|
Çocuksu,
samimi hedefini bilen
Çocuk ruhunu, hayal gücünü
ve heyecanını yitirmeden profesyonel yaşama uyum sağlamış, genç bir tasarımcı
Kunter Şekercioğlu, Kalemden mobilyaya, elektrikli ev aletlerinden nargileye,
geniş bir yelpazede endüstriyel ürün tasarımı yapan Şekercioğlu ile kendi
hikâyesinden yola çıkarak Türkiye’de endüstri ve tasarım ilişkisi üzerine geniş
bir söyleşi gerçekleştirdik.

Genç ve pek çok başarılı
tasarıma imza atmış bir tasarımcısınız. Tasarım yolculuğunuz nasıl başladı?
Eğitim sürecinizden biraz bahseder misiniz?
Tasarım, hayatıma dolaylı olarak
büyükbabam ve ağabeyim sayesinde girdi. Genlerde olan bir yetenekle girdi,
diyebilirim. Herkes çocukken bir şeylere ilgi duyar. Bizimkiler de başka şeylerdi;
hani elle yapılan, resim çizmekten bahsetmiyorum, daha genel şeyler… Mesela
oyuncaklarımızı yapıyorduk. Ağabeyim ve ortağım Taner (Şekercioğlu) mimarlıkta
okurken ben lisedeydim. Mimarlık fakültesinde endüstri ürünleri tasarımı bölümü
olduğunu şans eseri ondan öğrendim. Sınav zamanlarında onun yanına kalmaya
gidiyordum. Böylece gözlemleme şansım oldu ve bilinçli bir seçim yapmış oldum.
ODTÜ’de Endüstri Ürünleri Tasarımı okudum, 1996 yılında mezun oldum.
Tasarım ofisiniz Kilit
Taşı nasıl hayata geçti?
Kilit Taşı 1996’da Bursa’da kuruldu.
Ben 2002 yılında Taner ile ortak oldum. Ondan sonra İstanbul ve yoğunluklu
olarak Bursa’da çalıştık. Şimdi o yoğunluğu tersine çevirmeye başladık biraz
daha. Bursa’da da işlerimiz var. Ama genel olarak Türkiye’de her şeyle ilgili
olduğu gibi hayat İstanbul’da…
Tasarımcı olarak bir ürünü
ilk ele alışınız ve tasarım sürecinizi anlatırmısınız? Tasarımdan üretime kadar
olan süreç nasıl işliyor sizin için?
Bu müşteriye, müşterinin talebine ya
da ürünün, ihtiyacın ne olduğuna göre çok değişkenlik gösteren bir süreç. Benim
için iki ayrı kolu var. Bir kere bildiğin her şeyi unutup müşterinin seni
yönlendirdiği pazar, rakip firma ya da ürünü ile ilgili verilere hiç şartlanmadan,
onları tamamen unutup, tertemiz bir beyinle, 4-5 yaşındaki bir çocuk gibi hayal
kurarak yaklaşmak gerekiyor. Çünkü o çok büyük bir kaynak; içindeki çocuk ruhu
kaybetmemen gerekiyor. Ama sadece hayalle de olmuyor bu iş… Ben bir endüstri
ürünü tasarımı yapıyorum, insanlar bunu kullanacak, yanmaması lazım, kesmemesi
lazım, zarar vermemesi lazım kullanıcısına. Sorumluluklarımız var. Bir yandan
da rakip analizi, pazar analizi, kim üretecek, hangi yöntemle üretilecek, ona
uygun bir şekilde tasarlanması lazım. Yani eğer bir sanayi firmasına
endüstriyel tasarımla bir ürün tasarlayacaksanız, ideal olması gereken; neyi,
niye üretmek istediğinin bilincinde olarak, hangi pazara kaç lira fiyat aralığında,
ne kadar kalıp yatırımı yapılacak, nasıl ambalajlanacak ve pazarlanacak gibi
her türlü sorunun tespit edilmiş olması gerekiyor. Bunlar tasarlarken karar verilmesi,
müdahale edilmesi gereken önemli girdiler. Dolayısıyla bu bir ekip işi;
üretici, pazarlayan kim, hangi departman, ne biliyor, ne bilmiyor… Gerçek bir
ekip işinde siz aslında zincirin halkalarından biri oluyorsunuz.
Ürün tasarımı açısından
ele alınca endüstriyel üretim alanında var olmanın yarattığı müşteri ilişkileri
ve “talep”, tasarımın konseptini belirlerken yaratıcılığı nasıl etkiliyor, bir
kısıtlama getiriyor mu?
