Süheyl Denizci
Seslerle uğraşan sessiz adamın ardından,

Süheyl Denizci ne yazık ki aramızdan ayrıldı.
Şair Orhan Veli ölümsüz bir mısrasında şöyle der: Ölüm
Allahın emri, ayrılık olmasa. Uzun yıllar boyunca Türk müzik dünyasının en
önemli isimlerinden bir tanesi olan Süheyl ağabey ile Türk jazz tarihi üzerine
bir söyleşi yapmak istedim. Ne yazık ki onun sağlığında bu arzum gerçekleşmedi.
O da tıpkı İsmet Sıral gibi Türk jazz tarihinin çok iyi bilinen bir sırrı idi.
Onun aramızdan ayrılışından sonra arkadaşlarının ve sevenlerinin bir kısmı ile
görüşerek bu sırrın peşine düştüm. Aşağıda okuyacağınız satırlar 75 yıllık bir
yaşamın ardında bıraktığı izlerin yakın çevresindeki yansımalarıdır:
Fehmi Özbilek (tp)
Ben 1982’deki kuruluşundan beri bu orkestrada trompet
çalıyorum. O emekli olduktan sonra da ilişkimiz devam etti. Hastalığının ileri
bir safhada olduğunu bilmiyorduk. Hafif bir yürüme zorluğu vardı, bu yüzden
Haydarpaşa Gata hastanenin nöroloji bölümüne gitmiştik. Ne yazık ki elimizden
gelebilen her şeyi yaptığımız halde onu hastaneden sağ olarak çıkartamadık ve
kaybettik. GATA’nın nöroloji bölümünde çok kıymetli bir doktor olan Doçent
Doktor Mehmet Saraçoğlu onunla çok yakından ilgilendi. Erken teşhis olabilse
idi belki daha fazla bir şeyler yapılabilirdi.
Ben İstanbul Belediyesi Konservatuar Şehir Armonisi
Orkestrasında trompet çalarken onu tanımıştım. Trompette çıkarttığım mat
seslerimi beğendiği için beni üçüncü trompet partisyonunu çalmam için bu
orkestraya sözleşmeli olarak almıştı. Daha sonra iki orkestranın provaları
çakışınca bir tercih yapmam gerekiyordu, idealimi tercih ettim ve TRT Caz
Orkestrasına girdim. Halen de sözleşmeli olarak orkestraya yardım ediyorum.
Hepimiz ona baba derdik, o da gerçekten bir baba gibiydi,
onun ağzından çıkan her şeyi ikinci defa söyletmeden yerine getirmeye çalıştık.
Onu orkestranın önünde şef olarak görünce kendimize olan güvenimiz gelirdi. Çok
sevilen bir insandı. Avrupa’da da önemli çalışmalar yapmıştı, tüm jazz
parçalarını bilirdi, bize bildiği her şeyi ve tecrübelerini aktardı. Bir büyük
orkestrada nasıl çalınacağını ondan öğrendik, bu işin bir mektebi yok ki.
Konservatuarı her bitiren bizimle çalamaz.
TRT bu orkestraya pop gibi başka müzikler de çaldırmak istedi
ama o şef olduğu müddetçe buna izin vermedi. Böyle bir orkestradan kopmak tabi
ki kolay değildir, o da emekli olduktan sonra bizden kopmadı ve buluşmaya devam
ettik. Onun yerini doldurmak mümkün değil.
Erol Duygulu (ts)
Ben de 1982’de bu orkestranın kuruluşundan beri tenor
saksofon çalıyorum. Süheyl ağabey beni Almanya’da çaldığım bir sırada
çağırdığında katıldım. Ben orada iken bazı ticari müzikler de çalardım ama bu
orkestraya girince işler değişti. O bize çok geniş olan koleksiyonunu dinletti,
onun sayesinde jazz müziğini içimize sindirdik.
