ALPER YILMAZ VE “CLASHES”
GÜNDÜZ İŞ ADAMI GECE MÜZİSYEN

Alper Yılmaz Amerika’da yaşayan bir Türk iş adamı ve
müzisyeni. Eskilerin deyimiyle bir ayağı orada, bir ayağı burada, iki ülke arasında
gidip geliyor. Bana göre onu diğer müzisyenlerimizden farklı kılan şey yoğun
bir iş hayatıyla yoğun bir müzik hayatını birini diğerine feda etmeden aynı başarıyla
sürüklemesi.
Halen Adecco adında İsviçre kökenli dünyanın en büyük geçici
işgücü ve personel kaynakları firmasında Global Transfer Pricing bölümünün direktörü
olarak çalışıyor ve 72 ülkede varlık gösteren bu firmanın bazı entelektüel
mülkiyet hareketleri sayesinde en uygun vergi planlamasından sorumlu.
Geçenlerde yeni albümü ‘Clashes’ın tanıtım çalışmaları ve
bazı konserler için İstanbul’a geldiğinde onu daha yakından tanıma fırsatı
buldum. Sıcak bir yaz günü iki müziksever olarak Cihangir’de buluştuk, önce
ikimizin de hi-fi tutkunu olduğunu fark ettik, sonra onun yeni albümünü
dinleyerek uzun bir sohbete başladık. Onun çocukluğuna ve müziğin yaşamına girmesi
ile yola koyulduk. Bitirdik diyemeyiz çünkü bu tip röportajların bir ömür boyu
sürebilecek bir arkadaşlığa dönüşeceğini ikimiz de hissederek ayrıldık. Aşağıda
okuyacağınız satırlar keyifle yaşanan 3 saatten kaleme kâğıda dökülenlerdir.
Müziğe ilkokul yıllarında çocuk korolarında şarkı söyleyerek
başladım. Ankara Atatürk Anadolu Lisesi hazırlık sınıfında gitar çalmaya
başladım. İlk ekibimi Orta 1’de kurdum. Bu ekiple Beatles gibi gruplardan
parçalar çalıyorduk. Ankara Fen Lisesi’nde ekibimle Ankara’daki çeşitli rock
festivallerinde ve Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmaları’nda yer aldık. Lise
son sınıf ve ODTU Endüstri Mühendisliği okuduğum yıllarda jazz müziğiyle
tanışmaya başladım. O dönemde ekibimle büyük ölçüde fusion diyebileceğimiz
tarzda Al diMeola’nin müziklerini icra ettik.
1993 yılında Yahya Dai’nin önemli desteğiyle Tuna Ötenel -
Janusz Szprot Orkestrası’na basçı olarak davet edildim. Tuna Ötenel, Janusz
Szprot, Yahya Dai, Sibel Köse, Zafer Gerdanlı’dan oluşan bu ekiple iki yıl
kadar Ankara’da profesyonel olarak çalıştım. Aynı dönemde Yahya Dai ve Volkan
Öktem’le oluşturduğum trio’yla çeşitli konserler verdim. Ayrıca Tuna Ötenel,
Sibel Köse ve Canan Aykent’ten oluşan ekiple çalışmalarda bulundum. Tuna
Ötenel’in “Sometimes” adlı albümünde de perdesiz bas gitar çaldım.
1995 yılında Kaliforniya’ya yerleştim. Burada University of
California, Davis’te ekonomi dalında doktora çalışmalarımı sürdürürken
üniversitenin jazz big band’iyle çaldım.
Aynı dönemde orkestranın şefi olan saksafoncu ve besteci Mike
McMullen’la, gitarist Dave Lynch ve Steve Homan’la, davulcu Rick Lotter’la
Kuzey Kaliforniya’da konserler verdim. Yine John Coltrane ve Archie Shepp’le
çalışmalarıyla bilinen “free jazz” akımının önde gelen isimlerinden saksofoncu
John Tchicai’yle çalma imkânı buldum.
