26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Süheyl Denizci

Seslerle uğraşan sessiz adamın ardından,

 


Süheyl Denizci ne yazık ki aramızdan ayrıldı.

 

Şair Orhan Veli ölümsüz bir mısrasında şöyle der: Ölüm Allahın emri, ayrılık olmasa. Uzun yıllar boyunca Türk müzik dünyasının en önemli isimlerinden bir tanesi olan Süheyl ağabey ile Türk jazz tarihi üzerine bir söyleşi yapmak istedim. Ne yazık ki onun sağlığında bu arzum gerçekleşmedi. O da tıpkı İsmet Sıral gibi Türk jazz tarihinin çok iyi bilinen bir sırrı idi. Onun aramızdan ayrılışından sonra arkadaşlarının ve sevenlerinin bir kısmı ile görüşerek bu sırrın peşine düştüm. Aşağıda okuyacağınız satırlar 75 yıllık bir yaşamın ardında bıraktığı izlerin yakın çevresindeki yansımalarıdır:

 

Fehmi Özbilek (tp)

Ben 1982’deki kuruluşundan beri bu orkestrada trompet çalıyorum. O emekli olduktan sonra da ilişkimiz devam etti. Hastalığının ileri bir safhada olduğunu bilmiyorduk. Hafif bir yürüme zorluğu vardı, bu yüzden Haydarpaşa Gata hastanenin nöroloji bölümüne gitmiştik. Ne yazık ki elimizden gelebilen her şeyi yaptığımız halde onu hastaneden sağ olarak çıkartamadık ve kaybettik. GATA’nın nöroloji bölümünde çok kıymetli bir doktor olan Doçent Doktor Mehmet Saraçoğlu onunla çok yakından ilgilendi. Erken teşhis olabilse idi belki daha fazla bir şeyler yapılabilirdi.

Ben İstanbul Belediyesi Konservatuar Şehir Armonisi Orkestrasında trompet çalarken onu tanımıştım. Trompette çıkarttığım mat seslerimi beğendiği için beni üçüncü trompet partisyonunu çalmam için bu orkestraya sözleşmeli olarak almıştı. Daha sonra iki orkestranın provaları çakışınca bir tercih yapmam gerekiyordu, idealimi tercih ettim ve TRT Caz Orkestrasına girdim. Halen de sözleşmeli olarak orkestraya yardım ediyorum.

Hepimiz ona baba derdik, o da gerçekten bir baba gibiydi, onun ağzından çıkan her şeyi ikinci defa söyletmeden yerine getirmeye çalıştık. Onu orkestranın önünde şef olarak görünce kendimize olan güvenimiz gelirdi. Çok sevilen bir insandı. Avrupa’da da önemli çalışmalar yapmıştı, tüm jazz parçalarını bilirdi, bize bildiği her şeyi ve tecrübelerini aktardı. Bir büyük orkestrada nasıl çalınacağını ondan öğrendik, bu işin bir mektebi yok ki. Konservatuarı her bitiren bizimle çalamaz.

TRT bu orkestraya pop gibi başka müzikler de çaldırmak istedi ama o şef olduğu müddetçe buna izin vermedi. Böyle bir orkestradan kopmak tabi ki kolay değildir, o da emekli olduktan sonra bizden kopmadı ve buluşmaya devam ettik. Onun yerini doldurmak mümkün değil. 

 

Erol Duygulu (ts)

Ben de 1982’de bu orkestranın kuruluşundan beri tenor saksofon çalıyorum. Süheyl ağabey beni Almanya’da çaldığım bir sırada çağırdığında katıldım. Ben orada iken bazı ticari müzikler de çalardım ama bu orkestraya girince işler değişti. O bize çok geniş olan koleksiyonunu dinletti, onun sayesinde jazz müziğini içimize sindirdik.

Jazz doğaçlama ile derin ilişkili bir müziktir, diğer müzik türlerine hiç benzemez. Biz bu işin ilmini Süheyl ağabeyden öğrendik. O bize jazz’ın armonisini, eskisini yenisini hep birlikte öğretti. Çok iyi vibrafon çalardı, ben onun saksofon tarzını kaptım. Hepimizin babası gibiydi ve insanları ezmeden yönetirdi. Onun sayesinde geliştik ve bugün dünyanın herhangi bir orkestrasında çalabilecek hale geldik.

