26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Christof Lauer:

soğuk, modern, yenilikçi...

 

Christof Lauer, Avrupa jazz’ının enteresan saksofoncularından biri. Stiliyle, hiçbir zaman, dokunaklı bir derinliğin izini sürmedi. Onu dinleyenler, hep kendine has bir gerçekçilikle baş başa kaldı. Buna rağmen, sözkonusu stilinin köklerinde post-Coltrane’ci, kendine has bir mistisizmin izleri yakalandı. Kendi tonunu büyülü biçimde renklendirir, zenginleştirirken, onun benzersiz, tekil bir yeteneği olduğunun birçok jazz otoritesi farkına vardı. çalışında tonal anlatımındaki farklılık, apayrı bir duygusal kuşatıcılığı da, beraberinde getirdi. Tenor ve sopranoyu aynı mükemmeliyette çaldı. En duygusal kesitlerinde bile, soğuk olmayan ama mesafeli bir müzisyen niteliği ön plana çıktı. Mükemmel doğaçlamacılığında abartıyla hiç karşılaşılmadı. Çalışındaki “soğuk duygusallığı” hep korudu. Müziğinde tutku hiçbir zaman ön plana çıkmadı. Gerçekliğinin içinde, dibindeki lirizm ise yer yer su yüzüne çıkıverdi. Lauer için yıldız bir müzisyen demek doğru olmaz. Ancak, Avrupa jazz’ının son çeyrek yüzyıldaki yeniden biçimlenişinde, geliştirdiği stiliyle hep ayrıcalıklı bir müzisyen olageldi. Duygusal deneyimini stiline bu denli güzel, hakiki yansıtabilen nadir müzisyenlerden biri kabul edilebilir.

Lauer’i birçok yönü ve özelliğiyle gündeme getirmemizin nedeni, öncülüğünde oluşan üçlüsüyle, 2007’nin Ocak ayında “Blues In Mind” adlı bir albüm çıkarması. Lauer’in bu albümdeki üçlüsünde Avrupa jazz’ının iki enteresan müzisyeni daha yer alıyor. Bunlardan biri, Avrupa jazz’ının fenomen müzisyenlerinden, tuba ve ortaçağ enstrümanı serpent ustası Michel Godard, diğeriyse İngiliz jazz’ının özel, entelektüel davulcu ve piyanisti Gary Husband. Godard, Lauer’le uzun yıllardır çalışıyor. Yani, eski yol arkadaşları. Husband’sa Lauer projelerinin son dönem müzisyenlerinden. Grup, albüm için bir araya gelmedi. Belli bir süredir, trio olarak Avrupa ve dünyada geziniyorlar. İşin çarpıcı yanı, bu üç müzisyenin de birbirlerinden devamlı esinlenmeleri. Her müzisyen iki ayrı enstrüman çalıyor. Üç müzisyenin de kompozitör kimliği albümde belirginleşebiliyor. Lauer’in beş bestesinin yanında, diğer iki müzisyenin de üçer bestesiyle karşılaşılıyor. Ama, nasıl bir duygudaşlık ki, onbir besteyi, birbirine bağlanabilen, ortak duyarganın yanında, özgün stillerinden hiç ödün vermeyen üç ustanın bireyselliği, tekilliği içinde de dinleyebiliyoruz. Lauer’se triounun asli solisti olarak, hem ortak hem de ayırıcı özellikleri tüm çıplaklığıyla yorum tarzına yedirebilmiş.