Jazz doğaçlama ile derin ilişkili bir müziktir, diğer müzik
türlerine hiç benzemez. Biz bu işin ilmini Süheyl ağabeyden öğrendik. O bize
jazz’ın armonisini, eskisini yenisini hep birlikte öğretti. Çok iyi vibrafon
çalardı, ben onun saksofon tarzını kaptım. Hepimizin babası gibiydi ve
insanları ezmeden yönetirdi. Onun sayesinde geliştik ve bugün dünyanın herhangi
bir orkestrasında çalabilecek hale geldik.
Çok seviyeli ve doğal bir insandı. Müzik dışında avcılık yönü
de vardı ama hayatının asıl tutkusu her zaman müzik oldu.
Atakan Ünüvar (ts)
Çok eski yıllardan beri ona hayrandım. 1966–67 yıllarında
Hilton’da ben orkestram ile çalarken onunla tanışmıştık. Süheyl ağabey saksofon
konusunda o yıllarda bizden çok daha ilerideydi ve kendisini hayranlıkla
izlerdik. Bizler saksofonu yeni yeni öğreniyorduk ve etrafımızda ondan ve İsmet
Sıral’dan başka bu enstrümanı öğrenebileceğimiz kimse yoktu. Flüt de çalardı,
birçok teknik şeyi o bize gösterdi. Müthiş bir jazz kafası vardı, hepimiz için
bir ekol oldu. O yılların Türkiye’si yokluk yılları idi ve Süheyl ağabey gerçek
bir nimetti. Ben bir müddet piyasa kötü olduğu için Avrupa’ya gittim ve 4–5 yıl
çalışarak geri döndüm. TRT Caz Orkestrası 1982 yılında kuruldu ama biz daha
önce basçı Cengiz’in evinde provalara başlamış ve orkestranın temelini
atmıştık. 1982 yılına kadar hep toplama orkestralar vardı ve böyle bir orkestra
kurulması müthiş bir şeydi. Bu orkestra Türk müzik hayatı için büyük bir
hizmettir, ana TRT bu orkestranın kıymetini biliyor mu diye sorulsa o ayrı bir
mesele.
Süheyl ağabey John Coltrane, Ben Webster, Sonny Rollins ve
Coleman Hawkins'i severdi. Bunların hepsi güzeldirler ama lezzetleri farklıdır.
O tüm güzel lezzetlerden anlayan bir insandı. Onun tedavisinde çok emeği geçen
Doçent Doktor Mehmet Saraçoğlu’na çok teşekkür ederim.
Neşet Ruacan (g, cond.)
Türkiye’de batı müziği denilince ilk akla gelen isimlerden
birisi Süheyl ağabeydir. Tenor saksofon ve vibrafonda dünya çapında bir virtüöz
idi. Flüt de çalardı ama vibrafon konusunda Türkiye’deki öncü kişi oldu. Ne yazık
ki dünya onu tanımadı. Eskiden Berklee’ye eğitim almaya gitmek için eline bir
fırsat da geçmiş ama çocuğu doğunca bundan vazgeçmiş. Bu olay onun için bir
dönüm noktası olmuş.
Süheyl ağabey ve bir avuç iyi müzisyen 1950’li ve 60’lı
yıllarda Türkiye’de çok iyi bir dinleyici kitlesini kendi müzikleriyle
eğittiler ve oluşturdular. Daha sonra da o müziksever kitle tarafından sadık
dinleyiciler olarak takip edildiler. Batı dünyasının müziğini insanlarla
paylaştılar. Bu açıdan Süheyl ağabey ve artık yaşamayan kendi çağdaşı
müzisyenler gözleri arkada kalamadan gittiler diyebiliriz. Bunlar herkesin
bildiği şeyler ama Süheyl ağabeyin bir de az bilinen bir yönü var. O hayatının
en son dakikasına kadar amatör bir müzik ruhu ile yaşadı. Her zaman müzikteki
yenilikleri ve yeni müzisyenleri heyecanla araştırır, takip eder ve öğrenirdi.