Çok seviyeli ve doğal bir insandı. Müzik dışında avcılık yönü de vardı ama hayatının asıl tutkusu her zaman müzik oldu.

 

Atakan Ünüvar (ts)

Çok eski yıllardan beri ona hayrandım. 1966–67 yıllarında Hilton’da ben orkestram ile çalarken onunla tanışmıştık. Süheyl ağabey saksofon konusunda o yıllarda bizden çok daha ilerideydi ve kendisini hayranlıkla izlerdik. Bizler saksofonu yeni yeni öğreniyorduk ve etrafımızda ondan ve İsmet Sıral’dan başka bu enstrümanı öğrenebileceğimiz kimse yoktu. Flüt de çalardı, birçok teknik şeyi o bize gösterdi. Müthiş bir jazz kafası vardı, hepimiz için bir ekol oldu. O yılların Türkiye’si yokluk yılları idi ve Süheyl ağabey gerçek bir nimetti. Ben bir müddet piyasa kötü olduğu için Avrupa’ya gittim ve 4–5 yıl çalışarak geri döndüm. TRT Caz Orkestrası 1982 yılında kuruldu ama biz daha önce basçı Cengiz’in evinde provalara başlamış ve orkestranın temelini atmıştık. 1982 yılına kadar hep toplama orkestralar vardı ve böyle bir orkestra kurulması müthiş bir şeydi. Bu orkestra Türk müzik hayatı için büyük bir hizmettir, ana TRT bu orkestranın kıymetini biliyor mu diye sorulsa o ayrı bir mesele.

Süheyl ağabey John Coltrane, Ben Webster, Sonny Rollins ve Coleman Hawkins'i severdi. Bunların hepsi güzeldirler ama lezzetleri farklıdır. O tüm güzel lezzetlerden anlayan bir insandı. Onun tedavisinde çok emeği geçen Doçent Doktor Mehmet Saraçoğlu’na çok teşekkür ederim.

 

Neşet Ruacan (g, cond.)

Türkiye’de batı müziği denilince ilk akla gelen isimlerden birisi Süheyl ağabeydir. Tenor saksofon ve vibrafonda dünya çapında bir virtüöz idi. Flüt de çalardı ama vibrafon konusunda Türkiye’deki öncü kişi oldu. Ne yazık ki dünya onu tanımadı. Eskiden Berklee’ye eğitim almaya gitmek için eline bir fırsat da geçmiş ama çocuğu doğunca bundan vazgeçmiş. Bu olay onun için bir dönüm noktası olmuş.

Süheyl ağabey ve bir avuç iyi müzisyen 1950’li ve 60’lı yıllarda Türkiye’de çok iyi bir dinleyici kitlesini kendi müzikleriyle eğittiler ve oluşturdular. Daha sonra da o müziksever kitle tarafından sadık dinleyiciler olarak takip edildiler. Batı dünyasının müziğini insanlarla paylaştılar. Bu açıdan Süheyl ağabey ve artık yaşamayan kendi çağdaşı müzisyenler gözleri arkada kalamadan gittiler diyebiliriz. Bunlar herkesin bildiği şeyler ama Süheyl ağabeyin bir de az bilinen bir yönü var. O hayatının en son dakikasına kadar amatör bir müzik ruhu ile yaşadı. Her zaman müzikteki yenilikleri ve yeni müzisyenleri heyecanla araştırır, takip eder ve öğrenirdi. Bu bence onun çok önemli bir yönü idi.

Çok açık bir insandı. Hiç birimizi kırmadan bu orkestrayı aldı ve bugünkü seviyesine getirdi. Düşünün ki Türkiye gibi o zamanlar oldukça kapalı olan bir ülkede başka medeniyetlerin ve kültürün ürünü olan bir müziği onların seviyesinde yapabilen bir orkestra meydana getiriyorsunuz ve bunu tek bir kimseyi bile kırmadan gerçekleştiriyorsunuz.

O sözünü dinletmesini çok iyi bilen bir insandı, ne zaman şaka yapılacak ne zaman ciddi olunacak iyi ayırırdı. Bize her zaman çok sıkı prova yaptırırdı. Orkestranın onun şeflik yapmış olduğu eski kayıtlarını dinlerseniz bugün hala onun seviyesine ulaşamadığımızı görürüz.

Çok mükemmeliyetçi idi, hiç bir detayı atlamazdı. Provaları sık sık durdururdu.