Son albüm, Lauer’in stilinde ulaştığı özel dil ve estetiğin gerçekten sembolü durumunda. Biz de, biraz gecikmeli de olsa, asıl olarak yazımızda Lauer’in jazz algısını, serüvenini, vizyonunu ayrıntılı biçimde ön plana çıkaracağız. Lauer aslında Avrupa jazz’ının merkezine 1980’li yıllarda yerleşmeye başladı. Albüm çıkarmasıysa 1990 yılına denk geliyor. Biraz gecikmeli bir zaman dilimi denilebilir buna. Çünkü bu Alman müzisyenin doğum yılı 1953’e uzanıyor. Çocukluğunda piyano, ilk gençliğinde ise viyolonsel çalan Lauer, saksofonla 1971’de, henüz onsekiz yaşındayken tanışmış. Çello eğitimine Frankfurt Hoch’s Üniversitesinde başlayan sanatçı, saksofona geçmesiyle birlikte müzik eğitimini Avusturya Graz’daki Müzik Yüksek Okulu’nda sürdürür. Hocası, profesör Dieter Glawischanig’dir. Sanatçı, Avusturya’da birkaç yıl yaşar ve ilk turneye de buradan kendi oluşturduğu grupla  çıkmaya başlar. Öğrenciliğinde Viyana ve Münih’teki grupların da üyesidir.

Lauer’in Frankfurt’a geri dönüşü 1978 yılını bulur. Avusturya’da, oldukça yetenekli bir performans müzisyeni olmuştur. Gelir gelmez, Hessian Radyo Jazz Topluluğunun bir üyesi haline gelir. Bu topluluğunun başında ünlü Albert Mangelsdorff bulunmaktadır. Hemen ardında Heinz Saver, Ralf Hübner, Bob Degen ve Thomas Heideprien’den oluşan “Voices” grubunun üyesidir. Bir yıl sonra, Lauer Almanya’nın en iyi saksofoncularından biri olarak anılmaya başlamıştır. Müzisyenliği kadar, dinamik ve orijinal doğaçlamalarıyla jazz ortamının ilgi odağı durumundadır. 1980’li yıllar boyunca birbirinden önemli jazz grup ve orkestralarının üyesi olmuştur. Gerçek anlamda parıldayışı Joachim Kühn Beşlisi’nin üyesiyken gerçekleşir. Billy Hart’dan Billy Cobham’a, Steve Swallow’dan Eberhard Weber’e, Trilok Gurtu’dan Charlie Mariano’ya sayısız jazz müzisyeninin albüm ve konserlerinde çalar.

Lauer’in parıltılı yanı, stilindeki olgunlaşma, 1980’li yılların ikinci yarısında belirginleşti. 1986’da Güneybatı Alman Radyosu’nun prestijli Jazz Ödülü’ne layık görülmüştü. 1988’de Alman Jazz Festivali’ne dörtlüsüyle katıldı. Piyanist Joachim Kühn ve davulcu Roy Hayness konuklarıydı. Bu arada ünlü Carla Bley Big Band’in Avrupa turnesinde de Lauer çalıyordu. Bley Band’in “Fleur Carnivore” albümünde de çaldı. Yükselen aktivitesiyle 1989’da İsviçre Ulusal Televizyonu için oluşturulan grubun da üyesi olacaktı. Al Foster’dan Buster Williams’a, Geri Allen’dan Robin Eubanks’a birçok yıldızla çaldı bu toplulukta. Ardındansa, Paris’te Jenny- Clark ve Billy Hart’la triosunu oluşturdu. Bu üretim, sanatçıyı ilk stüdyo albümüne doğru taşır. Hatta üçlüsünden önce ilk albüm kayıtlarını yapar. Ekibinde Kühn’ün yanında ünlü davulcu Peter Erskine, basçı Vitous ve Michel Portal çalmaktaydı. 1990’da yayımlanan ilk albümü kendi adıyla çıktı. 1991’in sonunda, Joachim Kühn Jubilee Band’inde Randy Brecker’dan Joe Lovano ve Mangelsdorff’a birçok devle çalacaktı. 1992 başıyla birlikte önemli grup projeleriyle Amerika’da turnelere çıktı. Avrupa’daysa Bobo Stenson, Palle Danielsson ve Anders Kjellberg’le uzun turneler yapacaktı.