Doktoramı 2000 yılı sonunda bitirdikten sonra çalışmak üzere
New York’a taşındım. Burada John Patitucci’nin workshop’larına katıldım. Matt
Garrison’la yaklaşık bir buçuk yıl kadar özel olarak bas gitar teknikleri ve
müzik teorisi üzerine çalıştım. Adam Rogers ve Dave Binney’den özel dersler
aldım. Cuny Queens College bünyesindeki Aaron Copland School of Music’te jazz
master programına dâhil oldum ve burada Antonio Hart’la doğaçlama, Michael
Mossman’la düzenleme ve kompozisyon çalıştım.
Sonuç olarak her ne kadar diplomalı bir müzisyen olmasam da
okullu bir müzisyen sayılırım. Yani çaldığım ve yazdığım müziğin altında yatan
teoriye hâkimim diyebilirim.
Öyle görülüyordu ki karşımda gördüğüm insan derin bir müzikal
yolculuğun içerisindeydi. Ona, bugüne kadar başka hangi müzisyenlerden ilham
aldığını sormadan edemedim. Saymakla bitmez dedi ama gene de saymasını istedim:
Eskilerden Charlie Parker, Miles Davis ve Bill Evans her
zaman dinlemeye bayıldığım müzisyenler. Nispeten daha yeni isimler deyince
aklıma ilk etapta Herbie Hancock, John McLaughlin gibi isimler geliyor. Genç
nesilden Dave Binney, Chris Potter, Brad Mehldau, Roy Hargrove, Adam Rogers
keyifle dinlediğim müzisyenler. Basçılardan Scott LaFaro, Jaco Pastorius, John
Patitucci, Matt Garrison ve Christian McBride benim için önemli isimler. Ama
son yıllarda çok da jazz dinlediğimi söyleyemem. Çünkü “yeni” adı altında
piyasaya sürülen işlerin büyük bir kısmı aslında eskilerin tekrarı. Son
zamanlarda büyük ölçüde 20. yüzyıl çok sesli müziği dinliyorum diyebilirim.
Bir parça da son zamanlarda üzerine çalıştığım post-tonal isler dolayısıyla bu
döneme ilgim çok arttı. Schoenberg, Webern, Varese, Berg, Xenakis bu dönemden
dinlemeye ve anlamaya çalıştığım isimlerden sadece bir kısmı. Bir parça daha
geriye gidersek Brahms ve Mahler’in müziği benim için çok önemli.

“Clashes” Alper Yılmaz’ın lider olarak çıkarttığı ilk albümü.
Albümün tüm prodüksiyonu, içindeki kompozisyonlar ve düzenlemeler kendisine
ait. Bu albümün kaydına iki yıl kadar önce başlamış. O dönemde soprano
saksofon ve klarinette Mike McGinnis, alto saksofonda David Binney, Fender
Rhodes’ta Jon Davis ve davulda Andy Sanesi’den oluşan kadroyla bazı parçalar
kaydetmiş. Albümde bu kayıtlardan albüme de adını veren Clashes, Junk Mail ve
Oddity adlı parçaları kullanmış. Albümün bu kısmındaki kayıtlar New York’ta
George Walker Petit’nin mühendisliğinde kaydedilmiş. Bunların hepsi çok önemli
müzisyenler:
Müzisyenlerden David Binney New York jazz sahnesinin en
önemli isimlerinden biri. Bu senenin DownBeat Critics’ Poll’unda en iyi genç
alto saksofoncu ödülünü kazandı. Chris Potter, Mark Turner gibi isimler
Dave’in “disciple”i diyebileceğim müzisyenler aslında. Bana kalırsa yaşayan en
önemli iki-üç altocudan bir tanesi.
Jon Davis oldukça tecrübeli bir klavyeci ve piyanist. Jaco
Pastorius’la üstadın son dönemlerinde 4–5 albümü var.
