Scott Henderson
Müzisyenlerin müzisyeni konuşuyor;

Konseri konser yapan seyircisidir derler. İstanbul’un göz
aşinalığı taşıdığımız tüm gitar hocaları ve öğrencileri, meraklı genç
müzisyenleri, ileri derecede müzik dinleyicileri doldurmuş bu akşam CRR’in
kadife kaplı yumuşak koltuklarını.
Her bir koltuk sahibi, birazdan iki arkadaşıyla birlikte
sahneye gelecek olan fusion gitarcısı Scott Henderson’ın, kafayı müzisyenlik
mesleğinin uç noktalarındaki teknik meselelere takmış bir herif olduğunun
kefili.
Sessizce sahneye gelişleriyle birlikte bir alkış tufanı
kopuyor. Kasap sinekliği gibi sarkan saçlarının arkasına saklanan zayıf,
aortları çökmüş yüzüyle salondakileri seçmeye çalışıyor. 53 yaşındaki deneyimli
müzisyen.
Ellerini gözlerine siper ederek bakıyor üçü birden. Işıkçıya
seslenerek salondaki karartmayı kaldırtıyor Henderson. Gülüşünden, selam
verişinden, el sallamasından da aynı samimiyet okunuyor.
Aydınlanan salonu büyük bir keyifle kısacık seyreledikten
sonra “böyle kalsın” diyor. Karanlık korkusu mu var Henderson’da acaba? Yoksa o
yüzden parlak bir sounda sahip müziği. O yüzden mi cayır cayır bir elektrikle
aydınlanıyor kırmızı Fender’i.
Üç Kişilik Tabur
Henderson’ın Tribal Tech yıllarında fusion tozu attıktan
sonra blues köklerine döndüğü bu projesi, üç kişiden oluşuyor. Evet! sadece üç
kişi, ama bir tabur kadar gürültü yapıyor. Zincirlerinden boşanmış üç ses
anarşisti, CRR gibi “huşu dolu” seslerin mekânını kulak bombardımanına
tutuyor.
Amerikan yol filmlerinden fırlamış sabıkalı basçı John Humphrey,
koca Fender Jazz Bass’ın sapını bir oklava gibi çeviriyor iri ve kemikli
ellerinde. Sürekli başparmağı ile telleri dövdüğü kendine has tekniğini
konuştururken enstrümanına bakmıyor bile.
Alan Hertz bitmeyen enerjisiyle, ezber bozan hareketler sergiliyor,
alışılmışın dışında sesler çıkararak rock davuluna kişisel espriler katıyor.
Kırpık kumaşlardan yapılmış patchwork tekniğini andıran
sololarıyla Henderson, uzun cümlelerini küçük hecelerden oluşturuyor. Boş
tellerin kapalı pozisyonların arasına sıkıştırılmasıyla elde ettiği bir arp
havalı ses örgüsünde; Şikago ve Teksaslı gitarcıların kullandığı tekniği,
Charlie Parker cümleleri ile birleştiriyor. Seri biçimde gerçekleştirdiği ton
değişikliklerinin arasına melodik cümleler sıkıştırıyor. Telleri iterek ve
eğerek duygusal etkiyi şiddetlendiriyor.
Kendine ait bestelerin aralarında repertuarına aldığı
Miles’ın “All Blues”u, Wayne Shorter’ın “Mysterious Traveller”ı ya da Billy
Straxhorn’un “Chelse Bridge”i, bambaşka hüviyetlerle çalındığında da, azami güç
isteyen bu müzik kıvamından içilemeyen yayık ayranı gibi düğümleniyor insanın
boğazına.
TIR dolusu enerji
“Nairobe Express”de müzisyenler teker teker gövde
gösterisinde bulunuyor. Humprey’nin slap bas dayağının ardından Hertz,
dinleyeni sekte-i kalbe uğratan uzunluktaki davul solosunda çapraz ritimleri
ucuca ilmikliyor. Bu konserde keşke solo pasajlara daha fazla yer verilseymiş.
Bu sahnede TIR dolusu enerji yüklü. Henderson tam bir konser
zebanisi. İçine Jimi Hendrix, Jimmy Page, Jeff Beck ruhunun konserve edildiği
modernist bir tavır sergiliyor; sertliklerle dolu bir hassasiyet taşıyor.
Uyumlu kargaşalar tasarlıyor.
Kanlı canlı bir konser bu; herkes müziğe dokunabilir.
Henderson dinleyiciye dünya çapında bir füzyon ikram ediyor. Öfkesi burnunda gitarlarla,
derin ifadeler yayıyor.
Biste Woodstock sahnesinde yeniden vücuda getirilmiş Ten
Years After’ın Alvin Lee’si kadar ruh dolu bir rock’n roll çalıyor Henderson.
Seyircisi tarafından ateşlenmiş olduğu gerçeği bir yana,
salondaki insan suretlerine bakacak olursak bu geceden asıl çıkarılacak sonuç,
Scott Henderson’ın müzisyenlerin müzisyeni olduğudur.