Lauer’in kendi adına çıkan  ikinci albümü, 1992’de yoğun bir konser ve üretim temposu ortamında çıktı. Albümün adı “Bluebells”di. Wolfgang Puschnig, Bob Stewart ve Thomas Alkier’den oluşan dörtlüyle çalınmıştı bu albüm. Modern jazz’ın sayısız açılımlarının izleriyle doluydu. Başta değindiğimiz özellikler su yüzüne çıkarken, post- Coltrane’ci jazz algısının derin izleri belirginleşmişti. Rock jazz, farklı fusion açılımlarına da ilgi gösteren bir müzisyendi. Nitekim 1994’de ise Avrupa’nın ünlü United Rock And Jazz Ensemble’inin üyesi olmuştu. Kenny Wheeler da bu topluluğun aktif üyesiydi. Kendi adına oluşturduğu projelerdeyse Wolfgang Puschnig, Michel Godard ve Thomas Alkier’le çalmaktaydı. O zamandan bu son albüme dek Michel Godard, Lauer’in en önemli yol arkadaşıdır. Bu süreçte bir de triosu vardı. Daniel Humair ve Anthony Cox’la. Sanatçının kendi adına çıkan üçüncü albümü, 1996’da “Evidence” adıyla yayımlandı. Anthony Cox ve Daniel Humair’le kaydedilmişti bu albüm. Çağdaş jazz’ın, çağdaş müziğin, deneysel ve zengin melodik açılımlarının büyülü bir buluşması çıkmıştı ortaya. Gelenekten modern avangarda uzayan geniş bir jazz yelpazesi içinde gezinmiş. Bu birikimin oluşumunda, 1993’de üyesi olduğu NDR Big Band soundunun da özel katkılarından söz edilebilir. 1996’daysa ustası Albert Mangelsdorff’un yine üyesi olacaktı.

Lauer artık Avrupa jazz’ının en kıymetli saksofoncularından biri durumundaydı. Albüm üretimini arttırma, kompozisyon yetisini öne çıkarma zamanı gelmişti. 1999’dan bu yana ACT Company’nin sanatçısı olan Lauer, o günden bu yana geçen sekiz yıl içinde kendi adına veya duo yayımlanan altı albüme ek olarak, bu firmanın sayısız devinin albüm ve projelerinde daha çok görülür oldu. Lauer’in ACT’den çıkan ilk albümü “Fragile Network” adını taşıyordu. Kendine özgü, Avrupa kimlikli bir özel jazz vizyonunun içinde dolaşıyordu artık. Tekilleşmiş bir kompozitör kimliği bu albümle birlikte belirginleşti. Bu tekilliğin zenginleşmesinde Lauer’in solistliği kadar aranjörlügü de dikkate değer bir özellikti. Alman eleştirmenlerce yılın en iyi albümü ödülünü almıştı bu çalışma. Avrupa’nın en iyi saksofoncularından biri olmasının yanında, stili ve yorumundaki benzersizlikti ön plana çıkan.

