Al Jamal’da sanki
Araf’tayım...
“Ben, işte, hep ılık gül suyu ile
ellerimi yıkayayım istiyorum. Bu dünyada ve öbür dünyada; ben hep buradayım.
Kavafis'in tam da anlattığı gibiyim. Her yer burada. Ben hep buradayım; bu iki
kıta arasındayım, Araf'tayım. Bir yanımla Beyrut Pavyonu, biraz New York
gökdeleni; ama bolca Boğaz esintisindeyim. Al Jamal’dayım.” Gazeteci, yazar ve
gezer Fatih Türkmenoğlu, eğitim ve meslek hayatı boyunca pek çok ülke dolaştı,
birçok dünya ünlüsüyle röportajlar yaptı, 45 ülkeyi dolaşıp deneyimlerini
okuyucu ve televizyon seyircisiyle paylaştı. Sinemadan tarihe, işletmeden
edebiyata pek çok konuda aldığı eğitimi çoklu olarak nitelendirilebilecek mesleğine
yansıttı. Halen CNN Türk’de ‘Sahil Günlüğü’ ve ‘Afiş’ programlarının yanında
Milliyet Gazetesi’nde ‘Gezmek Gerek’ adlı sayfasında her hafta farklı bir gezi
noktasını okurlarla paylaşıyor.Bir dünya gezgini, gazeteci ve yazar olarak
Fatih Türkmenoğlu deneyim ve izlenimlerini Gastronomi okurlarıyla paylaşacak.


‘İstemem ayrılık boynumu büksün,
İstemem aşkıma leke
sürülsün...
Ben rüyamda bile yalnız
seni sevdim,
İstemem baharda yaprak
dökülsün...’
Her dilden
ortaya karışık, ama şahane bir müziğin içindeyiz. Ortadoğu'nun göbeğinde, sanki
Beyrut'un "yansın dünya, bana ne" gecelerinden birindeyiz... Toplamda
yedi kişiyiz. Güneş batıyor, köprü yanıyor. Mezeler birbiri ardına masamıza
geliyor: Babaganuş, tabule, muhammara, çiğköfte, yalancı dolma, enginarlı şef
spesiyal, labne, cibni filfil ve fettuş salata. Küçücük tabaklarda onlarca çeşit…
Her birinden birer lokma, işte doyduk bile...Bu tatlar, aslında kesinlikle
bizim tatlar. Yerinde baharatı, sarımsağıyla hepimize "Oh be"
dedirtiyor. Zeytinyağlı dolmanın şekeri az, limonu fazlaca; ama ‘Kuzey
Afrika'dan gelme danışman Taha Ziyad esintisi’ de olacak o kadar işte...Ara sıcaklarla
ortalık iyice ısınıyor. ‘Lahme’ denen fındık lahmacun, ‘kıbbe’ denen içli
köfte, falafel ve sigara böreği ile eğlence tavan yapıyor. Al Jamal yıkılıyor, İstanbul
yıkılıyor, ben yıkılıyorum...İğne atsan yere düşmez bir kalabalık var. Yunanca,
Arapça, Türkçe, İtalyanca, Fransızca müziklerle, her yer ‘Eski İstanbul’
kokuyor. Queen'den ‘Living on my own’, hem de oryantal olarak, mekanı
dolduruyor. Bazıları lale desenli sandalyelerde, bazıları ayakta; ama herkeste kalçalar
bir sağa bir sola özenle kırılıyor. Sanki Beyrut coşuyor, sanki Marakeş'in
eliti kendinden geçiyor, sanki her yer İstanbul oluyor...
Bu kadar
adam göbek havasına meraklıymış meğer... Yanımda arkadaşlarım var; Metin “Yaz”
diyor, “gönül telimizi titrettiler!”

Karışık
barbekü, İsrail usulü kuskus ve buharda pişmiş yaz sebzeleri ile ana
yemeklerimiz de tamam. Bir lokma daha yiyecek halim kalmadı. Sadece müzik ve
bir Al Jamal gecesindeyim.
Bence Al
Jamal, Sortie'de, bütün İstanbul'a damgasını vurur. İçimizdeki şark, Kahpe
Bizans'ta hayat bulur. Bir taraftan iki kıtayı hiç de ayıramayan deniz akar;
köprü ışıl ışıl, pavyon pavyon yanar; masalardaki mumların ışığı, aheste ve
nazenin, bir sağı bir solu yalar...Yan masadan ‘biz bir bütünüz’ diye başlayan bir
cümle kulağımı yalar. Aa, ‘Ya sonra’nın İtalyancası çalıyor şimdi de... Mina mı
acaba? Botokslu sosyete nasıl da kendinden geçti! Bak bak, oğlu yaşındaki
sevgilisine doğum günü kutlayan geçkin, nasıl da içlendi...İstanbul bir rüya
gibi... Tam barın üzerinde aklımı alan bir avize asılı. İbrikler, nargileler,
çeşit çeşit şamdanlar var her yerde. Fas işi kristaller, uçuşan tüller ve
gökyüzünde yıldızlar...Can't take my eyes off you’, ama oryantal; hadi yandan
Al Jamal!
Aa, ‘Ya
sonra’nın İtalyancası çalıyor şimdi de... Mina mı acaba?
Botokslu
sosyete nasıl da kendinden geçti! Bak bak, oğlu yaşındaki
sevgilisine
doğum günü kutlayan geçkin, nasıl da içlendi...
İstanbul
bir rüya gibi... Tam barın üzerinde aklımı alan bir avize asılı.
İbrikler,
nargileler, çeşit çeşit şamdanlar var her yerde.
Fas işi
kristaller, uçuşan tüller ve gökyüzünde yıldızlar...

