Mevlevi
dergâhının kalbi mutfakta atar
Mevlevilikte
göreve talip olan, önce dergâh mutfağının girişinde oturur. Mutfakta çalışanları
üç gün izler. Karar verir. Kabullenirse, mutfakta binbir gün devam edecek
çileye başlar.
Bu yıl,
Mevlânâ’nın 800’üncü doğum yıldönümü. Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, 1207’nin 30
Eylül’ünde, o zamanlar, Afganistan’ın kuzeyindeki Belh eyaletinin merkezi olan
Mezar-ı Şerif’te doğmuştu. Soylu bir aileden geliyordu; babası, döneminde
birçok ünlü bilginin hocalığını yapmış Bahaeddin Veled idi. Celâleddin 14 yaşındayken,
aile Konya’ya yerleşti.

Konya’daki
Mevlânâ Müzesi’nde, zamanında, Dergâh’ın yemekhanesi işlevini görmüş ‘Matbah’
bölümünde, mankenli bir canlandırmayla, Mevlevi sofra adabı aktarılıyor.
Selçuklu
Sultanı Alaeddin Keykubat, sonradan ‘Mevlânâ Dergâhı’ olacak alanı, Bahaeddin
Veled’e hediye etti. Bu alan, bir zamanların Selçuklu Sarayı’nın ‘gül bahçesi’
idi... ‘Ulemalar Sultanı’ diye anılan Bahaeddin Veled gibi, Mevlânâ da, öldüğünde
bu alana defnedilince, Mevlânâ Dergâhı’nın temelleri de, bir anlamda, burada atılmış
oldu. Mevlânâ’nın türbesi, 1273’te Tebrizli mimar Bedreddin’e yaptırıldı.
Sonraki yıllarda, semahane, aşevi gibi bölümlerin inşa edilmesiyle, dergâh
geleneğinin vazgeçilmez mekânları, tek tek ortaya çıktı. Nihayet 1854’te derviş
hücrelerinin tamamlanmasıyla, dergâh son biçimini aldı. Dergâh avlusuna, Dervişan
Kapısı’ndan girilir; avlunun kuzey ve batı yönü boyunca, derviş hücreleri sıralanır.
Mevlânâ’nın türbesi, semahane ve mescit, avlunun doğusuna denk düşer. Dergâh ve
türbe, 1926’da, ‘Konya Âsar-ı Âtika Müzesi’ adı altında hizmete açılmış,
1954’te adı ‘Mevlânâ Müzesi’ olarak değiştirilmiştir… Büyük bir tasavvuf ehli,
güçlü bir şair ve etkisi çağları aşabilmiş bir düşünce insanı olan Mevlânâ’nın
bir özelliği de, yemek ve sofra kültürüne, öğretisinde önemli bir yer vermiş
olmasıdır.
Hem
Mevlânâ’nın kendi öğretisinde, hem de kendisinden sonra, oğlu Sultan Veled
tarafından örgütlenen Mevlevilik tarikatında, mutfak neredeyse ‘kutsal’ sayılan
bir yere sahiptir. Mevlevi dervişlerinin eğitimleri de, sözünü ettiğimiz
Mevlânâ Dergâhı’ndaki mutfakta başlamıştır. Mevleviler, Tanrı’nın nimetlerini
hünerli bir biçimde pişirerek insanlara sunan aşçılara da, saygıyla yaklaşırlar.
Mevlevilikte yemeğe ve mutfağa büyük önem verilmiş olduğunun güzel bir kanıtı
da, Mevlânâ’nın ünlü aşçısı ‘Ateşbaz Veli’ adına, 13. Yüzyıl’da, Konya’nın
Meram ilçesinde yaptırılan türbedir.

