|
Christof Lauer:
soğuk, modern, yenilikçi...

Christof Lauer, Avrupa jazz’ının enteresan saksofoncularından
biri. Stiliyle, hiçbir zaman, dokunaklı bir derinliğin izini sürmedi. Onu
dinleyenler, hep kendine has bir gerçekçilikle baş başa kaldı. Buna rağmen,
sözkonusu stilinin köklerinde post-Coltrane’ci, kendine has bir mistisizmin
izleri yakalandı. Kendi tonunu büyülü biçimde renklendirir, zenginleştirirken,
onun benzersiz, tekil bir yeteneği olduğunun birçok jazz otoritesi farkına
vardı. çalışında tonal anlatımındaki farklılık, apayrı bir duygusal
kuşatıcılığı da, beraberinde getirdi. Tenor ve sopranoyu aynı mükemmeliyette
çaldı. En duygusal kesitlerinde bile, soğuk olmayan ama mesafeli bir müzisyen
niteliği ön plana çıktı. Mükemmel doğaçlamacılığında abartıyla hiç
karşılaşılmadı. Çalışındaki “soğuk duygusallığı” hep korudu. Müziğinde tutku
hiçbir zaman ön plana çıkmadı. Gerçekliğinin içinde, dibindeki lirizm ise yer
yer su yüzüne çıkıverdi. Lauer için yıldız bir müzisyen demek doğru olmaz.
Ancak, Avrupa jazz’ının son çeyrek yüzyıldaki yeniden biçimlenişinde,
geliştirdiği stiliyle hep ayrıcalıklı bir müzisyen olageldi. Duygusal
deneyimini stiline bu denli güzel, hakiki yansıtabilen nadir müzisyenlerden
biri kabul edilebilir.
Lauer’i birçok yönü ve özelliğiyle gündeme getirmemizin
nedeni, öncülüğünde oluşan üçlüsüyle, 2007’nin Ocak ayında “Blues In Mind” adlı
bir albüm çıkarması. Lauer’in bu albümdeki üçlüsünde Avrupa jazz’ının iki
enteresan müzisyeni daha yer alıyor. Bunlardan biri, Avrupa jazz’ının fenomen
müzisyenlerinden, tuba ve ortaçağ enstrümanı serpent ustası Michel Godard,
diğeriyse İngiliz jazz’ının özel, entelektüel davulcu ve piyanisti Gary
Husband. Godard, Lauer’le uzun yıllardır çalışıyor. Yani, eski yol arkadaşları.
Husband’sa Lauer projelerinin son dönem müzisyenlerinden. Grup, albüm için bir
araya gelmedi. Belli bir süredir, trio olarak Avrupa ve dünyada geziniyorlar.
İşin çarpıcı yanı, bu üç müzisyenin de birbirlerinden devamlı esinlenmeleri.
Her müzisyen iki ayrı enstrüman çalıyor. Üç müzisyenin de kompozitör kimliği
albümde belirginleşebiliyor. Lauer’in beş bestesinin yanında, diğer iki
müzisyenin de üçer bestesiyle karşılaşılıyor. Ama, nasıl bir duygudaşlık ki,
onbir besteyi, birbirine bağlanabilen, ortak duyarganın yanında, özgün stillerinden
hiç ödün vermeyen üç ustanın bireyselliği, tekilliği içinde de
dinleyebiliyoruz. Lauer’se triounun asli solisti olarak, hem ortak hem de
ayırıcı özellikleri tüm çıplaklığıyla yorum tarzına yedirebilmiş.