Ben ondan sonra şef olunca farklı bir yaklaşım benimsedim. Benim için ifade çıkmışsa eser çalınmış demektir. Onun kadar detayların üstünde durmam.

1997’de o emekli olunca şefliği ben devir aldım. Doğrusu çok hevesli değildim, çünkü çok ağır bir iş, ama o uygun görünce kabul ettim. Benim yöntemim ondan değişik ama bu değişikliğe olanak veren şey onun kurmuş olduğu orkestra oldu. Süheyl ağabey bu orkestrayı kurarak denize müthiş bir sürat teknesi indirmiş oldu, ben ise o teknenin ardında su kayağı yaptım. O tekneyi denize indirmek önemli idi. Eğer o indirmemiş olsa idi ve bu işi ben başlatsa idim tekneyi denize indiremezdim. Zaten ondan başka kimse de indiremezdi. Belki de bu yüzden o görev Süheyl ağabeye verildi. Bu Türk müzik tarihinin bilinen bir gerçeğidir.

1997’den sonra bizimle birlikte çok çalmadı hâlbuki çalabilecek durumdaydı, kendisine yalvardık da. Ama o mükemmeliyetçi idi, eğer enstrüman çalmaya ara vermişse tekrar çalamadan önce hazırlanmak isterdi. Bazen yurt dışında jazz kulüplerine gittiğimizde sahneye çıkar ve çalardı. Çaldığında da ortalığı yıkar geçirirdi. Ama şefliği sırasında da icraatlarını azaltmıştı ve bana göre bu doğru değildi.

Ondan öğrendiğimiz şeyler anlatmakla bitmez. Bir gece Avrupa’da turnedeydik, gece saat 1,5’da otele geldik, sonra oturduk sabah saat 6’ya kadar bana bandeonunu anlattı, çalamazdı ama çalanlara çok gıpta eder ve öğrenmeye çalışırdı. Çok enstrüman meraklısı idi. Çello, trompet ve davul da çalardı. Kontrbas da çalardı, hatta bir ara orkestranın kontrbasçısı eksikken onu da çalmış.

Süheyl ağabey 1932 doğumlu idi, müziğe 8 yaşında piyano ile başlamış. 1957’de kendi adına kurduğu topluluğu 20 yıl yönettiğini biliyorum. Değişik vesileler ile Almanya, Fransa, Hollanda ve Danimarka’da çalışmış. Fransız piyanist ve Orkestra Şefi Janko Niloviç’ten enstrümantasyon ve orkestrasyon eğitimi almış.

Ondan şefliği alırken hiç korkmadım çünkü o bizi bırakıp gitmedi ve her an birlikte oldu.

Orkestra arkadaşlarım onun tek başına yürüttüğü bazı idari işlerde bana çok yardımcı oldular.

Sevdiği ve beğendiği müzisyenler her zaman çok yönlü olanlardı. Hepsi de hem klasik hem de jazz müziğinden feyiz almış insanlardı. Adam New Orleans’dan gelmiştir, iyi jazz çalar ama gam yapmasını bilmiyorsa Süheyl ağabeye bir şey ifade etmezdi. Onun için müzisyen demek Pagannini etüdünü de Chopin ve Liszt’i de, Macar Rapsodisini de jazz’ı da aynı şekilde çalabilmeli idi. Onun dönemindeki tüm müzisyenlerin bu tip bir dünya standardında temel müzik ve enstrüman eğitimine çok önem verdiğini görebilirsiniz. Alaylı olmak onun kitabında yoktu. Hâlbuki kendisi konservatuarlı değildi ama kendisini çok iyi yetiştirmişti. Tek başına yetenekli olmaya da önem vermezdi.

Beğendiği müzisyenler olan Oscar Peterson, Bill Evans, Woody Herman ve Benny Goodman da bu tip yetişmiş insanlardı.

Bence onun ölümü ile bir devir kapanmış oldu. Ben rahmetli Erol Pekcan ağabeyin ardından da bunu söylemiştim. O da Süheyl ağabey gibi jazz’ın jazz olduğu 1950’li ve 60’lı yılların şövalyeleri idiler. Kendilerini sadece jazz ile özdeşleştirmişlerdi. Şimdi öyle insanlar kalmadı. Her ikisini de çok arayacağız.