II.
Bâyezid dönemi savaşlarına ilişkin bir minyatürde, ‘Konya’yı koruyan Mevlânâ’
tasviri.
Evet; 13.
Yüzyıl Anadolu’sunda, bir ‘aşçıbaşı’ için, türbe yaptırılmıştır!.. Mevlânâ’nın
altı ciltlik ve 25 bin 618 beyitlik Mesnevî’si incelendiğinde, 13. Yüzyıl
Anadolu’sunda; sebzelerden meyvelere, hububat ve baklagillerden kuruyemişlere,
sütlü mamullerden tatlılara, ne yenip içiliyorsa, hemen hepsinin adının geçtiği
görülür. Balı pekmezi, şerbeti ve kahvesi de işin cabası… Evet; yanlış duymadınız,
13. Yüzyıl Anadolu’sunda kahve… Ülkemizin değerli mutfak kültürü araştırmacısı
ve yemek yazarı Nevin Halıcı’nın da vurguladığı gibi, biz kahvenin İstanbul’a
16. Yüzyıl’da geldiğini biliriz. Oysa Mevlânâ, 25 bin beyte yaklaşan Divân-ı
Kebir’inin ikinci cildinde, kahveden dem vurur: ‘Devletimiz geçim devleti,
kahvemiz arştan gelmede, meclise badem helvası dökülüp saçılmış’ (sayfa 77,
631’inci beyit). Dikkat isterim okurdan; ‘badem helvası’ da geçer beyitte!..
Kahveden önce, badem helvası yenmiş demek… Evet, Konya’da klasik ziyafet
mönülerinin üç demirbaş tatlısı, zerde ile irmik helvası ve hoşaftır. Ancak
Celâleddin-i Rumî, bize, badem helvasından söz eder 631. beyitte… Çünkü onun en
çok sevdiği tatlı badem helvasıdır. Zaten günümüz Konya Mutfağı’nda da helvanın
ve helva sohbetlerinin önemli bir yeri vardır.

Mevlânâ
Türbesi’ne; doğu, batı ve kuzeyden olmak üzere, üç ayrı giriş vardır.
Nitekim
Konya eşrafından olup yemek ve yemek kültürü alanında ‘doktora’ sahibi, Siniden
Tepsiye, Konya Yemek Kültürü ve Konya Yemekleri, Sufi Cuisine gibi ulusal
çerçeveleri aşan kitapların yazarı Nevin Halıcı, Mevlânâ’nın en sevdiği tatlı
olan bu badem helvasının da bir güzel, tarifini veriyor bize... Mevlânâ’ya
gönül verenlerden Dr. Nevin Halıcı, henüz Türkçesi yayımlanmamış İngilizce Sufi
Cuisine (Sagi Yayınları, Londra, Ağustos 2005) kitabıyla, yemek kitaplarının
Oscar’ı sayılan ‘Gourmand Ödülü’nü de kazanmış; zaten biraz da bu yüzden, onun
kitaplarının ulusal çerçeveleri aştığını vurguluyoruz. Nevin Halıcı, kitaplarında
olduğu kadar, söyleşilerinde de, Oğuz Türkleri ve Selçuklulardan gelen yemek
kültürünün izlerine, Anadolu Selçukluları’na başkentlik yapmış Konya’da, Konya
mutfağında, yoğun bir biçimde rastlanabileceğini aktarır hep… Konya, Mevlânâ’nın
yurdudur ve Mevlânâ, düşüncelerini çoğu zaman, farklı sembollerle aktarır. Ünlü
düşünür, bu sembollerin önemli bir bölümünü yiyecek ve içeceklerden, mutfak
kültüründen alıp kullanır.Bunun en güzel örneği, “Hamdım, piştim yandım…” deyişi
değil mi?.. Üstelik Mevlânâ bu deyişi için, “Bütün ömrüm bu üç sözcükten
ibarettir” diyecektir.

