türker’in 2005 yılında yayımladığı Öykü Sersemi de Yunus Nadi
Ödülü’nü almıştı.
Sözcükler, imgeler, kişiler, olaylar, tanıklıklar,
yaşanmışlıklar, trajediler, mutluluk, evlilik, annelik… ama hep sözcükler… Sibel
K. Türker 32 yaşına kadar büyük bölümü okuyarak, gözlemleyerek ve biriktirerek
geçen hayatının ona sunduklarını başkalarına yansıtma fırsatını pek bulamadı.
Elinden geçtiği ve gözbebeği olduğu Türkçe ve edebiyat hocaları ve onların
haberdar ettiği ailesi ve birkaç arkadaşı dışında…
“Yazı hayatımda hep vardı. Hocalarım da ailem de yazmaya
yönlendirdi beni, edebiyat hocalarımın gözbebeği idim. Yani gözden kaçmadım ama
üniversitede bu kez başka bir yöne evrildim, çok iyi bir avukat olacaktım. Yine
de şiirler yazıyordum. Ve hatta edebiyattan anlayan arkadaşlarım şair olarak
görüyorlardı beni. Güzel şiirlerdi hakikaten. Bir ara hepsini yaktım. Benim
kırılma noktalarım var hayatta. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum ama yapıyorum.”
İlk öykü kitabı ‘Kalp(y)azan’ı çıkarıp da yazdıklarını
okurla paylaşabildiğinde çoktan anneydi. Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, avukat
olmuş ve kısa süreli denemelerin ardından mesleğini, emeğini, yıllarını geride
bırakma cesareti göstermiş, gösterebilmişti. Zaman yine okuyup, öykünüp, biriktirerek,
çoğalarak, kimi zaman da varolmamayı isteyecek denli içine kapanarak geçiyordu.
“Okumak, hep okumakla geçti hayatım. Ve deli gibi öykünerek... Her okuduğumda
ama ben de yazmalıyım diye geçti. Pişman değilim, çünkü yazmadan önce okumak
gerek. Kurs ve seminerlere inanan biri değilim ama günün birinde Mehmet Eroğlu
adını görünce gidesim geldi. İyi ki gitmişim, Mehmet Hoca yol göstericim oldu.
Mutlaka yazmam gerektiğini söyleyen ilk profesyonel isimdi.”
Yazdıklarına ısınması Radikal 2’ye yazdığı denemelerle ve
özgür yazının en güzel yazı olduğunu bilen Genel Yayın Yönetmeni Tuğrul
Eryılmaz’ın ötelemesiyle gerçekleşti. Kitlelerle ilk buluşmasıydı.
Utangaçlığını, suskunluğunu bozan ilk adımlar… Sonra pek çok yetkin yazarın da
içinde yer aldığı ‘Hayalet Gemi’ adlı dergide öyküleri yayınlanmaya başladı. Ve
nihayet mutlu sonun başlangıcı, Doğan Kitap’tan ilk öykü kitabı ‘Kalp(y)azan’
2003 yılında geldi. Yazmanın dayanılmaz ağırlığı da…
“Yazma eylemi için ‘eziyet’ demişler bir yerlerde, ben
hakikaten de eziyet çekiyorum. Hayatım eziyet çekerek geçiyor. Yüzüme
bakıldığında çektiklerimin ağırlığıyla yorulmuş bir yüzüm olduğu görülür.
İçimde pek çok düşünceyle yaşarım. Elimde market torbaları içimde düşüncelerle
tuhaf bir şekilde yaşıyorum.”
‘İçimdeki zehri akıtıyorum’ diye nitelendirdiği öyküleriyle
dört kitap oluşturdu dört yılda Sibel K. Türker. Kalpyazan’ı 2005 Yunus Nadi
Ödülü’nü kazanan ‘Öykü Sersemi’ takip etti, sonra ilk roman ‘Şair Öldü’ ve
ardından ‘Ağula’ geldi. İçindeki fikirler ve tasarılar, gözlemler ve öykülere
karşın bu dünyada keşfedilecek çok şey de olmadığını düşünüyor, “Hayatın
anlamsızlığının farkındayım ve bunların içinde bir anlam yaratmaya çalışıyorum.