 

Meriç Demirkol (as)

Ben TRT Caz Orkestrasına 5 yıl önce girdim, klasik müzikten geldiğim için Süheyl ağabey benimle özel olarak ilgilendi ve destek oldu. Ben geldiğimde o artık şef değildi ama varlığı her zaman bu binada hissedilirdi. Bu yüzden de hepimiz her zaman daha disiplinli ve dikkatli olurduk. Son anına kadar bizlerden manevi desteğini esirgemedi. O Türkiye’de jazz müziğinin gelişimini ve değişimini bu orkestrayı kurarak başlattı. Böyle bir şeyi başarabilecek başka bir şövalye gelebileceğine inanmıyorum. Şu an var olan orkestra çeşitli sebeplerden dolayı mevcut heyecanını koruyamıyor.

Ben hiç bir zaman onunla aramızda bir nesil farkı hissetmedim. Ondan öğrendiğim en önemli şey müzikte gelişebilmek için disiplin ve çalışmanın ne kadar önemli olduğu oldu. Böyle bir disipline sahip çok az insan var çevremizde.

Kim bilir belki de bende kendi gençliğini gördü ve bu yüzden özel bir ilgi ile destekledi.

 

Barış Özer (bs)

Ben konservatuarın Korno bölümünden mezun oldum, Ergüven Başaran ağabey emekli olunca 2003 yılında orkestraya girdim. Süheyl ağabeyin yönettiği devire yetişemedim. Ama Klasik müzikçi olduğum için Süheyl ağabey ile birlikte bu müzik hakkında çok sık sohbet ederdik. Klasik müziğe çok derin bir eğilimi vardı ve Brhams’ı ve Şostokoviç’i çok severdi. Bizde çoğu zaman klasikçiler klasik, jazz’cılar jazz sever ve dinler. Ama Süheyl ağabey farklı idi, o komple bir müzisyendi. Çok derin ve ilginç bir müzik alt yapısı vardı. Dünyanın her yerindeki önemli bariton saksofoncuları tanırdı. Neşet ağabey gibi değildi, sert bir insandı ama o sertlik provalarda kalır sonra dışarıda devam etmezdi. Onun dışında her zaman baba gibiydi, dede değildi.

Hakan Çimenot (tb)

Süheyl ağabey babamın arkadaşıdır, çocukluğumdan beri beni tanır. Bir konserde beni sahneye çıkartıp çaldırdığında kolum 7. pozisyonu çalmaya yetmiyordu. Beni orkestramızın en yaşlı elemanı diye dinleyicilere tanıttı, bu benim hayatımda bir dönüm noktası oldu ve jazz big band virüsünü kapmış oldum.

Hepimiz ondan bir şeyler öğrendik, o bizim kahramanımız idi. Onu hem sever hem de korkardık ama bu korku müzikal anlamda kısıtlayıcı bir korku değildi. İnsana karşı duruşu öyle idi. Disiplinli olmayı ondan öğrendik. Jazz müziğinin ne olduğunu da ondan öğrendik. Ben konservatuardan mezun olduktan hemen sonra bu orkestraya girdim, geldiğimde çok az bilgim vardı. Bir ara yurt dışına Berklee’ye falan gitmeyi düşünüyordum ona danıştım. Ne gerek var, Neşet burada, İmer burada, Kamil burada. Her şey ayağının dibinde uzağa gitmene lüzum yok dedi.

Ben orkestraya 1992’de gelmeye başladım, 17 yaşımda iken memur olarak orkestrada çalmaya başlamıştım.

Bir big band jazz’ın senfoni orkestrası demektir. Böyle bir orkestrayı kurmak ve yönetmek çok önemli bir devrimdir. Süheyl ağabeyin müthiş bir hayal gücü vardı, bir devlet kurumunda böyle bir şey gerçekleştirmek çok önemli bir olay.

Konservatuarda jazz öğretilmiyor, bu yüzden bizim orkestra bir anlamda jazz’ın konservatuarı olarak da kabul edilebilir.

Filim gibi bir adamdı, her zaman hareketli idi, bir şeyler yapar bir yerlere giderdi. Hepimiz her şeyi her zaman ona danışırdık.

Müzisyen olarak Count Basie ve Duke Ellington’u severdi ama sentez kavramına her zaman uzak dururdu. Türk müziklerini de iyi icra edilmeleri halinde dinlerdi.