Konya’da
klasik ziyafet mönülerinin üç demirbaş tatlısı, zerde ile irmik helvası ve hoşaftır.
Fakat Mevlânâ, badem helvasını tercih ederdi.
Mevlânâ,
“Sirke ile bal ölçüsü aynı olmazsa, sirkencübin güzel olmaz” diyerek, bize
midevî ve sağlıklı bir içecek tarifi bile vermiştir: Mevlânâ’nın tarifine göre,
4 tatlı kaşığı bal, 4 tatlı kaşığı üzüm sirkesi ve 4 bardak su iyice karıştırılıp
içilecektir.Ayrıca bugün şunu da biliyoruz ki, Mevlânâ’nın ölümünden sonra
kurulan Mevlevi tarikatında, ‘ateş yurdu’ olduğu söylenen mutfak, özel bir yere
sahiptir. Mevlevi tarikatına girenlerin içinde hizmetle ‘pişip’ olgunlaştıkları
bir makamdır mutfak...
Mevlânâ ve
Mevlevilik deyince akla gelen en önemli isimlerden biri, tanınmış edebiyat
tarihçisi ve tasavvuf ehli Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevilikte, mutfağın yerini,
çok güzel anlatır:“Mevlevilikte mutfak, bir nev niyazın hamken pişip olgunlaştığı
bir kutsal ocak, bir mabet olarak kabul edilir. Ateşbaz-ı Veli’nin makamı
bulunan mutfaktaki ocak, bu mabedin mihrabı kabul edilir. ‘Aşçı Dede’ nev
niyazları her bakımdan eğitir. ‘Kazancı Dede’ onun yardımcısıdır. Bir istekli,
Mevlevilikte göreve talip olmadan önce, dergâh mutfağının girişinde, solda
bulunan, bir kişinin oturabileceği aralıkta bulunan saka postunun üzerinde
oturur. Mutfak canlarının çalışmalarını, hal ve hareketlerini üç gün dikkatlice
izler. Karar verir. Kabullenirse, mutfakta binbir gün devam edecek çileye başlar.
Mevlevi dergâhlarının ruhu, mutfakta atar. Nev niyazlar benliklerinden mutfakta
soyunurlar, enaniyetten tamamen el çekerler. Yol, yöntem, nev niyazlara
mutfakta öğretilir.”Evet; Mevlevilikte aşçıbaşı, ‘Aşçı Dede’ namıyla anılır;
her mutfakta Mevlânâ’nın baş aşçısı Ateşbaz-ı Veli’nin makamı bulunur ve
mutfaktaki ‘ocak’ kutsal bir anlam taşır.

Nevin
Halıcı’nın İngiltere’de yayımlanan ‘Sufi Cuisine’ adlı kitabı, Türkçeye
kazandırılmayı bekliyor.
Bugün,
biliyoruz ki, Mevlevi dervişliğine soyunan er kişi, ‘binbir gün’ sürecek eğitimine,
mutfakta başlardı. Ayrıca Nevin Halıcı’nın da vurguladığı gibi, dünya mutfakları
arasında, ilk işbölümü düşüncesi, aşçılara bir ekip anlayışı içinde farklı
farklı görevler verilmesi de, ‘Mevlevi Mutfağı’ ile ortaya çıkmış bir gelişmedir.
Mevlevi mutfaklarında on sekiz ayrı hizmet için on sekiz görevli vardır.
Bütün
bunların, “Oyluk etiyle gerdan etinin birlikte pişirilmesinden ve badem helvasıyla
kahvenin birlikte sunulmasından söz edecek kadar” seçkin bir ‘gourmet’ olan
Mevlânâ’nın kişiliğinden kaynaklandığı, elbette ki, çok açık.

Edirne
Mevlevi Dergâhı’nın şeyhi Ali Eşref Dede.
‘Balık
yenmez’ efsanesi nasıl yıkıldı?
Araştırmacı
Feyzi Halıcı 1980’lerin ikinci yarısında, Edirne Mevlevi Dergâhı’nın şeyhi Ali
Eşref Dede’nin yemek risalesini bulduğunda, Mevlevi mutfağına balık girmediği
yolundaki efsane de yıkıldı...
Halıcı,
1992 yılında yayına hazırlayarak yemek kültürü dünyamıza kazandırdığı ‘Ali Eşref
Dede’nin Yemek Risalesi’ (Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara,
1992) adlı kitabın önsözünde de, belirtir: Kimi yazarlar ve özellikle de
Abdülbaki Gölpınarlı, ‘Mevlânâ’dan Sonra Mevlevilik’ adlı yapıtında, Mevlevi
mutfağında balık pişirilmediğini öne sürmüşlerdir.Gölpınarlı bu yargısını,
Bahariye Mevlevihanesi’nin şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ye dayandırır. Oysa Ali
Eşref Dede, bizde basılan ilk yemek kitabı Melce’üt-Tabbahin’den 12 yıl sonra,
1856’da yayımlanan yemek risalesinde, kefal ya da diğer balıklardan yapılan
papaz yahnisinden uskumru ya da kılıç balığı yahnisine, pek çok tarif verir.
Ali Eşref Dede’nin on dokuz bölümden oluşan ve “Çeşit çeşit nümuneli lezzet ve
letafet veren yemekler mecmuası” başlığını attığı risalesi, çorbalar bölümüyle
başlar; ‘salata ve turşular’, ‘kebaplar’ bölümleriyle sürer. Balık yemeklerinin
tarifleri, kebapların ya da yahni tariflerinin arasında yer alır. Örneğin bir
uskumru yahnisi tarifi, yahniler arasındadır. Turşular bölümünde de, bir ‘balık
turşusu’ tarifine rastlanır…

