Fatih AKIN Ezberimizi bozuyor!

Yazı/Text: OLKAN ÖZYURT
Onun sinemasını değerli kılan bizatihi yaşadığı arada
kalmışlık. O, ‘ara’dan öyle bir bakıyor ki hem Batı’ya hem Doğu’ya, çoğu zaman
işin içinden çıkamadığımız ‘kimlik’ meselesi hakkında önemli şeyler söylüyor
bize. Öz olarak ‘önce insan olmak gerek’ diyor Fatih Akın.
Söz konusu Fatih Akın olunca onunla ilgili çok şey
söylenebilir. Ama es geçilmemesi gereken en önemli şey ezberimizi bozduğu
gerçeği olsa gerek. Böyle diyoruz çünkü onu ne bildik anlamda Türk, ne de Alman
olarak kabul ediyoruz. Bizden biri gibi duruyor, Türkçe konuşuyor, filmlerini
Türkiye’de çekiyor. Ama aynı zamanda bir ‘yabancı’. Tarihi binaların otopark
mafyası tarafından yıkılmasına bir türlü anlam veremeyecek ve şaşkınlık yaşayacak
kadar hem de. Hal böyle olunca da işin içinden çıkılamıyor!
Malum, toplum olarak insanların nereli olduklarına çok
takıntılıyız. Yeni tanışan iki insan arasında gelişen ‘memleket nere?’
diyaloğunun geçmesi de bunun göstergesi zaten. Fatih Akın’a sorsanız bu sorunun
cevabı belli değil. ‘Ne Türküm’ diyor, ne de ‘Almanım.’ “Yaşadığım kimlik
krizini film şeklinde ifade edebildiğim için kendimi çok şanslı
hissediyorum" deyip noktayı koyuyor.
Ailesi Karadenizli. Annesi babası ‘Almanya acı vatan’
zamanlarında göç etmiş yaban ellere. Akın da 1973 yılında Hamburg’da dünyaya
gelmiş. Evde Türkçe konuşulsa da, Türk gelenek ve görenekler aile yaşantısı
içerisinde hüküm sürse de yazları tatil için Türkiye’ye gelirlerken anne
babasının ülkesine gittiklerini düşünürmüş. Sonra bu tavrı değişiyor tabii. Ve
çelişkiler başlıyor, iki kültür arasında kalakalıyor. Ama iyi ki de kalıyor.
Çünkü onun sinemasını değerli kılan da bizatihi yaşadığı bu arada kalmışlık. O,
‘ara’dan öyle bir bakıyor ki hem Batı’ya hem Doğu’ya, çoğu zaman işin içinden
çıkamadığımız ‘kimlik’ meselesi hakkında önemli şeyler söylüyor bize.
Öz olarak ‘önce insan olmak gerek’ diyor Fatih Akın.
Filmlerinin hemen hemen hepsinde bu hümanist bakış açısı var. Diyalog kurmayı
da çok önemsiyor. Kimlikleri, dinleri ne olursa olsun insanların konuşarak
birbirlerini anlayacağı, önyargıların yıkılacağı görüşünde. Sanırız bir
senarist olarak filmlerinde iyi diyalog yazması da bunun sorucu.
Sinemaya gelince… Çok küçük yaşta tanışıyor beyazperdenin
büyülü dünyasıyla. İzlediği filmlerin birileri tarafından çekildiğini fark
ettiği zaman, yaşı beş altı. Fakat oyunculuk daha cazip geliyor önce.
Almanya’da çekilen bir televizyon dizisinde üç yıl rol alıyor. Sonra karar
değiştirip yönetmenliğe soyunuyor. Lakin sinemacı olması ailesi tarafından
biraz garip karşılanıyor. Çünkü anne babası onun doktor, mühendis gibi bildik
mesleklerden birini icra etmesi istiyor. Ama bir taraftan da pek ses
çıkartmıyorlar. Çünkü o dönem Almanya’da yabancılara karşı takınılan ırkçı
tavır nedeniyle suça bulaşmak an meselesi.
Genç Akın önce kısa metrajlı filmlerle bir antrenman
yapıyor. ‘Du bist es!’ (Sensin) ve ‘Geturk’ filmleriyle sinema camiasından
övgüler alıyor. Bu övgüler onu bayağı cesaretlendiriyor ve ilk uzun metrajlı
filmi ‘Kısa ve Acısız’ı çekiyor. Yıl 1998. Birçok uluslararası festivalde
gösterilen, ödüller alan yapım sayesinde biz de kendisinden haberdar oluyoruz.
Almanlar Martin Scorsese’a benzetiyorlar tarzını. Bu bizi iyice
heyecanlandırıyor. ‘Kim bu delikanlı’ diyoruz. Antalya Film Festivali’nde
gösteriliyor filmi. Hem filmi hem de heyecanlı oluşu ve sempatik tavırlarıyla
kendisi ilgimizi çekiyor. ‘Duvara Karşı’ya kadar Fatih Akın Türkiye’de
yetenekli genç yönetmen olarak tanınan, popüler olmayan bir figür aslında.
Sadece sinema takipçileri onun farkında. Fakat Berlin Film Festivali’nde
yönettiği ‘Duvara Karşı’nın Altın Ayı alması, durumu farklılaştırıyor. O hem
bizim için hem de dünya da popüler bir yönetmen oluveriyor. O zaman birden
sahipleniliyor Türkiye’de. Başarısından pay çıkartılıyor. Fakat Fatih Akın,
kendisinden beklenen hamleler yapmıyor. Yine de Türkiye ile daha yakın temasa
geçmesine vesile oluyor Altın Ayı başarısı. Burada arkadaşlar ve dostlar
ediniyor. ‘Köprüyü geçip’ ‘İstanbul Hatırası’ belgeselini çekiyor. Bir Batılı müzisyenin
gözünden yerelliğin – alaturkalığın hayatımızdaki yerini keşfediyor. Aslında,
Akın bir ayna tutuyor bize. Türkiye yolculuğu bitmiyor. ‘Köklerini aramak’ için
yine yollara düşüyor. “Çok ilginç keşifler yaptım, bu keşiflerin etkisi
büyüktür, ‘Yaşamın Kıyısında’nın ortaya çıkmasında” diyor. Bu keşifler
sonucunda dedesinin köyünün çöplüğe dönüştürüldüğünü görüyor. Kayıtsız
kalamıyor duruma. Ve çevreci yönünü gösteriyor. Velhasıl Fatih Akın iyi bir
yönetmen. Hollywood’dan kimi yapımcılar şimdiden kendisine çengel atmış
durumda. Meraklı ve söyleyecek sözleri var. Bunları da filmleriyle söylüyor.
Türkiye’yi, bu toprakları anlamaya çalışıyor. Bizim de onu anlamamızı bekliyor.
Mesela son filmi ‘Yaşamın Kıyısında’nın ‘bir Türk filmi’ olduğunu ısrarla vurgulamasının
altında biraz da bu yatıyor. Ayrıca Türk sinemasının dehlizlerine dalıp Metin
Erksan’a kadar keşifler yapabiliyor. Tunçel Kurtiz gibi çok usta bir aktörün
farkına varabiliyor. Ama “meyve veren ağaç taşlanır” atasözünün neden bu
topraklarda ortaya çıktığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.