İnatçı bir kişiliği vardı ve kendisinden bahsedilmesini hiç sevmezdi bu yüzden de kimselere röportaj vermezdi. Nedenini ona soramazdık, madem onu kahramanımız olarak nitelendirdik o zaman şunu unutmamalıyız, kahramanlara soru sorulmaz. Eğer onu tarihi bir kahramana benzetirsek sanırım rahatça Büyük İskender’e benzetebiliriz. Süheyl ağabey galiba Arnavut asıllı idi, İskender de Makedon, aynı bölgenin insanlarılar.

 

Emre Kayhan (tb)

Biz Süheyl ağabey ile 1993’de tanıştık, beni bas trombona almıştı. Sonra solo olarak da çaldım. Çok disiplinli idi ve bizi her zaman desteklerdi. Onunla birlikte öğreniyorduk. Örneğin jazz’da swing’in ne olduğunu o bize öğretti. Çok bilgili olmasına rağmen bize bir şeyler öğretmeye gelmeden önceki gece çalışırdı. Bu titizliği ve disiplini onun kurduğu orkestranın müziğine de yansıdı.

 

Erkut Taçkın (vo)

Süheyl ağabey hakkında konuşmak benim için büyük bir şereftir. O benim hayatımda gördüğüm en doğru adamlardan birisi idi, gerçek bir kötü gün dostu idi.

1970’li yıllardan beri haftada 3–4 defa beraber oluyorduk. Onunla aramızda 10 yaş fark vardı. Ben müzik konusunda alaylıyım, onun bana verdiği desteğe çok ihtiyacım vardı, her zaman bu desteği esirgemeden bana verdi. Sade bana değil o birçok müzisyen arkadaşımıza da çok şey öğretmiştir. Türkiye’de müzikle uğraşan herkesin ondan öğreneceği bir şey vardır.

Çok toleranslı bir insandı, ama kötü müziği tolere edemezdi.

Kendine büyük bir güveni vardı. Son günlerinden önce eşi ve kızı onu hastaneye gitmeye ikna edememişlerdi, ben ettim ve götürdüm. Sonrasını biliyorsunuz, ne yazık ki bu güzel insanı kurtaramadık. Onu çok özlüyorum, nur içinde yatsın.

 

Fehmi Akgün (prod.)

Süheyl ağabey ile arkadaşlığımız ellili yıllarda ikimizin de Kabataş Erkek Lisesinde okuduğumuz günlere dayanır. O kendisini müziğe vermişti, Kabataş’ta birlikte okuduğumuz yıllarda hem dışarıda çalışıyor hem de konservatuara devam ediyordu. Bazen okula da uğrardı. Ben de o yıllarda akordiyon çalıyordum ve enstrümanımı sık sık okula götürürdüm.

1952 yılında okulda birlikte çalmamızı istediler. Ben yeniydim, iyi çalamıyordum, o piyano çalıyordu, sık sık bana bakıp yanlış çaldığım şeyleri işaret ediyordu. Seneler sonra burada birlikteyken de o günleri anardık.

Arjantin’e gittiğimde kendisine bir kitap getirdim, ‘piyanistler için tango’, bu piyanistlere tango çalma tekniğini öğreten ileri bir metottu. Bunu da çalışmıştı. Son senelerde benden tango plakları istemişti, ben ona bazı seçme plaklar verdim çünkü her plağı acımasızca eleştiriyordu.

Ondan öğrendiğim en önemli şey iyi bir müzisyenin tevazu sahibi olması gerektiği oldu. Bunu onda gördüm, örnek bir müzisyen ve örnek bir insandı. Çoğu zaman bu iki özellik bir araya gelmez.

İyi de bir arkadaştı.

Son anına kadar yanında olabildim, bundan dolayı mutluyum.

 

Hayati Sünnetçiler (d)

Süheyl ağabey kelimelerle tarif edilebilecek bir insan değildi, çok saygıdeğer bir insandı, babaydı, ağabeydi, duayenimizdi. Ben onun ile senelerce davul çaldım. Hepimiz ondan çok şey öğrendik, müzik, efendilik, birçok güzel şeyi o bize öğretti.