Mike McGinnis tarz olarak Steve Lacy’i andıran, fakat son
iki-üç yılda kendi sesini fazlasıyla bulmaya başlamış bir müzisyen. Albümün
prodüksiyonunda her an yanımda olan bir arkadaşım aynı zamanda. Bugünlerde
Lonnie Plaxico, Steve Coleman gibi önemli isimlerle çalışıyor. Eastman School
of Music mezunu…
Andy Sanesi Berklee mezunu bir davulcu. New York
University’nin jazz programında bir süre davul hocalığı da yapmış, çok yönlü
bir müzisyen. Bugünlerde Los Angeles’ta çalışmalarını sürdürüyor.
Albümün ikinci kısmı ise geçtiğimiz Mart ayı içerisinde yine
New York’taki ünlü Skyline Studios’da Steve Geuting’in mühendisliğinde bir
günde kaydedildi. “KuKe, XX, Ninni, Spring Breeze ve You Have No Idea” bu
kayıtlardan.
Kaydın bu kısmında Nick Kadajski David Binney’nin yerini aldı
alto saksofonda. Nick, New York piyasasının en genç müzisyenlerinden. Geleceğe
bayağı adını yazdıracak bir potansiyeli var bence. Çalışması son derece de
keyifli bir müzisyen. Nick de Eastman School of Music mezunu…
Fender Rhodes’ta bu sefer Alman Matthias Bublath var.
Matthias Berklee ve Manhattan School of Music mezunu bir müzisyen;
yanılmıyorsam eğitimi klasik müzikten geliyor. Geçtiğimiz yıl Betty Carter
Competition’i kazanarak Washington, D.C.’de çok önemli müzisyenlerle çalışma
fırsatı buldu.
Kayıtların bu kısmında davulu Türkiye’de hemen herkesin
tanıdığı Volkan Öktem çaldı. Yıllardır birlikte çalmış olmamıza rağmen bu
benim Volkan’la ilk stüdyo çalışmam. Değişik tarzların getirdiği birikim ve
tecrübeyi bana kalırsa albüme en güzel şekliyle yansıttı Volkan.
Bu kısımda da sopranoyu Mike McGinnis çalıyor.
Albümün kapanış parçası Landscape ise evde Tolga Tüzün’un
mühendisliğinde kaydedildi. Buradaki efektlerin hepsi bilgisayarda bir parça
işlemden geçirilmiş bas gitar sinyalleriyle elde edildi…
Albümün mikslerini Brooklyn’deki Systems Two stüdyolarında
Tolga Tüzün yaptı. Mastering ise The Lodge’da Emily Lazar tarafından yapıldı.
Albümün grafikleri Emrah Yörük tarafından tasarlandı,
fotoğraflar da eşim Aslıhan Demirtaş’a ait.
Bana en ilginç gelen yön bu albümün genel konsepti oldu.
Kelimelerle ifade edersek bu albümü “elektrik bir grubun akustik kaydı
etrafında” diye nitelendirebiliriz. Basçıların liderliğini yaptığı tipik
albümlerden oldukça farklı. Alper bu albümdeki müzikleri soprano ve alto
saksofon ekseninde yazmış. Bas frekanslarla ve genel olarak tiz frekanslarda
hareket eden iki üflemelinin arasındaki boşluğu da büyük ölçüde Fender Rhodes
dolduruyor.
Albümde birçok ilginç parça yer alıyor. Alper bunların her
birisini teker teker anlattı ancak benim asıl ilgimi çeken albüme adını veren
parça oldu:
Bu parça bir parça benim içimdeki kavgayı anlatıyor aslında.