Aslında depresyonlara da girip çıkıyorum, bazen gerçekten her şey anlamsız
geliyor. Dönem dönem yazmamayı da getiriyor bu düşünce. Ve gerçekten
söylüyorum, bu ödülü almasaydım o yazdıklarım son yazdıklarım olacaktı.
Ağula’yı bitirdiğimde ‘Benden bu kadar’ dedim. Ben böyleyim. Hep dönemeçler,
yan yollar ve yine dönemeçlerle yaşıyorum. Kendimle de anlaşılmaz bir
hesaplaşmam var ve halledemiyorum herhalde.”
Yazdığı her şeyin çok hüzünlü bulunarak kahramanlarının
karamsar olarak nitelendirilmesine tepkili, “Hüzün ve trajedi tüm yazarların
ortak temasıdır gibi geliyor bana. Babam ben çok küçükken ölmüş ve annem
geleceğe umutla bakan orta sınıf mensubu bir kadınken çalışmaya başlamış. Bizim
asla bir gelecek duygumuz olmadı. Annem geçmişini sildi ve bugüne asıldı,
geleceği de yok varsaydı. Bence bunlar zaten çok trajik şeyler. Ben de ailenin
en küçüğüydüm ve suskun bir çocuktum. Hatta budala bile denilebilecek bir
çocuk. Susup gözlüyordum her şeyi. Gözleyip biriktirdiklerimi öykülerime
aktarıyorum.”
Eşi ve çocuğuyla Ankara’da son derece sıradan bir yaşam
sürdürdüğünü söylüyor Türker, “Gerçekten çok sıradan bir hayatım var.
Çalışmıyorum ve yazmaya çalışıyorum. Evime bakmaya, kızımı büyütmeye
çalışıyorum, şimdi evde bir de köpeğimiz var. Öyle yazar edam yok, öyle bir eda
olur mu, onu da bilmiyorum ama beni, içi fikirlerle dolu bir kadın olarak
yaşıyorum diyebilirim. Benim gelecek duygumun yeniden gelişmesinde kızımın
müthiş bir payı var, iniş çıkışlarım, gidip gelmelerim var ama kızımı da
sürekli kollarım. Yazmamda onun da büyük etkisi var. Eşime de gönül borcum.
İyi, hoş ve yakışıklı bir insan, ben ilişkinin ruhunu, oysa aklını temsil
ediyor. Bir mühendis ve köşelerini benimle aşmaya çalışıyor. Ama benimle
yaşamak da hiç kolay değil, hiç gereği yokken patlamalarım oluyor.”
Genellikle bir yazarı yazar yapanın okudukları,
seyrettikleri ve dinledikleri olduğunu söylüyor, “Beni ben yapan dünya
üzerindeki tüm iyi yazarlar. Hepsini severim. Ben ancak onların üzerine birkaç
taş koyabilmişimdir. Edebiyat zevkime çok güvenirim ama insan kendi yazınca
yazıyla arasına bir mesafe koyuyor. Yazıp bitirdiklerim hiçbir zaman bana çok
güzel gibi gelmez. Bende yazı utangaçlığı var, ara verdikten sonra kitaba
bakarım ve hayret ederim. Çok sonra karıştırmaya başlarım ve hatalarımı bulunca
çok kırılırım.”
Milliyet Gazetesi Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanmasının
ardından içinde yeni romanını geliştirmeye çalıştığını söylüyor ve hala
Ağula’daki öykülerinin ağırlığını üzerinden atamadığını… Türker biriktiğinde
yeni macerasına birden dalacağını anlatıyor, “Bir kütüphaneye kapanıp araştırma
yaparak yazmaya hazırlananlara özenirim, oradan da kendi içine aktaranlara.
Benimkiler kesinlikle plansız cinayet. Yazmaya oturduğumda beni nereye
götüreceğini asla bilmiyorum.”