Bir gün sahnede onunla birlikte çalarken bana döndü ve ‘sen davul çalmayı bırak, limon sat’ dedi. Çok üzüldüm. Prova bitince beni  yanına çağırdı ama gitmedim. Ertesi gün evine çağırınca beni işten çıkartacağını düşündüm, gittim. Beni oturttu, onun meşhur bir Rus Votkası vardı, küçük kadehle tek tek atardı, bana da verdi, önce birlikte içtik ve beni sakinleştirdi. O sırada pikapta bir parça çalıyordu, bana ‘bu parçayı hatırlıyor musun’ diye sordu, ‘hayır’ dedim. Bana dönerek ‘işte o akşam çalarken katlettiğin parça buydu’ dedi. Sonra o parçayı bana kasete kaydederek verdi. İşten çıkartılmadığım için çok sevinmiştim. Kaseti defalarca dinleyerek beynime kazıdım. Ertesi gün parçayı yeniden çaldık, ben öyle bir çaldım ki parçanın orijinalini çalan müzisyen bile benim kadar çalamamıştır.

Bu olayı hiç unutmadım, herkes bir şeyler öğretebilir, ama onun öğrettiği şeyi unutmak mümkün değildi.

Hepimiz bilirdik ki ne derdimiz olursa olsun, eğer o derdimizi biliyorsa mutlaka bir çare bulurdu. 

Bir gece beni saat 2’de çağırmıştı ve sabah 5’e kadar tavla oynamıştık. Hepimiz, bu işten para kazanmış olan tüm müzisyenler ondan çok şey öğrendik, çok güzel anılarımız oldu.

25 yıllık TRT Caz Orkestrası bu öğrendiğimiz şeylerin en güzel örneğidir.

 

Ayten Alpman (vo)

Süheyl’i tanıyalı 50 yıl olmuş. Ankara’daki Intim Gazinosu’nda tanışmıştık. O TRT Caz Orkestrasını  kurduğunda da beraberdik, ama hep bir aksilikler oldu ve ben onun şefliğinde orkestrayla şarkı söyleyemedim. O emekli olduktan sonra Neşet ile söylemek kısmet oldu.

Süheyl emekli olunca birden değişti, o tanıdığımız neşeli, esprili ve şen şakrak adam gitti yerine daha ağırbaşlı, evden çıkmayan bir insan geldi. Zannediyorum ki ondaki müzik sevgisi az insanda rastlanabilecek kadar yoğundu. Emeklilik galiba onda bir müzikten kopartılmışlık duygusu uyandırdı ve gözle görülür şekilde değişti.

Her sabah beni kahve içmeye çağırırdı, karşılıklı içerdik. Son gün tahlil diye gitti, yatış o yatış oldu ve onu kaybettik. Kocam Ümit Aksu ile de arkadaştı. Bir dönem Tarabya’da ve Hilton’da çalıştık. Ben İsveç’te çalışırken o Danimarka’da idi. Oralarda da sık sık buluşurduk. Benim için arkadaştan da öte bir kardeş gibiydi. Çok büyük bir kayıp oldu.

Arkadaşlarım şaka olarak ‘Süheyl gitti, Ümit ve Erol ile buluştu, orada birlikte çalıyorlar’ dediler. Ben de onlara ‘aman bir de kadın şarkıcı istemesinler’ dedim,

hepsi nur içerisinde yatsınlar, inşallah gerçekten başka bir dünya vardır, onlar da keyfini çıkartıyorlardır, bütün tesellim bu.

 

Tuna Ötenel (ts, p)

Sanırım 1963–64 yıllarında Süheyl ağabey İstanbul’a gelmişti. Ben o sırada rahmetli Yaşar Güvenirgil’in kulübünde çalıyordum, akşamları kulübe geldiğinde ‘jam session’lar yapardık.

O sıralarda piyano çalıyordu, bana da kontrbasa geç dediler. Bir gece çala çala parmağım su toplamıştı. Erol ağabey, Selçuk ağabey ve onunla birlikte çaldım. Benim TRT Caz Orkestrasında çalmamı istedi. İki dönem çaldım ama daha sonra Ankara’ya dönmem gerekince ayrıldım. Ama hiç bir zaman kopmadık.

Bana bir gün ‘madem saksofonu yanında taşıyorsun, o zaman tam olarak çalmayı öğren demişti. Onu dinledim. Bir de bana tenor saksofonu çalışırken içine havlu koymamı tavsiye etmişti, bu şekilde daha iyi tona kavuşursun demişti. Bu tavsiyesini de dinledim, 2,5 ay böyle çalıştım ve bugünkü tonumu buldum.