Mevlânâ’nın
sevdiği badem helvası tarifi

Konya
yemekleri ve Mevlevi Mutfağı uzmanı Nevin Halıcı’nın badem helvası tarifini
verelim.
Malzemeler
250 gram tereyağı
2 yemek kaşığı
kabukları ayıklanmış badem
1 su bardağı
un
1 su bardağı
kepekli un
3 su bardağı
şeker
4 su bardağı
su
1 yemek kaşığı
gülsuyu
Hazırlanışı:
Dibi
yuvarlak bir tencerede yağı eritiniz. Bademi unun içine ilave edip, kısık ateşte,
badem ve un pembeleşinceye kadar, yaklaşık olarak bir saat, tahta bir kaşıkla
karıştırarak kavurunuz.
Öte
yandan, bir tencereye suyu ve şekeri koyup, şeker eriyene kadar karıştırınız.
Kaynamaya başladıktan iki dakika sonra da ateşten alıp, diğer tarafta kavrulan
karışımın üstüne dökünüz.
Tencereye
yapışmaması için, tahta kaşıkla karıştırarak kapağını örtüp 15 dakika
dinlendiriniz.Helvayı kaşıkla şekillendirerek tabağa yerleştirdiğinizde,
helvaların üzerlerine gülsuyu serpip sıcak olarak servise hazırlayınız.
Vazgeçilmez
klasik: Su böreği

Ali Eşref
Dede’nin Yemek Risalesi’nde, ‘Lalanga ve Börekler’ bölümünde, peynir lalangasından
pırasa böreğine, pek çok ilginç tarif var. Ama su böreği de, günümüz Konya’sında
olduğu kadar, bütün Türkiye’de tanınan bir börek türü ve bir anlamda, klasik
sofraların vazgeçilmezi… Bizim buradaki tarifimizin malzemesi, dört kişilik bir
sofra için düşünülmüş.
Fırın ısısı:
250 derece
Pişme
süresi: 25-30 dakika
Tepsi
ölçüsü: 35-40 santim çapında
Malzeme:
2 yemek kaşığı
sadeyağ (tepsiyi yağlamak için)
1 ölçü kıymalı
börek içi
4 yumurta
1 su bardağı
su
1 tatlı kaşığı
tuz
5 su bardağı
un
1 su bardağı
eritilmiş sadeyağ
(hamurları
yağlamak için)
2 yemek kaşığı
tuz
2 yemek kaşığı
zeytinyağı
Haşlama
suyu: 3 litre su
Yapılışı:
Unu, hamur
tahtasına eleyiniz; ortasını açıp, yumurtaları kırınız. Suyu ve tuzu ilave
ettikten sonra, kenarlarından un alarak sert bir hamur yapınız. Sonra 15 dakika
yoğurup, 12 beze yapınız. Un serpilmiş bir tepside, yaş bez altında, 30 dakika
dinlendiriniz.Dinlenen bezeleri oklava ile olabildiğince ince açınız, çok az un
serperek üst üste koyunuz. Muntazam olanlarından ikisini alta ve üste sermek
için ayırıp, birini de tepsiye seriniz. Diğerlerini de dörde bölünüz.Büyük bir
tencerede haşlama suyunu tuz ve zeytinyağı ile kaynatınız. Dörde bölünen
bezeleri suya ikişer üçer atıp en az 2 dakika haşlayınız. Hamurlar su yüzüne çıkınca,
kevgirle alıp, başka tencerede hazırlanmış soğuk suya atınız.Ters çevrilmiş
süzgeç üzerine alarak sularını süzdürüp, tepsiye döşeyiniz. Tepsiye iki-üç
yufka döşeyince, erimiş yağdan bir yemek kaşığı, üstünde gezdiriniz.Yufkalar
yarıya gelince, içini yayınız; diğer yufkaları da aynı şekilde haşlayarak döşeyin
ve üstüne ayrılan kuru yufkayı muntazam kapatarak fırça ile üzerini yağlayınız.
Ateş üzerinde çevirerek veya fırında pişiriniz.