Son albüm, Lauer’in stilinde ulaştığı özel dil ve estetiğin
gerçekten sembolü durumunda. Biz de, biraz gecikmeli de olsa, asıl olarak
yazımızda Lauer’in jazz algısını, serüvenini, vizyonunu ayrıntılı biçimde ön
plana çıkaracağız. Lauer aslında Avrupa jazz’ının merkezine 1980’li yıllarda
yerleşmeye başladı. Albüm çıkarmasıysa 1990 yılına denk geliyor. Biraz
gecikmeli bir zaman dilimi denilebilir buna. Çünkü bu Alman müzisyenin doğum
yılı 1953’e uzanıyor. Çocukluğunda piyano, ilk gençliğinde ise viyolonsel çalan
Lauer, saksofonla 1971’de, henüz onsekiz yaşındayken tanışmış. Çello eğitimine
Frankfurt Hoch’s Üniversitesinde başlayan sanatçı, saksofona geçmesiyle
birlikte müzik eğitimini Avusturya Graz’daki Müzik Yüksek Okulu’nda sürdürür.
Hocası, profesör Dieter Glawischanig’dir. Sanatçı, Avusturya’da birkaç yıl
yaşar ve ilk turneye de buradan kendi oluşturduğu grupla çıkmaya başlar.
Öğrenciliğinde Viyana ve Münih’teki grupların da üyesidir.
Lauer’in Frankfurt’a geri dönüşü 1978 yılını bulur.
Avusturya’da, oldukça yetenekli bir performans müzisyeni olmuştur. Gelir
gelmez, Hessian Radyo Jazz Topluluğunun bir üyesi haline gelir. Bu topluluğunun
başında ünlü Albert Mangelsdorff bulunmaktadır. Hemen ardında Heinz Saver, Ralf
Hübner, Bob Degen ve Thomas Heideprien’den oluşan “Voices” grubunun üyesidir.
Bir yıl sonra, Lauer Almanya’nın en iyi saksofoncularından biri olarak anılmaya
başlamıştır. Müzisyenliği kadar, dinamik ve orijinal doğaçlamalarıyla jazz
ortamının ilgi odağı durumundadır. 1980’li yıllar boyunca birbirinden önemli
jazz grup ve orkestralarının üyesi olmuştur. Gerçek anlamda parıldayışı Joachim
Kühn Beşlisi’nin üyesiyken gerçekleşir. Billy Hart’dan Billy Cobham’a, Steve
Swallow’dan Eberhard Weber’e, Trilok Gurtu’dan Charlie Mariano’ya sayısız jazz
müzisyeninin albüm ve konserlerinde çalar.
Lauer’in parıltılı yanı, stilindeki olgunlaşma, 1980’li
yılların ikinci yarısında belirginleşti. 1986’da Güneybatı Alman Radyosu’nun
prestijli Jazz Ödülü’ne layık görülmüştü. 1988’de Alman Jazz Festivali’ne
dörtlüsüyle katıldı. Piyanist Joachim Kühn ve davulcu Roy Hayness konuklarıydı.
Bu arada ünlü Carla Bley Big Band’in Avrupa turnesinde de Lauer çalıyordu. Bley
Band’in “Fleur Carnivore” albümünde de çaldı. Yükselen aktivitesiyle 1989’da
İsviçre Ulusal Televizyonu için oluşturulan grubun da üyesi olacaktı. Al Foster’dan
Buster Williams’a, Geri Allen’dan Robin Eubanks’a birçok yıldızla çaldı bu
toplulukta. Ardındansa, Paris’te Jenny- Clark ve Billy Hart’la triosunu
oluşturdu. Bu üretim, sanatçıyı ilk stüdyo albümüne doğru taşır. Hatta
üçlüsünden önce ilk albüm kayıtlarını yapar. Ekibinde Kühn’ün yanında ünlü
davulcu Peter Erskine, basçı Vitous ve Michel Portal çalmaktaydı. 1990’da
yayımlanan ilk albümü kendi adıyla çıktı. 1991’in sonunda, Joachim Kühn Jubilee
Band’inde Randy Brecker’dan Joe Lovano ve Mangelsdorff’a birçok devle
çalacaktı. 1992 başıyla birlikte önemli grup projeleriyle Amerika’da turnelere
çıktı. Avrupa’daysa Bobo Stenson, Palle Danielsson ve Anders Kjellberg’le uzun
turneler yapacaktı.
