“Anything Can Happen Here!”*

Yukarıdaki cümlecik
bambaşka bir iş için ‘supperclub’ın sitesine girdiğimde ‘marka’nın mottosu
olarak karşıma çıkmıştı. Zaten bir süredir Amsterdam’dan (Özgürlük Şehri) bu
isimde ‘ilginç’ bir mekânın İstanbul’da da açılacağı haberleri geliyordu. Sonra
kendi geldi ve meğer şöhretini duymuş zaten pek çok insan varmış; derhal ‘in’
oldu. ‘Supper’ İngilizce klasik akşam yemeği saatinden sonra yenen; ‘geç-yemek’
gibi bir anlama geliyor. Zaten daha bu tanımdan gideceğimiz yerin yemekten
sonra ‘hortlayacak’ mekanlardan biri olacağı belliydi. Ben gene de kendimi
biraz frenleyerek yazıyı ‘Gastronomi’ adabına uygun sınırlarda tutmaya çalışacağım.
(*) “Burada Her şey
Olabilir!”

Öncelikle supperclub’ın alamet-i farikası olan ve kendine has tarzını
belirleyen dekorasyonunu anlatayım. ‘Latif fotoğrafçı’ Müjde’yle saat 21:00
gibi mekâna gittiğimiz Cuma; yağdı/yağıyor/yağacak havasında olduğu için yaz
aylarında kullanılacak ön bahçede bir şey yoktu. İçeri girdik.
Bizi konuştuğumuz gibi supperclub’ın Halkla İlişkiler ve Pazarlama
Müdiresi Mehlika Bölükbaş karşıladı. Gecenin asıl ‘performans-sanatçısı’ Müjde
olacağından ve ben sadece alık alık sağa sola bakıp ayda yılda bir martini
içebilecek (ısmarlıyorlar herhalde) ve gördüklerini yazacak kişi pozisyonunda
olduğumdan önce onlar kaynaşıverdiler. Bense arada bir soru soran bazen de fotoğrafçıya
akıl verdiğini sanan adam rolüme büründüm.
Devasa bir otobüs hacmi düşünüp anlatacaklarımı öyle dinleyip fotoğraflara
öyle bakın. Dibe doğru bir dikdörtgenden bahsediyoruz. Alçak kotta sağ taraf
önce bar; sonra DJ kabini. Sol taraf; yerden tavana yükseeek cam ve beyaz tül
perdeler sarkıyor. Camın ardında dışarıdan görülmeyi engelleyen bir dizi ağaç.
Camın önü ise tek bir sıra beyaz kanape. Önünüzde sehpa yok. Küçük, zekice
sehpalar kanapenin üstünde mantıklı ve değiştirilebilir aralıklarla dizili. Sağ
taraf bar. Barın üstünde, içinde milyonlarca içki şişesi duran binlerce
kutu-raf. Ve ortada tavandan sarkan ters bir kubbeye bağlı kızıl kadife
yuvarlak bir oturma grubu.
Sonra karemsi bir orta kot var; solda artık geniş-özgür sofalar, sağda
ise açık-mutfak. Üçüncü kotta her yer sofa; mutfak bitti. Sofalara yayılmak
için ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz. Yani yemeği yatakta yemek yani içkiyi
yatakta yudumlamak gibi. Yani başa dönersek ‘supper’-club… Mutfağa döneceğiz;
biraz bilgilenelim.

supperclub sadece bir restoran/bar olmama felsefesinde bir marka.
Amsterdam’ın kendi deyimleriyle ‘pek de tekin olmayan’ bir noktasında başlayan
‘özgürlük’ temel kavramlı supperclub için İstanbul, Roma ve San Francisco’dan
sonra dördüncü tercih. Bütün kulüpler Hollanda merkezli ‘concrete’ tarafından
aynı tema çerçevesinde tasarlanıyor. Özgürlüğün yanında rahatlığın ön planda
olduğu bütün kulüplerde ‘beyaz’ en önemli ortak tema. Buraya girdiğinizde de bu
beyaz gene kendi iddialarına denk düşecek şekilde size ‘dışarıyı geride bıraktırıyor…’
Yeni ve gecenin akışını gecenin belirleyeceği, yani hiçbir gecenin birbirinin
aynısı olmayacağı iddiasında supperclub.
Bu arada Müjde mekan çok kalabalıklaşmadan genel fotoğraflarını
çekiyor. Onun için rahat çalışmasını sağlayan bu nokta; bunca yıllık gece
tecrübelerimden gece yarısı civarı ve hele sonrası, ortalığın ne hale
gelebileceğini kestirebildiğimden; beni hayıflandırıyor.