Lauer, ACT ailesinin içine girdiği süreçte, yanında çaldığı müzisyenlerden biri Türkiyeli neyzen Kudsi Ergüner’di. ACT patentli “Ottomania” adlı bu albümde Osmanlı İmparatorluğunun klasik müziğiyle batı doğaçlamaları ve jazz ritimleri buluşup, ortaya büyülü bir kaynaşım çıkmıştı. Bu, arayış dolu Kudsi Ergüner soundunda Lauer’in ciddi katkıları oldu. Joachim Kühn’den Christopher Dell’e birçok önemli müzisyenin bu firmadan çıkan albümlerinde Lauer’in benzersiz stil ve doğaçlamacılığının devamlı katkılarına rastlandı. İlk ACT albümünün çıktığı 1999’da Lauer’in çok önemli bir buluşması özel önem taşıyacaktı. İkili, özel bir müzikal buluşmanın deneyim ve arayışlarının içine girmişti. Garip bir duygudaşlıkları vardı. Lauer’in jazz vizyonuna yepyeni renkler, açılımlar, bulutlar ve parıltılar katabiliyordu Thomas. İkilinin 2001’de ortaya çok ilginç bir proje albümü çıktı. Bilinen Sting şarkılarına apayrı bir jazz vücudu oluşturuyorlardı. “Shadows In The Rain” adlı albümde yer alan onbeş parçanın onbiri Sting bestesiydi. Biri Sting ve Prokofieff”in ortak yapısı, iki tanesi Lauer, biriyse Thomas besteleriydi. Özellikle Thomas, ilk gençliği ve sonrasında Sting’in grubu the Police tutkunudur. Bu grubun- üçlünün- gitaristi Andy Summers The Police’nin ardından tamamen jazz’a kayarken; Sting, 1984’le başlayan solo çalışmaları ve turneler için oluşturduğu The Blue Turtles grubuna, Amerikan jazz’ının üç dev ismi Branford Marsalis, Kenny Kirkland ve Omar Hakim’i katmıştı. Yani, Sting şarkılarında da dipten dibe jazz unsurlara hep rastlandı. Bu esinin de etkisiyle, ikili, iki yıl süren ortak çalışmalarının ardından “Shadows In The Rain”i kaydettiler. İlginç bir jazz düzenlemesi yapılırken, bu işi ünlü aranjör ve yazar Colin Towns üstlenmişti. Şarkılara nefis bir jazz kimliği kazandırılışının yanında, ikiliye, vokalist Sidsel Enderesen katılacaktı. Bu albümün en çarpıcı yanıysa, Cikada Yaylılar Dörtlüsü adlı, klasik merkezli nefis bir topluluğun bu yorumlara kazandırdığı boyut oldu. Jazz ikilisi, klasik yaylılarla, Sting şarkılarına apayrı bir müzikalite kazandıracaktı. Christof Lauer’in virtüözitesi kadar doğaçlama sezgisi de tamamen öne çıkıyordu. Sting besteleri ilk defa bu denli ilginç bir jazz formuna taşınıyordu. Çağdaş jazz’dı çalınan. Düzenlemeler albümde bir ortak duyuşu simgeliyordu. Bu arada Lauer’in iki bestesi “Ecilop” ve “Ballad For Sting”, albümün Sting yorumlarının ruhunu tamamlar nitelikteydi. “No Matter What They Say”se bir Thomas bestesiydi.

“Shadows In The Rain” albümü, Lauer’in müzik vizyonundaki genişliğin, zenginliğin göstergesi oldu. Çok olumlu tepkiler aldı bu albüm. İkili, Avrupa ve Asya’da prestij turneleri yaptı. Önemli ödüller aldılar. İkili, Avrupa merkezli ciddi bir popülerlik kazandı. Lauer ve Thomas ikilisinin, asıl jazz vizyonunu, kompozisyon yetisini, gerçek bir duo olarak yani besteden düzenlemeye her şeyini üstlendikleri ikinci ortak albümleri, 2003 Nisan’ında, yine ACT’den yayımlanacaktı. “Pure Joy” adını vermişlerdi bu albüme. Basit, kompakt ve etkili parçalardan bezeliydi bu albüm. Stilini bir jazz geleneğine özgürlükçü açılımlar kazandırırlarken; abartıdan, virtüöziteden yine de mesafeli duruyorlardı. Lauer’in gitgide sofistikeleşen saksofon stili, solist kimliği bir ayrıcalık olma noktasına gelmişti. Avrupa jazz ortamına, yüksek bir müzikal profil kazandırmışlardı. İşin hoş yanı, Lauer’in tekil üslubu tüm hakikiliğiyle su yüzüne çıkmıştı bu albümde. Güzellik ve vahşet bu sounda iç içe belirmişti. Garip bir düşselliğin yanında, ilginç gerçekçilik algısı iç içe varoluyordu.