Bizim
masanın garsonu Soner diye çok saygılı bir çocuk. Topu topu bir tek ‘okkalı’
rakıyla, iyice bulutların arasına girdiğimi anlıyor mu acep? "Havadandır,
havadan!"; masanın yorumu bu.
Soner, bakır
ibrik ve leğenle yanımıza yaklaşıyor. "Ilık gül suyu" diyor,
"ellerinizi yıkamak ister misiniz?" Ben, işte, hep ılık gül suyu ile
ellerimi yıkayayım istiyorum. Boşvereyim ‘Türkiye'de Görülecek 101 Yer’i... Bu
dünyada ve öbür dünyada; ben hep buradayım. Kavafis'in tam da anlattığı
gibiyim. Her yer burada. Ben hep buradayım; bu iki kıta arasındayım, Araf'tayım.
Bir yanımla Beyrut Pavyonu, biraz New York gökdeleni; ama bolca Boğaz
esintisindeyim.
İşte kavuk
içinde damla sakızlı Türk Kahvem geldi. Yıkılıyor be!
Bir nefes
daha sigara, bir kadeh daha rakı; yolluk olsun, ince olsun!
Hayat
bitti sanki. Yaşadığım bütün ‘ben’ler, bu gece buradaydı. İyiler kötüleri gene
yendi. İçim boşaldı, Boğaz'a aktı. Bir sağa, bir sola; salla! Hepsini de
salla...
‘I love
you baby...’

Hadi
yandan!
‘Değirmen’
filmindeki bir depremin içindeyim. Daha çok bir ruh sarsıntısı, bir ‘catharsis’
yaşamaktayım. Arka arkaya damar müzikler durumu daha da kolaylaştırıyor sanki.
‘Arkanı dön ve çık’ İtalyanca; ama oryantal olarak ruhumu dolduruyor. ‘La vie
populaire’le Enrico Macias da masamıza konuk oluyor. Ve derken dansözler arz-ı
endam ediyor. Masamıza ilk çıkan, mavi pullu elbisesiyle Feyzan Hanım.
"Merhaba ben Feyzan, hoş geldiniz" diyor.
- Evli
misin Feyzan?
- Bekarım,
teşekkür ediyorum!
Sarhoş
densizliği falan değil, sadece sohbet ediyorum. Masa gülüyor, Feyzan "iyi
eğlenceler" dileyip ayrılıyor. Dansöze eşlerinin yanında bakamayan eski İstanbul
beyefendileri aklıma geliyor...
En son hatırladığım,
uzakta hayal meyal gördüğümüz kırmızılı dansöz. ‘Lady in Red’ adını takıyoruz.
Oryantal dans bu kadar mı aristokrat olabilir? Yoksa bize mi öyle geliyor?
Biraz
sohbet, son yudumlar, son fıkralarla gecenin sonundayız. ‘Lady in Red’, bizim
garson Soner'le kol kola, masamıza geliyor. Neden acaba? Ona baktığımızı anladı
mı?
- Sizi uğurlamaya
geldim Fatih Bey!
Allah'ım,
utanılacak bir şey mi yaptım? Kendi kendime "boşver ya" falan diyorum
ama, şöyle sırtımdan aşağıya inceden bir ter dalgası yayılıyor.
- Biz sana
‘Kırmızılı Kadın’ adını taktık!
- Teşekkür
ederim.
- İsminiz
nedir?
- Yeliz.
- Çok
gençsiniz... Öğrenci misiniz?
- Hayır, İTÜ
Devlet Konservatuarı, Halk Dansları Bölümü'nden mezun oldum.
Tek tük
masa kalmıştı. İyice kısılan müzik, aslında bu saatte yetmişti. ‘Fantasy’ çalıyordu,
çok iyi hatırlıyorum. Yeliz Hanım ve garsonumuz
Soner eşliğinde,
yavaş yavaş kapıya doğru ilerliyorduk grup olarak.

Şarkı tam
da ‘In the land of Fantasy’ derken, ben de öyle bir açıdaymışım ki; mumları,
uçuşan tülleri ve Boğaz'ı aynı karede gördüm. Sanki bu bir ‘ilk’ görüştü; ben
sanki gene bu şehre ‘ilk kezmiş gibi’ vuruldum. Sanki Ganj'da yıkandım, yedi yıl
suskunluktan sonra hidayete erdim, yedi denizde paslarımdan arındım, bütün iyi
kalpli melekleri kucakladım...
Ben sanki
yeniden doğdum. “Al Jamal'da yeniden doğuluyormuş meğer" diye düşünürseniz,
sanırım o da yanlış olur.
"Mekan
uygunmuş" derseniz, işte ona söyleyecek lafım olmaz...
Sortie
AL Jamal
19:00-04:00
arası açık.
Muallim
Naci Cad.
No:
141-142
Ortaköy
İstanbul
Tel:
0212 327 85 85