Bu bence onun çok önemli bir yönü idi.
Çok açık bir insandı. Hiç birimizi kırmadan bu orkestrayı
aldı ve bugünkü seviyesine getirdi. Düşünün ki Türkiye gibi o zamanlar oldukça
kapalı olan bir ülkede başka medeniyetlerin ve kültürün ürünü olan bir müziği
onların seviyesinde yapabilen bir orkestra meydana getiriyorsunuz ve bunu tek
bir kimseyi bile kırmadan gerçekleştiriyorsunuz.
O sözünü dinletmesini çok iyi bilen bir insandı, ne zaman şaka
yapılacak ne zaman ciddi olunacak iyi ayırırdı. Bize her zaman çok sıkı prova
yaptırırdı. Orkestranın onun şeflik yapmış olduğu eski kayıtlarını dinlerseniz
bugün hala onun seviyesine ulaşamadığımızı görürüz.
Çok mükemmeliyetçi idi, hiç bir detayı atlamazdı. Provaları
sık sık durdururdu.
Ben ondan sonra şef olunca farklı bir yaklaşım benimsedim.
Benim için ifade çıkmışsa eser çalınmış demektir. Onun kadar detayların üstünde
durmam.
1997’de o emekli olunca şefliği ben devir aldım. Doğrusu çok
hevesli değildim, çünkü çok ağır bir iş, ama o uygun görünce kabul ettim. Benim
yöntemim ondan değişik ama bu değişikliğe olanak veren şey onun kurmuş olduğu
orkestra oldu. Süheyl ağabey bu orkestrayı kurarak denize müthiş bir sürat
teknesi indirmiş oldu, ben ise o teknenin ardında su kayağı yaptım. O tekneyi
denize indirmek önemli idi. Eğer o indirmemiş olsa idi ve bu işi ben başlatsa
idim tekneyi denize indiremezdim. Zaten ondan başka kimse de indiremezdi. Belki
de bu yüzden o görev Süheyl ağabeye verildi. Bu Türk müzik tarihinin bilinen
bir gerçeğidir.
1997’den sonra bizimle birlikte çok çalmadı hâlbuki
çalabilecek durumdaydı, kendisine yalvardık da. Ama o mükemmeliyetçi idi, eğer
enstrüman çalmaya ara vermişse tekrar çalamadan önce hazırlanmak isterdi. Bazen
yurt dışında jazz kulüplerine gittiğimizde sahneye çıkar ve çalardı. Çaldığında
da ortalığı yıkar geçirirdi. Ama şefliği sırasında da icraatlarını azaltmıştı
ve bana göre bu doğru değildi.
Ondan öğrendiğimiz şeyler anlatmakla bitmez. Bir gece
Avrupa’da turnedeydik, gece saat 1,5’da otele geldik, sonra oturduk sabah saat
6’ya kadar bana bandeonunu anlattı, çalamazdı ama çalanlara çok gıpta eder ve
öğrenmeye çalışırdı. Çok enstrüman meraklısı idi. Çello, trompet ve davul da
çalardı. Kontrbas da çalardı, hatta bir ara orkestranın kontrbasçısı eksikken
onu da çalmış.
Süheyl ağabey 1932 doğumlu idi, müziğe 8 yaşında piyano ile
başlamış. 1957’de kendi adına kurduğu topluluğu 20 yıl yönettiğini biliyorum.
Değişik vesileler ile Almanya, Fransa, Hollanda ve Danimarka’da çalışmış.
Fransız piyanist ve Orkestra Şefi Janko Niloviç’ten enstrümantasyon ve
orkestrasyon eğitimi almış.
Ondan şefliği alırken hiç korkmadım çünkü o bizi bırakıp
gitmedi ve her an birlikte oldu.