Lauer’in babası Pastördü. Dolayısıyla da, çocukluğu hep kilise müziğiyle, dini müzik geleneğiyle iç içe varolmuştu. 2003’un sonunda, şaşırtıcı biri Lauer projesiyle, albümüyle karşı karşıya kaldık. Çocukluğunun müzikal atmosferine, yaşadıklarına bir geri dönüşü düşlemişti sanatçı. Kilisenin dini ve kutsal müziğini merkez yapan, arzulayan bir albüm düşlemişti. Tabii ki tekil enstrümantalist kimliği ve stilinden ödün vermeden. Norveçli aranjör ve direktör Geir Lysne’ye önermişti projesini. Devrede Norveç Nefesliler grubu olacaktı. Ayrıca, yine Norveçli iki şarkıcı Sondre Bratland ve Rebekka Bakken şarkıların vokalistleriydi. Beklenmedik bir çalışmaydı bu. Klasik kilise şarkıları ve dini müziğe, Geir Lysne bambaşka bir müzikal yapı kazandırdı. Bir tür folk geleneğine özel bir altyapıyla yeni bir anlatım boyutu kazandırmıştı aranjör. Lauer’se bir yanıyla çocukluğuna dönüyor, öte yandan stiline yepyeni bir örgü, anlatım kazandırıyordu. Bu albüme “Heaven” adını vermişti Lauer. Kendine has bir mistik atmosferle kuşatılmıştı albüm. Toplam oniki parça seçilmiş. Dini öğelere müzikte özen gösterilirken; Lauer’in bireysel, biraz soluk ama o denli de içli üslubu ön plana çıkmıştı. Lauer için pek kolay rastlanmayacak bir projeydi bu. Aynı zamanda, sanatçının mistik algısına da özel bir öneme sahip olduğunun göstergesiydi “Heaven” albümü.

Lauer, özellikle ACT firması sanatçılarının albüm ve projelerine katkılar yapmaya devam etti. Birçok jazz yıldızının yanında çalmayı sürdürdü. Ancak, Lauer’in özel müzik yoluculuğunda Jens Thomas’dan sonra bir başka piyanistin daha özel katkısı ve müzikal ilişkisi çıkmıştı ortaya. Bu, Paris’te yaşayan Amerikalı piyanist Eric Watson’dı. Birbirlerini uzun süredir tanıyorlardı. 2003 Nisan’ında Fransa’da birlikte turneye çıktılar. Bir dörtlüydü ortaya çıkan. Lauer, Watson’un üçlüsüyle birlikte çalıyordu. Basta Mark Dresser, davulda Ed Thigpen yer alıyordu. Watson, Lauer için birçok kompozisyon yazmıştı. Modern jazz geleneğinin içinde gezinen, çağdaş Avrupa jazz’ından esinler taşıyan parçaların bir araya gelişiyle, ortaya “Road Movies” adlı sıkı, mükemmel bir jazz albümü çıkmıştı. Ayrıca, Eric Watson’ın “Jaded Angels” albümünün baş konuğu yine Lauer olacaktı. Lauer’in değindiğimiz dörtlüyle çıkan “Road Movies” 2003’de kaydedilmiş, 2004 Eylül’ünde yayımlanmıştı. Yalnız Avrupa jazz’ına değil, dünya jazz’ına göndermelerle doluydu kompozisyonlar.