Lauer’in kendi adına çıkan ikinci albümü, 1992’de yoğun bir
konser ve üretim temposu ortamında çıktı. Albümün adı “Bluebells”di. Wolfgang
Puschnig, Bob Stewart ve Thomas Alkier’den oluşan dörtlüyle çalınmıştı bu
albüm. Modern jazz’ın sayısız açılımlarının izleriyle doluydu. Başta
değindiğimiz özellikler su yüzüne çıkarken, post- Coltrane’ci jazz algısının
derin izleri belirginleşmişti. Rock jazz, farklı fusion açılımlarına da ilgi
gösteren bir müzisyendi. Nitekim 1994’de ise Avrupa’nın ünlü United Rock And
Jazz Ensemble’inin üyesi olmuştu. Kenny Wheeler da bu topluluğun aktif
üyesiydi. Kendi adına oluşturduğu projelerdeyse Wolfgang Puschnig, Michel
Godard ve Thomas Alkier’le çalmaktaydı. O zamandan bu son albüme dek Michel
Godard, Lauer’in en önemli yol arkadaşıdır. Bu süreçte bir de triosu vardı.
Daniel Humair ve Anthony Cox’la. Sanatçının kendi adına çıkan üçüncü albümü,
1996’da “Evidence” adıyla yayımlandı. Anthony Cox ve Daniel Humair’le
kaydedilmişti bu albüm. Çağdaş jazz’ın, çağdaş müziğin, deneysel ve zengin
melodik açılımlarının büyülü bir buluşması çıkmıştı ortaya. Gelenekten modern
avangarda uzayan geniş bir jazz yelpazesi içinde gezinmiş. Bu birikimin
oluşumunda, 1993’de üyesi olduğu NDR Big Band soundunun da özel katkılarından
söz edilebilir. 1996’daysa ustası Albert Mangelsdorff’un yine üyesi olacaktı.
Lauer artık Avrupa jazz’ının en kıymetli saksofoncularından
biri durumundaydı. Albüm üretimini arttırma, kompozisyon yetisini öne çıkarma
zamanı gelmişti. 1999’dan bu yana ACT Company’nin sanatçısı olan Lauer, o
günden bu yana geçen sekiz yıl içinde kendi adına veya duo yayımlanan altı
albüme ek olarak, bu firmanın sayısız devinin albüm ve projelerinde daha çok
görülür oldu. Lauer’in ACT’den çıkan ilk albümü “Fragile Network” adını
taşıyordu. Kendine özgü, Avrupa kimlikli bir özel jazz vizyonunun içinde
dolaşıyordu artık. Tekilleşmiş bir kompozitör kimliği bu albümle birlikte
belirginleşti. Bu tekilliğin zenginleşmesinde Lauer’in solistliği kadar
aranjörlügü de dikkate değer bir özellikti. Alman eleştirmenlerce yılın en iyi
albümü ödülünü almıştı bu çalışma. Avrupa’nın en iyi saksofoncularından biri
olmasının yanında, stili ve yorumundaki benzersizlikti ön plana çıkan.
Lauer, ACT ailesinin içine girdiği süreçte, yanında çaldığı
müzisyenlerden biri Türkiyeli neyzen Kudsi Ergüner’di. ACT patentli “Ottomania”
adlı bu albümde Osmanlı İmparatorluğunun klasik müziğiyle batı doğaçlamaları ve
jazz ritimleri buluşup, ortaya büyülü bir kaynaşım çıkmıştı. Bu, arayış dolu
Kudsi Ergüner soundunda Lauer’in ciddi katkıları oldu. Joachim Kühn’den
Christopher Dell’e birçok önemli müzisyenin bu firmadan çıkan albümlerinde
Lauer’in benzersiz stil ve doğaçlamacılığının devamlı katkılarına rastlandı.