Tabii bu sonradan parçaya giydirilmiş bir anlam. Sanırım yıllardır müzik ve
profesyonel iş yaşamım arasında gidip gelmem hakkında kendi içimde verdiğim
kavgayı yeni yine kendi içimde çözmeye başladım. Bu çözümleme aslında parçanın
sonundaki davul solosu sırasında kendini gösteriyor. Parçanın ilk iki kısmı
olan alto ve klarnet sololar son derece serbest bir şekilde başı Ortadoğu
makamları üzerine kuruluyken, son kısımda basit iki akor üzerine daha yerleşik
ve kendiyle barışık bir armoni benim içimde ulaşmaya başladığım iç barışı
simgeliyor sanki…
Albümün kapanış parçası olan Landscapes bu parça büyük ölçüde
Hint müziğinden etkilenmiş bir çalışma. Tek bir akor ve iki adet de harmonik
sesten oluşan bas eşliği (loop) üzerine çalınan bir melodiden oluşuyor.
Arkadaki efektlerin hepsi distorsiyon, kompresör, envelope filter’dan
geçirilmiş bas seslerin iki oktav tize transpoze edilmesi ve miks sırasında
hoparlörler arasında hareket ettirilmesiyle elde edildi. Bu parça aslında
benim bir sonraki projem hakkında da bir parça fikir vermesi açısından önemli.
Bir sonraki projemi büyük ölçüde bu tarz looplar üzerine kurup, görsel destekle
bir DVD şeklinde düşünüyorum. Parçaları tek bir bas ile dört ya da beş kanallı
looplar şeklinde kaydetmeyi planlıyorum. Müzik ise büyük ölçüde post-tonsal
olacak… Bugünlerde bu tarz işler yazmaya başladım.
Bu albümün tüm finansmanını Alper kendisi sağlamış ve kendi
firması olan Kayique Records’tan basmış. Satışlar ise büyük ölçüde internet
üzerinden yapılacak. Halen Türkiye’de bir baskısının yapılması için çalışmalar
sürüyor.
Albümün kendi firmasından çıkıyor olması Alper’e ciddi bir
maddi avantaj sağlıyor, çünkü satılan her albümün geliri direkt olarak ona
kalıyor.
Biraz da ortak tutkumuz olan Hi-Fi meselesine değindik.
Sisteminde Rotel CD player, ve 2 adet mono blok bağlanmış Decware SE84CS
single-ended tube ampli var. Speaker’lar ise B&W DM630.
Alper neden bu konuya ilgi duyduğunu şöyle ifade etti:
Dinlediğim müziğin kalitesinin ötesinde, sesin kalitesi de
benim için çok önemli. O yüzden MP3 gibi formatlarda ya da arabada müzik
dinlemekten çok keyif aldığımı söyleyemem. Yaklaşık son 10 senedir, müzik
dinlediğim aletlerin de iyi olmasına çalışıyorum. Tabii ki maddi açıdan bunun
çok da sonu yok, ama eşimle birlikte en son kurduğumuz sistem şu anda bizi
fazlasıyla tatmin ediyor.
Alper Yılmaz’ın hayali önümüzdeki 10 yıl boyunca New York, İstanbul
arasında hareketli bir yaşam kurmak ve 10 yeni albüm yapmak. Bunlardan bir
tanesi zaten başlamış vaziyette. Ayrılmadan önce Türk dinleyicilere iletmek
istediği başka ne olduğunu sordum:
Bana kalırsa insanların bulundukları toplum içerisinde
entellektüel birer vatandaş olma yükümlülükleri var. Müzik dinlemek, müzik
yapmak sadece o eylemlerden ibaret değil. Kişinin müzik estetiği anlayışının
gelişimi için edebiyatın, sanatın, felsefenin, genel kültürün, politikanın
önemli bir yeri var. Bunların paralel bir şekilde yürütülmesi gerekir
kanısındayım.
Alper Yılmaz, gündüz işadamı, gece müzisyen, iki ülke iki
kıta arasında yaşayan bir insan. İçindeki çatışmaları anlattığı albümüyle çok
yakında size de ulaşacak. Biz ise bundan sonra gelecek 9 albümü bekliyoruz.