Orkestra arkadaşlarım onun tek başına yürüttüğü bazı idari
işlerde bana çok yardımcı oldular.
Sevdiği ve beğendiği müzisyenler her zaman çok yönlü
olanlardı. Hepsi de hem klasik hem de jazz müziğinden feyiz almış insanlardı.
Adam New Orleans’dan gelmiştir, iyi jazz çalar ama gam yapmasını bilmiyorsa
Süheyl ağabeye bir şey ifade etmezdi. Onun için müzisyen demek Pagannini
etüdünü de Chopin ve Liszt’i de, Macar Rapsodisini de jazz’ı da aynı şekilde
çalabilmeli idi. Onun dönemindeki tüm müzisyenlerin bu tip bir dünya
standardında temel müzik ve enstrüman eğitimine çok önem verdiğini
görebilirsiniz. Alaylı olmak onun kitabında yoktu. Hâlbuki kendisi
konservatuarlı değildi ama kendisini çok iyi yetiştirmişti. Tek başına
yetenekli olmaya da önem vermezdi.
Beğendiği müzisyenler olan Oscar Peterson, Bill Evans, Woody
Herman ve Benny Goodman da bu tip yetişmiş insanlardı.
Bence onun ölümü ile bir devir kapanmış oldu. Ben rahmetli
Erol Pekcan ağabeyin ardından da bunu söylemiştim. O da Süheyl ağabey gibi
jazz’ın jazz olduğu 1950’li ve 60’lı yılların şövalyeleri idiler. Kendilerini
sadece jazz ile özdeşleştirmişlerdi. Şimdi öyle insanlar kalmadı. Her ikisini
de çok arayacağız.
Meriç Demirkol (as)
Ben TRT Caz Orkestrasına 5 yıl önce girdim, klasik müzikten
geldiğim için Süheyl ağabey benimle özel olarak ilgilendi ve destek oldu. Ben
geldiğimde o artık şef değildi ama varlığı her zaman bu binada hissedilirdi. Bu
yüzden de hepimiz her zaman daha disiplinli ve dikkatli olurduk. Son anına
kadar bizlerden manevi desteğini esirgemedi. O Türkiye’de jazz müziğinin
gelişimini ve değişimini bu orkestrayı kurarak başlattı. Böyle bir şeyi
başarabilecek başka bir şövalye gelebileceğine inanmıyorum. Şu an var olan
orkestra çeşitli sebeplerden dolayı mevcut heyecanını koruyamıyor.
Ben hiç bir zaman onunla aramızda bir nesil farkı
hissetmedim. Ondan öğrendiğim en önemli şey müzikte gelişebilmek için disiplin
ve çalışmanın ne kadar önemli olduğu oldu. Böyle bir disipline sahip çok az
insan var çevremizde.
Kim bilir belki de bende kendi gençliğini gördü ve bu yüzden
özel bir ilgi ile destekledi.
Barış Özer (bs)
Ben konservatuarın Korno bölümünden mezun oldum, Ergüven
Başaran ağabey emekli olunca 2003 yılında orkestraya girdim. Süheyl ağabeyin
yönettiği devire yetişemedim. Ama Klasik müzikçi olduğum için Süheyl ağabey ile
birlikte bu müzik hakkında çok sık sohbet ederdik. Klasik müziğe çok derin bir
eğilimi vardı ve Brhams’ı ve Şostokoviç’i çok severdi. Bizde çoğu zaman
klasikçiler klasik, jazz’cılar jazz sever ve dinler. Ama Süheyl ağabey farklı
idi, o komple bir müzisyendi. Çok derin ve ilginç bir müzik alt yapısı vardı.
Dünyanın her yerindeki önemli bariton saksofoncuları tanırdı. Neşet ağabey gibi
değildi, sert bir insandı ama o sertlik provalarda kalır sonra dışarıda devam
etmezdi. Onun dışında her zaman baba gibiydi, dede değildi.