İlk ACT albümünün çıktığı 1999’da Lauer’in çok önemli bir buluşması özel önem
taşıyacaktı. İkili, özel bir müzikal buluşmanın deneyim ve arayışlarının içine
girmişti. Garip bir duygudaşlıkları vardı. Lauer’in jazz vizyonuna yepyeni
renkler, açılımlar, bulutlar ve parıltılar katabiliyordu Thomas. İkilinin
2001’de ortaya çok ilginç bir proje albümü çıktı. Bilinen Sting şarkılarına
apayrı bir jazz vücudu oluşturuyorlardı. “Shadows In The Rain” adlı albümde yer
alan onbeş parçanın onbiri Sting bestesiydi. Biri Sting ve Prokofieff”in ortak
yapısı, iki tanesi Lauer, biriyse Thomas besteleriydi. Özellikle Thomas, ilk
gençliği ve sonrasında Sting’in grubu the Police tutkunudur. Bu grubun-
üçlünün- gitaristi Andy Summers The Police’nin ardından tamamen jazz’a
kayarken; Sting, 1984’le başlayan solo çalışmaları ve turneler için oluşturduğu
The Blue Turtles grubuna, Amerikan jazz’ının üç dev ismi Branford Marsalis,
Kenny Kirkland ve Omar Hakim’i katmıştı. Yani, Sting şarkılarında da dipten
dibe jazz unsurlara hep rastlandı. Bu esinin de etkisiyle, ikili, iki yıl süren
ortak çalışmalarının ardından “Shadows In The Rain”i kaydettiler. İlginç bir
jazz düzenlemesi yapılırken, bu işi ünlü aranjör ve yazar Colin Towns
üstlenmişti. Şarkılara nefis bir jazz kimliği kazandırılışının yanında,
ikiliye, vokalist Sidsel Enderesen katılacaktı. Bu albümün en çarpıcı yanıysa,
Cikada Yaylılar Dörtlüsü adlı, klasik merkezli nefis bir topluluğun bu
yorumlara kazandırdığı boyut oldu. Jazz ikilisi, klasik yaylılarla, Sting
şarkılarına apayrı bir müzikalite kazandıracaktı. Christof Lauer’in
virtüözitesi kadar doğaçlama sezgisi de tamamen öne çıkıyordu. Sting besteleri
ilk defa bu denli ilginç bir jazz formuna taşınıyordu. Çağdaş jazz’dı çalınan.
Düzenlemeler albümde bir ortak duyuşu simgeliyordu. Bu arada Lauer’in iki
bestesi “Ecilop” ve “Ballad For Sting”, albümün Sting yorumlarının ruhunu
tamamlar nitelikteydi. “No Matter What They Say”se bir Thomas bestesiydi.
“Shadows In The Rain” albümü, Lauer’in müzik vizyonundaki
genişliğin, zenginliğin göstergesi oldu. Çok olumlu tepkiler aldı bu albüm.
İkili, Avrupa ve Asya’da prestij turneleri yaptı. Önemli ödüller aldılar.
İkili, Avrupa merkezli ciddi bir popülerlik kazandı. Lauer ve Thomas
ikilisinin, asıl jazz vizyonunu, kompozisyon yetisini, gerçek bir duo olarak
yani besteden düzenlemeye her şeyini üstlendikleri ikinci ortak albümleri, 2003
Nisan’ında, yine ACT’den yayımlanacaktı. “Pure Joy” adını vermişlerdi bu
albüme. Basit, kompakt ve etkili parçalardan bezeliydi bu albüm. Stilini bir
jazz geleneğine özgürlükçü açılımlar kazandırırlarken; abartıdan, virtüöziteden
yine de mesafeli duruyorlardı. Lauer’in gitgide sofistikeleşen saksofon stili,
solist kimliği bir ayrıcalık olma noktasına gelmişti. Avrupa jazz ortamına,
yüksek bir müzikal profil kazandırmışlardı. İşin hoş yanı, Lauer’in tekil
üslubu tüm hakikiliğiyle su yüzüne çıkmıştı bu albümde. Güzellik ve vahşet bu
sounda iç içe belirmişti. Garip bir düşselliğin yanında, ilginç gerçekçilik
algısı iç içe varoluyordu.