Bu işimizin bir parçası. Örneğin kısıtlama
olmadan, hadi bana bir şey yap desinler. Bana öyle bir kalem yap ki hiç olmasın
daha önce. Nasıl yapacaksın? Ben mucit değilim, ben bir endüstriyel ürün tasarımcısıyım.
Mucit gibi davranıp, yeteneklerim doğrultusunda bir şeyler düşünebilirim,
çizebilirim; ama Ar-Ge departmanının çözeceği, ortaya çıkaracağı mekanik tasarımı
yapacak kişi değilim ben. Yani alışıyorsunuz buna. Firmanın, “böyle bir yeni
mekanizmamız var, patent aldık ve çok güzel bir kalem haline getireceğiz biz
bunu” diye bana gelmesi lazım ki aşama aşama, çok verimli bir şekilde çalışabileyim.
Dolayısıyla o kısıtlamalar aslında olması gereken şeyler ve o limitasyonları
aslında tanımlamanız gerekiyor. Ben çok güzel bir şey tasarlayayım ama bizde
bunu üretecek makine yoksa olmaz. Firmanın üretim için yetenekleri nedir baştan
bilmem gerekiyor. Limitlerini zorlayarak yeni bir şey yapmam lazım. Hangi
malzeme, hangi üretim yöntemi, hangi pazar, hangi son kullanıcı ve gelir grubu,
hangi rakip? Bunlar çok önemli çünkü az kurşununuz, az enerjiniz var. Zengin
bir ülke değiliz. Bu yatırımı yapıyorken o tek kurşunu, bir kerede doğru hedefe
atmak iyi ve başarılı tasarımı getirir.
İyi bir tasarım için bu sınırlar belirleyici oluyor yani…
Herhangi bir tasarımcıya bana bir ürün tasarla dediğiniz zaman süre de
vermeyin, sene boyunca 150 bin tane kurşun kalem tasarlasın. Ama kim
kullanacak, nereye üretilecek, nasıl üretilecek, amaç ne, nasıl ambalajlanacak
gibi başka sorular var. Bütün bunlar doğru cevaplanıp doğru pazarladığında
kullanıcılar da çok memnun oluyor sonuçtan. Güzel bir şey tasarladım, prototipini
yaptım, sergiliyorum meselesi değil… Onu herkes yapabiliyor. Ama bir ekip çalışmasının
sonunda, gerçek başarı öyküsü, ürünün doğru veriler ışığında tasarlanması… Satılması
için ürün tasarlanıyor. İnsanların onu kullanırken mutlu olması için o ürün
tasarlanıyor.
Endüstriyel tasarımda
işlevsellik, görsellikle birlikte önemli bir özellik olarak kabul ediliyor.
Ancak zaman zaman kullanıcı mutluluğuna hizmet eden ve farklı olmak adına
işlevselliğin göz ardı edildiği tasarımlarla da karşılaşıyoruz. Sizce tasarım
ve işlevsellik arasındaki ilişki nasıl olmalı?
Çok hassas bir denge var arada;
ürünlerin sadece fonksiyonunu yerine getiriyor olması, insanların beğenip satın
alması için, özellikle de günümüzde bu kadar rekabetin hâkim olduğu bir pazarda
yeterli değil. Üründen ürüne değişir tabi; ama işin estetik değeri o ürünü
tercih edilme sebebi haline getiriyor ki bu da çok normal. Yani yan yana
dizilmiş beş farklı ürün düşünün. Beşi de aynı fonksiyonu yerine getiriyor; ama
siz kendi estetik algılarınız ve değerlerinizden dolayı bir tanesini tercih
ediyorsunuz. Sizi memnun eden, sizde dokunma hissini yaratan o. Engel olamıyorsunuz.
“Kimse görmeden şunu elime alıp bir bakabilir miyim” diyorsa, zaten siz o müşteriyi
bir kere “zehirlediniz” demektir. O gün almasa da ertesi gün tekrar gelecek,
bakacak; ama tabi ki fonksiyonunu yerine getirmiyorsa, iyi referans vermeyecek
başkasına… Bir taraftan da fonksiyonel olmak zorunda olmayan ürünler var hayatımızda.
Tamamen ruhumuza hitap eden estetik ürünler de istiyoruz etrafımızda aslında.
Yani süslenmek için kullandığımız takılarımız, evdeki aksesuarlarımız genelde
böyledir. Boynunuzdaki kolye olmazsa olmaz mı? Ama binlerce çeşidin arasından
onu seçmenizin bir sebebi var satın alırken. Bunun altında bir nüans, çok ince
bir fonksiyon var bence. Dolayısıyla aslında her şeyin fonksiyonel olduğunu
iddia edebilirim. Estetik fonksiyon mu denir, ne denir bilmiyorum; ama ben o
ürünün varlığından mutlu oluyorsam, sahip olmaktan mutlu oluyorsam benim için
aslında bir fonksiyonu yerine getiriyor. Benim olmasından dolayı bana bir katma
değeri var, aidiyet duygusu verdiriyor.