Hakan Çimenot (tb)
Süheyl ağabey babamın arkadaşıdır, çocukluğumdan beri beni
tanır. Bir konserde beni sahneye çıkartıp çaldırdığında kolum 7. pozisyonu
çalmaya yetmiyordu. Beni orkestramızın en yaşlı elemanı diye dinleyicilere
tanıttı, bu benim hayatımda bir dönüm noktası oldu ve jazz big band virüsünü
kapmış oldum.
Hepimiz ondan bir şeyler öğrendik, o bizim kahramanımız idi.
Onu hem sever hem de korkardık ama bu korku müzikal anlamda kısıtlayıcı bir
korku değildi. İnsana karşı duruşu öyle idi. Disiplinli olmayı ondan öğrendik.
Jazz müziğinin ne olduğunu da ondan öğrendik. Ben konservatuardan mezun
olduktan hemen sonra bu orkestraya girdim, geldiğimde çok az bilgim vardı. Bir
ara yurt dışına Berklee’ye falan gitmeyi düşünüyordum ona danıştım. Ne gerek
var, Neşet burada, İmer burada, Kamil burada. Her şey ayağının dibinde uzağa
gitmene lüzum yok dedi.
Ben orkestraya 1992’de gelmeye başladım, 17 yaşımda iken
memur olarak orkestrada çalmaya başlamıştım.
Bir big band jazz’ın senfoni orkestrası demektir. Böyle bir
orkestrayı kurmak ve yönetmek çok önemli bir devrimdir. Süheyl ağabeyin müthiş
bir hayal gücü vardı, bir devlet kurumunda böyle bir şey gerçekleştirmek çok
önemli bir olay.
Konservatuarda jazz öğretilmiyor, bu yüzden bizim orkestra
bir anlamda jazz’ın konservatuarı olarak da kabul edilebilir.
Filim gibi bir adamdı, her zaman hareketli idi, bir şeyler
yapar bir yerlere giderdi. Hepimiz her şeyi her zaman ona danışırdık.
Müzisyen olarak Count Basie ve Duke Ellington’u severdi ama
sentez kavramına her zaman uzak dururdu. Türk müziklerini de iyi icra
edilmeleri halinde dinlerdi.
İnatçı bir kişiliği vardı ve kendisinden bahsedilmesini hiç
sevmezdi bu yüzden de kimselere röportaj vermezdi. Nedenini ona soramazdık,
madem onu kahramanımız olarak nitelendirdik o zaman şunu unutmamalıyız,
kahramanlara soru sorulmaz. Eğer onu tarihi bir kahramana benzetirsek sanırım
rahatça Büyük İskender’e benzetebiliriz. Süheyl ağabey galiba Arnavut asıllı
idi, İskender de Makedon, aynı bölgenin insanlarılar.
Emre Kayhan (tb)
Biz Süheyl ağabey ile 1993’de tanıştık, beni bas trombona
almıştı. Sonra solo olarak da çaldım. Çok disiplinli idi ve bizi her zaman
desteklerdi. Onunla birlikte öğreniyorduk. Örneğin jazz’da swing’in ne olduğunu
o bize öğretti. Çok bilgili olmasına rağmen bize bir şeyler öğretmeye gelmeden
önceki gece çalışırdı. Bu titizliği ve disiplini onun kurduğu orkestranın
müziğine de yansıdı.
Erkut Taçkın (vo)
Süheyl ağabey hakkında konuşmak benim için büyük bir
şereftir. O benim hayatımda gördüğüm en doğru adamlardan birisi idi, gerçek bir
kötü gün dostu idi.
1970’li yıllardan beri haftada 3–4 defa beraber oluyorduk.
Onunla aramızda 10 yaş fark vardı. Ben müzik konusunda alaylıyım, onun bana
verdiği desteğe çok ihtiyacım vardı, her zaman bu desteği esirgemeden bana
verdi. Sade bana değil o birçok müzisyen arkadaşımıza da çok şey öğretmiştir.