Lauer’in babası Pastördü. Dolayısıyla da, çocukluğu hep
kilise müziğiyle, dini müzik geleneğiyle iç içe varolmuştu. 2003’un sonunda,
şaşırtıcı biri Lauer projesiyle, albümüyle karşı karşıya kaldık. Çocukluğunun
müzikal atmosferine, yaşadıklarına bir geri dönüşü düşlemişti sanatçı.
Kilisenin dini ve kutsal müziğini merkez yapan, arzulayan bir albüm düşlemişti.
Tabii ki tekil enstrümantalist kimliği ve stilinden ödün vermeden. Norveçli
aranjör ve direktör Geir Lysne’ye önermişti projesini. Devrede Norveç
Nefesliler grubu olacaktı. Ayrıca, yine Norveçli iki şarkıcı Sondre Bratland ve
Rebekka Bakken şarkıların vokalistleriydi. Beklenmedik bir çalışmaydı bu.
Klasik kilise şarkıları ve dini müziğe, Geir Lysne bambaşka bir müzikal yapı
kazandırdı. Bir tür folk geleneğine özel bir altyapıyla yeni bir anlatım boyutu
kazandırmıştı aranjör. Lauer’se bir yanıyla çocukluğuna dönüyor, öte yandan
stiline yepyeni bir örgü, anlatım kazandırıyordu. Bu albüme “Heaven” adını
vermişti Lauer. Kendine has bir mistik atmosferle kuşatılmıştı albüm. Toplam
oniki parça seçilmiş. Dini öğelere müzikte özen gösterilirken; Lauer’in
bireysel, biraz soluk ama o denli de içli üslubu ön plana çıkmıştı. Lauer için
pek kolay rastlanmayacak bir projeydi bu. Aynı zamanda, sanatçının mistik
algısına da özel bir öneme sahip olduğunun göstergesiydi “Heaven” albümü.
Lauer, özellikle ACT firması sanatçılarının albüm ve
projelerine katkılar yapmaya devam etti. Birçok jazz yıldızının yanında çalmayı
sürdürdü. Ancak, Lauer’in özel müzik yoluculuğunda Jens Thomas’dan sonra bir
başka piyanistin daha özel katkısı ve müzikal ilişkisi çıkmıştı ortaya. Bu,
Paris’te yaşayan Amerikalı piyanist Eric Watson’dı. Birbirlerini uzun süredir tanıyorlardı.
2003 Nisan’ında Fransa’da birlikte turneye çıktılar. Bir dörtlüydü ortaya
çıkan. Lauer, Watson’un üçlüsüyle birlikte çalıyordu. Basta Mark Dresser,
davulda Ed Thigpen yer alıyordu. Watson, Lauer için birçok kompozisyon
yazmıştı. Modern jazz geleneğinin içinde gezinen, çağdaş Avrupa jazz’ından
esinler taşıyan parçaların bir araya gelişiyle, ortaya “Road Movies” adlı sıkı,
mükemmel bir jazz albümü çıkmıştı. Ayrıca, Eric Watson’ın “Jaded Angels”
albümünün baş konuğu yine Lauer olacaktı. Lauer’in değindiğimiz dörtlüyle çıkan
“Road Movies” 2003’de kaydedilmiş, 2004 Eylül’ünde yayımlanmıştı. Yalnız Avrupa
jazz’ına değil, dünya jazz’ına göndermelerle doluydu kompozisyonlar.
Lauer’in son albümü “Blues In Mind” değindiğimiz son albümün
ardından filizlenmeye başlamıştı. Fransız Godard ve İngiliz Husband’la bir
sürecin ardından yeni üçlüsünü oluşturmuştu. Lauer bir usta konumuyla
sahnelerdeydi ardık. Diğer iki müzisyen de Avrupa jazz’ının kalburüstü
isimleriydi. Çalarak ortak, benzersiz bir duyarga oluşturmuşlar, bu deneyim tam
anlamıyla “Blues In Mind” albümüne sinmişti. Adının çağrıştırdığı gibi bir
blues albümü değildi çalışma. Yer yer esinlerine rastlanıyordu. Enstrümantasyon
anormal güçlü bu albümde. Garip, dinleyeni transe edecek bir havanın da sıkça içine
giriliyor. Lauer’in saksofon çalışındaki yaratıcılık, çarpıcı imge gücü; o
denli de soğuk, içe dönük havası, ortaya garip ruh halleri doğurmakta.