Ama öte yandan hoşuma giden bir başka şeyi belirterek bir eksikliğin
altını çizmeden geçmeyeyim. Biz gençken gittiğimiz o zamanın barlarında hiç
olmazsa belli bir saate kadar ‘konuşabilirdik.’ Yani ne bileyim sosyalleşebilir;
hatta tanışabilirdik (!) filan. Bir zaman sonra bu değişti. Daha kapıyı açtığı
andan itibaren içerde ‘kulak kulağı duymayan’ yeni bir bar anlayışı doğdu. Tanışmanın
yolu konuşmak olmaktan çıkıp tepişmek oldu. Oysa burada insanlar en azından
bizim orada olduğumuz saatlerde konuşabiliyorlardı ve bu hem hoşuma gitti, hem
de iletişimin bildiğimiz en eski halinin geçerli olabildiği bir ortam (da) sağlamak
supperclub’ın kendine özgü ‘konsept’ine uygun düşüyor diye düşündüm.
Daha doğrusu düşünüyordum ki; Rodrigo ortaya çıktı. Şimdi “Rodrigo
kimdir, nedir?” diye soracaksınız. Efendim Rodrigo biz tam genel çekimleri
bitirip yemeklere geçmeye yeltendiğimiz anda sahne alan bir ‘performans sanatçısı’dır,
Hollanda’dan gelmiştir; mekândaki diğer performans-sanatçısı Müjde’nin yemek
çekimlerine ara vermesine yol açmıştır; show’unu bir süre İstanbul’da
sergileyecektir, sonra Rodrigo belki başka bir supperclub’a gidecek; yerine
kimbilir yeni kim gelecektir. Sorunun ikinci kısmına; yani ‘nedir’ kısmına
geçersek pek sarih bir cevabım yok. Rodrigo 30 dakika sahne alıyor ve o sahne
bütün supperclub oluyor. Dans mı desem, pantomim mi, sözsüz tiyatro mu,
interaktif (bazı müşterilerle iletişime de girdi) ve doğaçlama ‘bakın bana’
gösterisi mi bilmiyorum. Ama mekândaki herkesin o yarım saat boyu onu izlediği
kesin. Baktık yani… Siz de fotoğraflara bakın ve beni anlamaya çalışın; hiç
olmadı; bir ara supperclub’a uğrayın.

Sonra Rodrigo gitti ve biz yemek çekimlerine döndük. Daha doğrusu buna
yemek çekimi demek haksızlık. supperclub’da mutfak açık. En başta sözünü ettiğim
orta kotta. Ve burada yemeklerin hazırlanışı da (fotoğraflardan
‘hissedeceksiniz’) başlı başına başka bir performans-gösterisi… (Biliyorum bu
yazıda ‘performans’ sözcüğünü çok kullandım ama ‘supperclub konsepti’ yaratıcılarının
bundan şikâyet edeceklerini hiç sanmıyorum.) Hayatında en sevdiği iki şey
seyahat ve yemek olduğu için dünyanın dört bir yanında çalışmış ve pek çok değişik
mutfağa hakim gezici uluslararası şef David Nicol ile şef Serkan Bozkurt
önderliğindeki ekibin tüm müşterilerin isterlerse yakından bile
izleyebilecekleri mutfaktaki gösterileri; estetiği, özeni, hızıyla benim /
bizim için müthiş heyecan vericiydi. Daha önce restorana gittim, (Müjde de
gitmiş), bara gittim (Müjde de gitmiş) ama böyle bir şeye hiç şahit olmamıştım
(o da olmamış). Büyüleyiciydi.
Mutfağa girmişken… Her konuda özgürlüğün altını çizen supperclub’da
yemek konusunda siz özgür değilsiniz, supperclub özgür… Konseptinin tümünde
yaratıcılığı kutsayan supperclub felsefesi mutfakta sazı eline alıyor ve taşıdığı
uluslararası iddiayı size her ziyaretinizde ayrı ama o gece sabit bir mönü
sunarak ortaya koyuyor. En bildiğinizi sandığınız yemeğe dahi özel bir dokunuş
katmaktaki bu iddialarını sayfalarda göreceğiniz yemeklerin
isim/içerik’lerinden kestirebilirsiniz
Bu müthiş gösteri ve fotoğraf çekimi bittiğinde başımı bara çevirdim
ve… Ne zamandır işe dalmış olduğumdan fark etmemiştim; alt kotun yavaş yavaş
bizim “burada her şey olabilir!”cilerle dolmaya başladığını gördüm. Müjde’de
bir sürü teknik yük; bende de haftanın yükü olduğu için o gece orada neler oldu
göremeden çıktık. Ama son anda yan gözle bara (!) bir daha baktım. “Evet.
Burada her şey olabilir ve çok yakın zamanda ben de olacağım” dedim.