Türkiye’de müzikle uğraşan herkesin ondan öğreneceği bir şey vardır.
Çok toleranslı bir insandı, ama kötü müziği tolere edemezdi.
Kendine büyük bir güveni vardı. Son günlerinden önce eşi ve
kızı onu hastaneye gitmeye ikna edememişlerdi, ben ettim ve götürdüm. Sonrasını
biliyorsunuz, ne yazık ki bu güzel insanı kurtaramadık. Onu çok özlüyorum, nur
içinde yatsın.
Fehmi Akgün (prod.)
Süheyl ağabey ile arkadaşlığımız ellili yıllarda ikimizin de
Kabataş Erkek Lisesinde okuduğumuz günlere dayanır. O kendisini müziğe
vermişti, Kabataş’ta birlikte okuduğumuz yıllarda hem dışarıda çalışıyor hem de
konservatuara devam ediyordu. Bazen okula da uğrardı. Ben de o yıllarda
akordiyon çalıyordum ve enstrümanımı sık sık okula götürürdüm.
1952 yılında okulda birlikte çalmamızı istediler. Ben
yeniydim, iyi çalamıyordum, o piyano çalıyordu, sık sık bana bakıp yanlış
çaldığım şeyleri işaret ediyordu. Seneler sonra burada birlikteyken de o
günleri anardık.
Arjantin’e gittiğimde kendisine bir kitap getirdim,
‘piyanistler için tango’, bu piyanistlere tango çalma tekniğini öğreten ileri
bir metottu. Bunu da çalışmıştı. Son senelerde benden tango plakları istemişti,
ben ona bazı seçme plaklar verdim çünkü her plağı acımasızca eleştiriyordu.
Ondan öğrendiğim en önemli şey iyi bir müzisyenin tevazu
sahibi olması gerektiği oldu. Bunu onda gördüm, örnek bir müzisyen ve örnek bir
insandı. Çoğu zaman bu iki özellik bir araya gelmez.
İyi de bir arkadaştı.
Son anına kadar yanında olabildim, bundan dolayı mutluyum.
Hayati Sünnetçiler (d)
Süheyl ağabey kelimelerle tarif edilebilecek bir insan
değildi, çok saygıdeğer bir insandı, babaydı, ağabeydi, duayenimizdi. Ben onun
ile senelerce davul çaldım. Hepimiz ondan çok şey öğrendik, müzik, efendilik,
birçok güzel şeyi o bize öğretti.
Bir gün sahnede onunla birlikte çalarken bana döndü ve ‘sen
davul çalmayı bırak, limon sat’ dedi. Çok üzüldüm. Prova bitince beni yanına
çağırdı ama gitmedim. Ertesi gün evine çağırınca beni işten çıkartacağını
düşündüm, gittim. Beni oturttu, onun meşhur bir Rus Votkası vardı, küçük
kadehle tek tek atardı, bana da verdi, önce birlikte içtik ve beni
sakinleştirdi. O sırada pikapta bir parça çalıyordu, bana ‘bu parçayı
hatırlıyor musun’ diye sordu, ‘hayır’ dedim. Bana dönerek ‘işte o akşam
çalarken katlettiğin parça buydu’ dedi. Sonra o parçayı bana kasete kaydederek
verdi. İşten çıkartılmadığım için çok sevinmiştim. Kaseti defalarca dinleyerek
beynime kazıdım. Ertesi gün parçayı yeniden çaldık, ben öyle bir çaldım ki
parçanın orijinalini çalan müzisyen bile benim kadar çalamamıştır.
Bu olayı hiç unutmadım, herkes bir şeyler öğretebilir, ama
onun öğrettiği şeyi unutmak mümkün değildi.