Çok güzel ve neşeli günlerimiz oldu, artık o günler geri gelmeyecek. Ses dünyası ile ve sesler ile uğraşan bu adam aslında çok sessiz bir adamdı ve sessizce aramızdan ayrıldı. Belki de çok büyük bir jam session için davet aldı.


Kamil Özler (g)

O kadar çok anlatılacak şey var ki, ben bu orkestranın kuruluşundan beri onunla birlikte oldum, orkestra hepimiz için bir okul oldu. Müzisyenliğimizi burada ilerlettik. Birçok imkâna burada kavuştuk. Hepimiz ona çok şey borçluyuz.

Ben ondan ayrıca çok güzel rakı içmesini de öğrendim. Rakının sulu içilmesi lazım ve yanında mevsim meyveleri yenecek. Mevsimine göre, yeşil erik, kayısı, kiraz. En çok Yeni Rakı içerdik. Yemeğin rakı bittikten sonra yenmesi gerekir. Rakı sohbetsiz de olmaz, rahmetli Süheyl ağabey çok da güzel sohbet ederdi.

Orkestranın bundan sonra nasıl devam edeceği konusunda bazı sorular var. Emekli olanlar ve vefat edenlerin yerine gelecek insanlar için kadrolar verilmesi gerekiyor. Bu kadrolara uygun gençler var ama kadrosuzluktan aramıza katılamıyorlar.

 

Ergüven Başaran (bs)

Bizim arkadaşlığımız çok eskilere dayanıyor, ilk olarak 1963 de tanışmıştık. Uzun yıllar birlikte çalıştık.

Rahmetli Ümit Aksu anlatmıştı, Süheyl ağabey ile yurt dışında çalacaklarmış. Çaldıkları kulübün barında bir köşede oturan zenci bir adam görmüşler. Ümit ağabey zenciyi tanımıyormuş ama hınzırlık olsun diye onu dürterek ‘bak şu herif var ya, sana bakıyor, adını çıkartamıyorum ama dünyanın en iyi tenor saksofoncularından birisidir’ demiş. Süheyl ağabey o gece pür dikkat çalmış. Adam daha sonra yanlarına gelip Süheyl ağabeyin saksofonunu istemiş ve çalmış, ama hiç de o kadar iyi değilmiş. Süheyl ağabey Ümit ağabeye dönerek ‘yahu bu herif nasıl oluyor da bu kadar vasat çalıyor’ deyince Ümit ağabey şaka yaptığını söylemiş. Gülüşmüşler. Şimdi ikisi de aramızda yoklar. Bu orkestrayı ilk olarak TRT dışında Ümit Aksu kurmuştu, Süheyl ağabey onu TRT’de devam ettirdi. Çok iyi arkadaştık, kardeş gibiydik. Çok iyi bir insandı.

 

Günay Ekrem (s)

Ben İstanbul Saksofon Dörtlüsünde çalıyorum. Süheyl ağabey Türkiye’deki jazz dünyasının en büyük isimlerinden birisiydi. Yaptığı işe çok önem verirdi, bize de örnek oldu.

Yaşama bakış açısı ile de bize örnek oldu. Bu orkestra onun eseridir ve bundan sonra da onun izinden gitmemiz onu kendimize örnek almamız gerekir.

Süheyl Denizci Türkiye’de arkasından anma programı yapılan müzisyenlerin belki de ilkidir ve sonuncusu olacaktır. Bana göre basın onun anıldığı geceyi kalıcı bir şekilde belgeleyerek daha geniş insan kitlelerine tanıtmalı.

 

Tuna Ötenel onun için ‘belki de çok büyük bir jam session için davet aldı’ demişti, kim bilir, belki böyledir. Günün birinde hepimizin katılacağı o toplantıdan önce ben ona karşı bu dünyadaki son görevimi yapmaya çalıştım. Yukarıda okuduğunuz şeyler artık uçup gitmiş olan bir ruhu anlatmaya yeterli olmayabilir, bunu biliyorum.

Ama ileride yazmak istediğim bir Süheyl Denizci biyografisi için bu yazının ilk adım olabileceğine inanıyorum. İnanmak başarmanın öncüsüdür derler.

Hoşça kal seslerle uğraşan sessiz adam.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


70940 - unknown - 38.107.179.239