Lauer’in son albümü “Blues In Mind” değindiğimiz son albümün ardından filizlenmeye başlamıştı. Fransız Godard ve İngiliz Husband’la bir sürecin ardından yeni üçlüsünü oluşturmuştu. Lauer bir usta konumuyla sahnelerdeydi ardık. Diğer iki müzisyen de Avrupa jazz’ının kalburüstü isimleriydi. Çalarak ortak, benzersiz bir duyarga oluşturmuşlar, bu deneyim tam anlamıyla “Blues In Mind” albümüne sinmişti. Adının çağrıştırdığı gibi bir blues albümü değildi çalışma. Yer yer esinlerine rastlanıyordu. Enstrümantasyon anormal güçlü bu albümde. Garip, dinleyeni transe edecek bir havanın da sıkça içine giriliyor. Lauer’in saksofon çalışındaki yaratıcılık, çarpıcı imge gücü; o denli de soğuk, içe dönük havası, ortaya garip ruh halleri doğurmakta. Dolayımlı da olsa, Lauer’in bir John Coltrane müridi oluşunun dolaylı izleriyle karşılaşılıyor bu albümde. Bu nasıl bir ortak duyuştur ki, üçlü arasındaki terapik bağı hissetmemek mümkün değil. “The Kite” adlı Lauer bestesi, biraz bluesy ama aynı zamanda doğa tutkusu ve yalınlığı, arınmışlığı işaretliyor. Tenor’un doğaçlama cümlelerindeki anlatımcılığını es geçmek olası değil. Nefis bir beste. Melodik cümlelerin dinleyeni kuşattığı “Pan Fatigué”de Lauer’in dingin jazz vizyonunu keşfetmek için elverişli bir parça. Evet, Coltrane’e de biraz şapka çıkarıyor bu bestede. Husband’ın lirik piyanosunun belirdiği, Godard’ın mükemmel, fenomonik dilini yansıtan “Suave Sospiro” adlı Godard bestesi albümün en çarpıcı örneklerinden. Kuşatıcı, garip bir ruhaniliğin de izleri sürülüyor. Bir başka Godard bestesi olan “De Cuir et de Cuivre’de aynı mükemmeliyette. Büyülü cümlelerin öne çıktığı, sopranonun ağıtımsı havası ortaya garip, çarpıcı bir atmosferi de getiriyor. Husbanda’ın “Angels Over City Square” bestesi davulcunun piyanist yetkinliğini tekrar ön plana çıkarıyor. Görece tempolu, davul ve tuba sololarının dinleyeni şaşırttığı bir örnek bu. Yine Husband’ın bitiş parçası “One Prayer”da, Coltrane’un ruhundan çokça uzaklaşmış, ilginç bir mistisizmle baş başa kalınıyor. Lauer bestesi “Blues In Mind”, hüzünlü, ağıtımsı olduğu kadar, Lauer’in avangard yanını da yansıtıyor. Albümün çarpıcı yanı, üç müzisyeninin de kendi stillerinden ödün vermeden, yol arkadaşlarını etkileyebilmeleri. Tutkunun, abartının izini hiç sürmemişler. Dinginlikleri ön planda. Lauer’in gerçekçilik algısının bestelerde izdüşümleri var. Ama, buna rağmen garip bir mistifikasyonla da karşılaşılabiliyor. Avangard jazz’a kendi dilleriyle parçalar boyu saygı ve göndermelerde bulunuyorlar.

Lauer, yaklaşık otuz yıldır, ağırlıklı Avrupa merkezli olsa da, dünyanın dört bir yanında çalmış bir saksofoncu. Küçük gruplardan, büyük orkestralara her tür jazz deneyiminin içinde başarıyla yer tutmuş. Virtüöz olmaktan çok, hakikiliğin, gerçek olanın izini sürmüş hep. Çalışındaki tekil tavır, onun ayırıcı özelliği. Çağdaş jazz’ın yenilikçi açılımlarına hep ayak uyduran, bireyselliğinden hiçbir projede ödün vermeyen bir usta. Avrupa jazz’ının gözbebeklerinden biri.  Çarpıcı yanı soğukkanlılığı. Ama, gerektiğinde, uçlarda gezinmekten de hiç korkmuyor. Müziğinde ve çalışında saplantıları yok. Özgürlükçü. Jazz’da da, tek bir akıma bağlanamayan, üretime ve yeniliklere açık bir sanatçı olagelmiştir.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


70912 - unknown - 38.107.179.237