Hepimiz bilirdik ki ne derdimiz olursa olsun, eğer o
derdimizi biliyorsa mutlaka bir çare bulurdu.
Bir gece beni saat 2’de çağırmıştı ve sabah 5’e kadar tavla
oynamıştık. Hepimiz, bu işten para kazanmış olan tüm müzisyenler ondan çok şey
öğrendik, çok güzel anılarımız oldu.
25 yıllık TRT Caz Orkestrası bu öğrendiğimiz şeylerin en
güzel örneğidir.
Ayten Alpman (vo)
Süheyl’i tanıyalı 50 yıl olmuş. Ankara’daki Intim
Gazinosu’nda tanışmıştık. O TRT Caz Orkestrasını kurduğunda da beraberdik, ama
hep bir aksilikler oldu ve ben onun şefliğinde orkestrayla şarkı söyleyemedim.
O emekli olduktan sonra Neşet ile söylemek kısmet oldu.
Süheyl emekli olunca birden değişti, o tanıdığımız neşeli,
esprili ve şen şakrak adam gitti yerine daha ağırbaşlı, evden çıkmayan bir
insan geldi. Zannediyorum ki ondaki müzik sevgisi az insanda rastlanabilecek
kadar yoğundu. Emeklilik galiba onda bir müzikten kopartılmışlık duygusu
uyandırdı ve gözle görülür şekilde değişti.
Her sabah beni kahve içmeye çağırırdı, karşılıklı içerdik.
Son gün tahlil diye gitti, yatış o yatış oldu ve onu kaybettik. Kocam Ümit Aksu
ile de arkadaştı. Bir dönem Tarabya’da ve Hilton’da çalıştık. Ben İsveç’te
çalışırken o Danimarka’da idi. Oralarda da sık sık buluşurduk. Benim için
arkadaştan da öte bir kardeş gibiydi. Çok büyük bir kayıp oldu.
Arkadaşlarım şaka olarak ‘Süheyl gitti, Ümit ve Erol ile
buluştu, orada birlikte çalıyorlar’ dediler. Ben de onlara ‘aman bir de kadın
şarkıcı istemesinler’ dedim,
hepsi nur içerisinde yatsınlar, inşallah gerçekten başka bir
dünya vardır, onlar da keyfini çıkartıyorlardır, bütün tesellim bu.
Tuna Ötenel (ts, p)
Sanırım 1963–64 yıllarında Süheyl ağabey İstanbul’a gelmişti.
Ben o sırada rahmetli Yaşar Güvenirgil’in kulübünde çalıyordum, akşamları
kulübe geldiğinde ‘jam session’lar yapardık.
O sıralarda piyano çalıyordu, bana da kontrbasa geç dediler.
Bir gece çala çala parmağım su toplamıştı. Erol ağabey, Selçuk ağabey ve onunla
birlikte çaldım. Benim TRT Caz Orkestrasında çalmamı istedi. İki dönem çaldım
ama daha sonra Ankara’ya dönmem gerekince ayrıldım. Ama hiç bir zaman kopmadık.
Bana bir gün ‘madem saksofonu yanında taşıyorsun, o zaman tam
olarak çalmayı öğren demişti. Onu dinledim. Bir de bana tenor saksofonu
çalışırken içine havlu koymamı tavsiye etmişti, bu şekilde daha iyi tona
kavuşursun demişti. Bu tavsiyesini de dinledim, 2,5 ay böyle çalıştım ve
bugünkü tonumu buldum.
Çok güzel ve neşeli günlerimiz oldu, artık o günler geri
gelmeyecek. Ses dünyası ile ve sesler ile uğraşan bu adam aslında çok sessiz
bir adamdı ve sessizce aramızdan ayrıldı. Belki de çok büyük bir jam session
için davet aldı.

Kamil Özler (g)
O kadar çok anlatılacak şey var ki, ben bu orkestranın
kuruluşundan beri onunla birlikte oldum, orkestra hepimiz için bir okul oldu.