Yurt dışında pek çok fuara
katılmış, ödüller de kazanmış ve ayrıca tasarım eğitimi alanında da var olan
bir tasarımcı olarak Türkiye’de endüstri ve tasarım arasındaki ilişkiye
bakışınız nasıl?
Türkiye’de endüstri ve tasarım-tasarımcı
ilişkisi hâlâ olması gereken seviyede değil, tabi ki çok iyi örnekler var, çok
bilinçli firma ve tasarımcılar var. Ama hâlâ kurumsal yapısındaki, DNA’sındaki
zinciri bozmaya direnen, tasarım yatırımı yapmayı yabancı rakip firmanın
ürününün benzerini yapmak olarak gören firmalar da var. Herkes tasarımcı
olabilir, bizim işimiz mimarlık ya da doktorluk gibi değil. Herkes ben endüstri
ürünleri tasarımcısıyım diyebilir; ama istisnaları dışarıda bırakarak
söylüyorum; sanayicimiz, işverenimiz zaten mesleğimizin ne olduğunu tam
bilmiyorken, mesleği de doğru yapmadığın zaman aslında iki taraf da intihar
ediyor. Büyük fotoğrafı kimse net göremiyor. Günlük hayatımızda, kullandığımız
ve çok da fark etmediğimiz binlerce ürün var. Bunları artık Uzakdoğu, bizden,
AB ve ABD de dahil bir çok ülkeden daha ucuza ve onlar kadar kaliteli tasarlıyor,
üretiyor ve pazarlıyor. Dolayısıyla mecburuz bu işi doğru yapmaya, yenilikçi
fikirler ve ürünler üretmeye. Bunun için doğru ekiplerle patente yönelik, bunu
sadece ben üretebilirim noktasına getirmek zorundayız durumu. Bu zincirin
halkaları da; ürün tasarımı, Ar-Ge, pazarlama, doğru tasarım yönetimi, global
olarak düşünebilmek ve devletin bir tasarım stratejisinin olması... Ben kişisel
olarak aslında 10 sene öncesiyle bugün arasındaki farkı çok iyi biliyorum.
Ciddi bir fark var. Çok ümit verici; ama çok gerideyiz hala.
Son kullanıcı açısından
baktığımızda tasarıma verilen önem yeterli mi sizce?
Bu biraz çetrefilli; çünkü son kullanıcı
genel olarak içinde bulunduğu ekonomik duruma paralel hareket ediyor. Cebindeki
parası kadar, kaygısı kadar yaklaşıyor konuya; bir taraftan da aslında cebinde
o kadar parası yok ama 2 bin liralık bir cep telefonu da kullanıyor. Size neyin
nasıl pazarlandığıyla, nasıl bir hayata sahip olunması gerektiğinin size
pazarlanmasıyla alakalı kararlar bunlar. Bu konuda aslında son kullanıcı çok da
bilinçli değil. Bu konu çok esnek alanlara giriyor, reklam ve pazarlama sektörü
gibi... Ama bir taraftan da çok bilinçli bir son kullanıcı var. Marka bağımlılığına
sahip, mesela yerli marka olmasını önemseyen kullanıcı da var. “Benim param
içeride kalsın, dışarıya gitmesin, zaten dışarıya çok para gidiyor” diyen, başka
başka tüketici grupları da var. Bunları, müşterilerimden ve tasarladığımız
ürünlerin satış raporlarından, kendi ürünlerim ve işim üzerinden de çok detaylı
olamasa da takip edebilme fırsatı yakalıyorum. O biraz konjoktürel durumla ve
ekonomik gelir seviyesiyle de değişebilen bir yapı ve tabi ki başka
parametreler var.

Kalem, sehpa, diş fırçası,
elektrikli cezve, nargile gibi birbirinden çok farklı ürünlere imza
atıyorsunuz. Örneğin, neden sadece kırtasiye ürünleri ya da elektrikli aletler
gibi tek bir ürün grubuna yönelip o alanda uzmanlaşmak yerine böyle bir çalışma
şeklini benimsediniz?
