|
Ne geçmişte, ne gelecekte

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ
Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR
İstanbullu genellikle Dolapdere’de durmaz, yaşamaz;
sadece geçer, o da taksiyle. Şehirde anlatılan en fantastik soyulma, hırsızlık,
en gerçeküstü darp ve en büyülü gerçekçi dalavere hikayeleri (Dolapdere’de
geçmese bile) buraya aittir.

Dolapdere şehrin karadeliği, sistemde sabit bir sapma,
yersiz yurtsuzlaşmanın kırık dökük bir imgesi.
Öncelikle “peki ya geçmiş… Geçmişi nerede, geçmişi yok
buranın…” diye şaşkınlıkla söylenirsiniz. Vardır ya var olmasına, ne bir eski
kilise, ne bir camii çarpar gözünüze, tarihi evlerinin bile hangi tarihten
geldiği bellisizdir sanki, her evin balkonunda istisnasız üç-beş tane asılı
duran çanak antenler uyduya değil de ısrarla evrenin boşluğunda bir yerlere,
aslında zaten olmayan bir noktaya çevrili, oradan hiç bilinmedik haberler
alıyor gibidir. Ne pastane, ne beyaz eşyacı, ne nalbur, ne zücaciye;
dükkanlarının vitrinlerinde, şehrin hayaletleri, çıplak mankenler ve her yana
saçılmış yüz binlerce arabanın yüz binlerce parçası, bir de lastikler,
lastikler… Semtin size söylettirdiği esas cümle bütün bu izlenimlerin hemen
sonrasında gelir: ‘Dolapdere; ne geçmişte ne gelecekte, sadece tekinsiz bir
şimdinin içinde’. Bir Fransız filmi misali içinizdeki şehre dair tüm aidiyet
hislerini silip süpüren, sizi oturduğunuz yerden yabancılaştıran,
ötekileştiren, iteleyen, huzursuzlaştıran… Dolapdere, şehrin karadeliği, olsa
olsa sistemde sabit bir sapma, yersiz-yurtsuzlaşmanın kırık dökük bir imgesi,
ama en önemlisi fonda hiç kesilmeyen ‘düm tek’ sesleri…
İstanbul’un taksicileri ikiye ayrılır: “Abla, aman beni
oralara sokma” diyenler ve Dolapdere’nin ağırlaşan trafiğinde siz arkada cep
telefonunuzu, çantanızı falan çaldırırken yoldan gözünü ayırmayıp, kapkaççı
işini bitirdikten sonra, “Ya, geçmiş olsun bir şeyler oldu galiba” diyerek
vukuatı pişkince geçiştirenler… Zira İstanbullu genellikle Dolapdere’de durmaz,
yaşamaz; sadece geçer, o da taksiyle. Şehirde anlatılan en fantastik soyulma,
hırsızlık, en gerçeküstü darp ve en büyülü gerçekçi dalavere hikayeleri
(Dolapdere’de geçmese bile) buraya aittir. Dolapdere’nin kapkaççı hikayelerinin
hemen yanı başında müzik durur. Kendine özgü, yabani, bir o kadar vurdumduymaz,
keyifli bir müzik. Semt son yıllarda kendini bir tek müziğiyle göstermektedir.
Çingenelerin, eski fahişelerin, hırsızın, uğursuzun, işsiz güçsüzün, ne iş
yaptığı belli olmayanların, gölgede kalanların, şehrin ve hayatın kıyısında
kalanların müziğiyle…
Dolapdere’nin zamandışı duruşunu, kitaplar, internet
siteleri, ansiklopediler de destekler gibidir sanki. İstanbul’un aslında en
tarihi semtlerinden biri olan Dolapdere’nin tarihine, mimari özelliklerine,
sosyokültürel yapısına dair bir şeyler bulup okumak oldukça güç, İstanbul’un
hemen her semtinin bir web sitesi varken Dolapdere’nin yoktur mesela. Edebiyat
da tutmaz elinizden birkaç roman dışında. Tarlabaşı’nın kıyısında, Kurtuluş’a
giden yolda, Beyoğlu’nun iki adım ardında… Kısacası Dolapdere’ye gitmeden,
oranın içinden geçmeden, bir Dolapdereliyle iki lakırdı etmeden bu semte, bu
sokaklara dair gerçek bir izlenim edinmenin yolu yoktur.
Son yıllarda Dolapdere’de açılan bir üniversite kampusu bile
diğer örneklerden farklı olarak, semtin yüzünü yumuşatmayı, semtle uzlaşmayı
başaramamıştır. Kenti soylulaştırma, semtleri nezihleştirme kampanyaları sanki
burada son bulur. Öylesine gerçek, taş gibi kaskatı gerçek, şehir düşüncesinin
öylesine değişmez, değiştirilemez yüzü. Bu yandan bakınca öyle geliyor ki
insana, sanki Dolapdere olmasa, İstanbul da olmaz gibi…

|
|