Müzisyenliğimizi burada ilerlettik. Birçok imkâna burada kavuştuk. Hepimiz ona
çok şey borçluyuz.
Ben ondan ayrıca çok güzel rakı içmesini de öğrendim. Rakının
sulu içilmesi lazım ve yanında mevsim meyveleri yenecek. Mevsimine göre, yeşil
erik, kayısı, kiraz. En çok Yeni Rakı içerdik. Yemeğin rakı bittikten sonra
yenmesi gerekir. Rakı sohbetsiz de olmaz, rahmetli Süheyl ağabey çok da güzel
sohbet ederdi.
Orkestranın bundan sonra nasıl devam edeceği konusunda bazı
sorular var. Emekli olanlar ve vefat edenlerin yerine gelecek insanlar için
kadrolar verilmesi gerekiyor. Bu kadrolara uygun gençler var ama kadrosuzluktan
aramıza katılamıyorlar.
Ergüven Başaran (bs)
Bizim arkadaşlığımız çok eskilere dayanıyor, ilk olarak 1963
de tanışmıştık. Uzun yıllar birlikte çalıştık.
Rahmetli Ümit Aksu anlatmıştı, Süheyl ağabey ile yurt dışında
çalacaklarmış. Çaldıkları kulübün barında bir köşede oturan zenci bir adam
görmüşler. Ümit ağabey zenciyi tanımıyormuş ama hınzırlık olsun diye onu
dürterek ‘bak şu herif var ya, sana bakıyor, adını çıkartamıyorum ama dünyanın
en iyi tenor saksofoncularından birisidir’ demiş. Süheyl ağabey o gece pür
dikkat çalmış. Adam daha sonra yanlarına gelip Süheyl ağabeyin saksofonunu
istemiş ve çalmış, ama hiç de o kadar iyi değilmiş. Süheyl ağabey Ümit ağabeye
dönerek ‘yahu bu herif nasıl oluyor da bu kadar vasat çalıyor’ deyince Ümit ağabey
şaka yaptığını söylemiş. Gülüşmüşler. Şimdi ikisi de aramızda yoklar. Bu
orkestrayı ilk olarak TRT dışında Ümit Aksu kurmuştu, Süheyl ağabey onu TRT’de
devam ettirdi. Çok iyi arkadaştık, kardeş gibiydik. Çok iyi bir insandı.
Günay Ekrem (s)
Ben İstanbul Saksofon Dörtlüsünde çalıyorum. Süheyl ağabey
Türkiye’deki jazz dünyasının en büyük isimlerinden birisiydi. Yaptığı işe çok
önem verirdi, bize de örnek oldu.
Yaşama bakış açısı ile de bize örnek oldu. Bu orkestra onun
eseridir ve bundan sonra da onun izinden gitmemiz onu kendimize örnek almamız
gerekir.
Süheyl Denizci Türkiye’de arkasından anma programı yapılan
müzisyenlerin belki de ilkidir ve sonuncusu olacaktır. Bana göre basın onun
anıldığı geceyi kalıcı bir şekilde belgeleyerek daha geniş insan kitlelerine
tanıtmalı.
Tuna Ötenel onun için ‘belki de çok büyük bir jam session
için davet aldı’ demişti, kim bilir, belki böyledir. Günün birinde hepimizin
katılacağı o toplantıdan önce ben ona karşı bu dünyadaki son görevimi yapmaya
çalıştım. Yukarıda okuduğunuz şeyler artık uçup gitmiş olan bir ruhu anlatmaya
yeterli olmayabilir, bunu biliyorum.
Ama ileride yazmak istediğim bir Süheyl Denizci biyografisi
için bu yazının ilk adım olabileceğine inanıyorum. İnanmak başarmanın öncüsüdür
derler.
Hoşça kal seslerle uğraşan sessiz adam.