Dolayımlı da olsa, Lauer’in bir John Coltrane müridi oluşunun dolaylı izleriyle
karşılaşılıyor bu albümde. Bu nasıl bir ortak duyuştur ki, üçlü arasındaki
terapik bağı hissetmemek mümkün değil. “The Kite” adlı Lauer bestesi, biraz
bluesy ama aynı zamanda doğa tutkusu ve yalınlığı, arınmışlığı işaretliyor.
Tenor’un doğaçlama cümlelerindeki anlatımcılığını es geçmek olası değil. Nefis
bir beste. Melodik cümlelerin dinleyeni kuşattığı “Pan Fatigué”de Lauer’in
dingin jazz vizyonunu keşfetmek için elverişli bir parça. Evet, Coltrane’e de
biraz şapka çıkarıyor bu bestede. Husband’ın lirik piyanosunun belirdiği, Godard’ın
mükemmel, fenomonik dilini yansıtan “Suave Sospiro” adlı Godard bestesi albümün
en çarpıcı örneklerinden. Kuşatıcı, garip bir ruhaniliğin de izleri sürülüyor.
Bir başka Godard bestesi olan “De Cuir et de Cuivre’de aynı mükemmeliyette.
Büyülü cümlelerin öne çıktığı, sopranonun ağıtımsı havası ortaya garip, çarpıcı
bir atmosferi de getiriyor. Husbanda’ın “Angels Over City Square” bestesi
davulcunun piyanist yetkinliğini tekrar ön plana çıkarıyor. Görece tempolu,
davul ve tuba sololarının dinleyeni şaşırttığı bir örnek bu. Yine Husband’ın
bitiş parçası “One Prayer”da, Coltrane’un ruhundan çokça uzaklaşmış, ilginç bir
mistisizmle baş başa kalınıyor. Lauer bestesi “Blues In Mind”, hüzünlü,
ağıtımsı olduğu kadar, Lauer’in avangard yanını da yansıtıyor. Albümün çarpıcı
yanı, üç müzisyeninin de kendi stillerinden ödün vermeden, yol arkadaşlarını
etkileyebilmeleri. Tutkunun, abartının izini hiç sürmemişler. Dinginlikleri ön
planda. Lauer’in gerçekçilik algısının bestelerde izdüşümleri var. Ama, buna
rağmen garip bir mistifikasyonla da karşılaşılabiliyor. Avangard jazz’a kendi
dilleriyle parçalar boyu saygı ve göndermelerde bulunuyorlar.
Lauer, yaklaşık otuz yıldır, ağırlıklı Avrupa merkezli olsa
da, dünyanın dört bir yanında çalmış bir saksofoncu. Küçük gruplardan, büyük
orkestralara her tür jazz deneyiminin içinde başarıyla yer tutmuş. Virtüöz
olmaktan çok, hakikiliğin, gerçek olanın izini sürmüş hep. Çalışındaki tekil
tavır, onun ayırıcı özelliği. Çağdaş jazz’ın yenilikçi açılımlarına hep ayak
uyduran, bireyselliğinden hiçbir projede ödün vermeyen bir usta. Avrupa
jazz’ının gözbebeklerinden biri. Çarpıcı yanı soğukkanlılığı. Ama,
gerektiğinde, uçlarda gezinmekten de hiç korkmuyor. Müziğinde ve çalışında
saplantıları yok. Özgürlükçü. Jazz’da da, tek bir akıma bağlanamayan, üretime
ve yeniliklere açık bir sanatçı olagelmiştir.
|
|