Keşke daha çok olsa; seramik,
porselen, cam veya paslanmaz çelik eşya gibi ürün grupları için tasarım yaptığım
müşterilerim yok mesela. Ama bu yapılamaz demek değil tabi ki, bilakis sadece
bir konuya takılmanın aksine, başka malzeme, başka yenilik, başka üretim
yöntemi, başka çözülmesi gereken bir puzzle daha… Onu çözdüğünüz zaman çok
mutlu oluyorsunuz. “Bir şeyi daha çözdüm ve insanlar onu kullanmaktan memnun
olacak” diye düşünüyorsunuz. Çok da genellenemez ama bazılarımız biraz daha
etik bir duruştayız; bir sektörde bir müşterim varsa aynı sektörde aynı ürünü
yapan başka bir müşteriyle çalışamıyorsun. Benim için beş senedir o firmanın
ürünlerini yapıyor olmam önemli ve 15 sene olmasını istiyorum bunun. Dolayısıyla
o firmanın dışarıdan ticaret yaptığı tasarımcı değilim ben. O firmanın
bölümlerinden birisiyim. Bu Kilit Taşı’nın çok önemsediği bir şey. Bence bunun
çok ince bir dengesi var. Tabi ki kalem tasarlarsınız ama bir müşterim
promosyon kalemi üretiyor diğeri kırtasiyede satılacak kalemler üretiyor,
birbirlerine rakip değiller. Ya da müşterim olmuş olabilir, bir şey tasarlamış
olabilirim ama iş ahdimiz devam etmiyor olabilir. O zaman benzer firmaya başka
bir şey tasarlayabilirim; çünkü uzmanlaşmışımdır. Tabi ki başka sektörlerden başka
malzemeler, üretim yöntemleri, pazar araştırmaları gibi konular üzerine çalışmak
işin çok keyifli aşamaları…
Türkiye ve dünyadaki
tasarım fuarlarına baktığınızda, hangi trendlerin öne çıkacağını
öngörüyorsunuz?
Bu sektör sektör, konu konu günlerce
konuşulabilir. Bir kere çok önemli bir kelime; samimiyet. Ürünün samimiyeti, ne
işe yaradığı, üzerindeki detayları, fazlalıklarının olmaması, bütün çıplaklığıyla
ne olduğunun okunabilmesi, yani samimiyeti çok önemli bir trend. Bunun altında
biraz Bauhaus da var. Geçirdiğimiz postmodern çağın aksine, çok daha samimi
olmaya geri dönüş trendi söz konusu. Bir ürün şunu söyleyebilecek samimiyette
olmalı: Ben bir diş fırçasıyım, aynı zamanda sana çay pişirmiyorum yani…Baktığın
anda görebilmelisin ürünün ne olduğunu. “Ben bir kalemim, ben bir dış fırçasıyım,
diğerlerinden farklılaştırmak için üzerime allı morlu bir ceket giydirmediler”
demeli ürün. Bununla paralel çok önemli bir konu da “yenilikçi” malzeme ve
üretim yöntemlerini kullanmak. Bunun trendi olur mu denilebilir; fakat artık
çok fazla üretici var, çok fazla tasarımcı, çok fazla firma var ve çok fazla şey
pazarlanıyor gözünüze gözünüze. Bu kadar ürünün arasından bir tanesini
seçiyorsanız, size başka bir şey öneriyor olduğunu görmek istiyorsunuz. Bu da
daha iyi bir malzeme ve daha iyi bir üretim yöntemini ve daha yenilikçi olmayı
gerektiriyor. Uluslararası tasarım gündeminde çok önemli yer tutan bir önemli
konu da sürdürülebilirlik-yeşil tasarım.
Ne yazık ki hem sanayimiz hem de tüketici açısından henüz hiç önemsenmeyen
bir konu.

Yeni projeler var mı peki?
Bunlardan da bahseder misiniz biraz?
İstanbul Design Week 2007’de bitmiş
hali ilk defa sergilenen, Arzum için tasarladığımız yeni tost makinemiz
“Tostino” yakında piyasaya çıkacak, doğacak yani; böyle bir benzetme yapmak
duyduğumuz heyecanı anlatabilir. Pensan için tasarladığımız yeni bir jel
mürekkepli kalemimiz var. Bu ayki kırtasiye fuarında ilk kez sektöre tanıtılıyor
olacak. Banat için tasarladığımız yeni diş fırçalarımız var, onlar ciddi
heyecan konusu, bir kaçı piyasaya çıkmak üzere. Takip eden haftalarda da
peyderpey çıkacaklar.
6-7 tane dış fırçamız var; biri uluslararası patentli ve hijyenik muhafaza
edilmesi ile ilgili yenilikçi bir kullanım önerisi getiriyor.
Bu günlerdeki heyecanımız da bazı önemli uluslararası fuarlarda bu
yenilikçi ürünlerimizin sergilenecek olması.
|
|