Cem Mansur
“Konuya müzik yoluyla baktık”

Akbank Oda Orkestrası, Türkiye’de çok sesli evrensel müziğin
kitlelere ulaşımı söz konusu olduğunda dikkati en çok üzerine toplayan
orkestralardan biri. Gerek programların etrafında döndüğü temalar, gerek
seçilen eserlere getirilen harika yorumlar, gerekse konuk edilen solistler
açısından; dinleyicisi için büyük bir mutluluk kaynağı olmanın yanı sıra,
birçok kişinin çok sesli evrensel müzik ile tanışmasında da orkestranın etkisi
oldukça büyük. Mart ayı içinde, vurmalı sazların kraliçesi olarak anılan,
dünyaca ünlü perküsyonist Eveleyn Glennie’yi; Nisan’da ise Schostakovich’in
Birinci Konçerto’sunun dünyadaki en ileri gelen yorumcuları arasındaki Natalia
Gutman’ı ağırlayan orkestranın bugüne değin imza attığı konserler arasında;
“Bach, Jazz ve Lale Devri” (Aya İrini, 1998) “Alla Turca” (Tophane-i Amire,
1999) “1789, Akl-ı Selim’in Müziği” (Tophane-i Amire, 2000), “At-Nağmeler”
(Istabl-ı Amire-i Ferhan, 2001) ve “İstanbul’da Erguvan Zamanı” (Aya İrini,
2004) gibi etkinlikler var.
1998 yılında orkestranın daimi şefliğine getirilen Cem
Mansur, Akbank Oda Orkestrası’nın hayatlarımızdaki bu rolünü en çok borçlu
olduğumuz isim. Kirov Operası, Royal Philharmonic Orchestra, London Mozart
Players, City of London Synfonia, BBC Concert Orchestra, George Enescu
Filarmoni Orkestrası, Concerto Grosso Frankfurt, Prag Ulusal Tiyatrosu ve
Mexico City Filarmoni Orkestrası gibi kuruluşlarla da çalışmaları bulunan şef,
yönettiği ve oluşturduğu harika programların yanı sıra; dinleyici ile
seslendirilen programla ilgili bilgilerini, düşüncelerini ve besteciyle ilgili
anekdotları paylaştığı konser öncesi sohbetleri ile de anılıyor.
Cem Mansur ile müzik hayatı, çok sesli evrensel müzik ve
Türkiye’de müziğin neleri değiştirebileceği üzerine bir sohbet…
İlk olarak Türkiye’de çok sesli müziğin kitlelere ulaşımı
hakkında görüşlerinizi almak isterim. Bir röportajınızda devlet orkestralarının
bilinçli bir taşra konserleri politikası olmalı demişsiniz. Sizce ne denli
odaklanılıyor bu konuya?
Bütün orkestralar, yalnızca devlet orkestraları değil;
Türkiye’de sanat yapan herkes bu işi sadece büyük şehirlere odaklanmış bir
ayrıcalık olarak değil de, herkesin hakkı olan bir şey haline getirmek için
elinden geleni yapmalı. Bunun için de devlet orkestralarının taşra
konserlerinin sürekli hale getirilmesi yapılacak en kolay ve en kilit şeylerden
biri. Sadece konserlerle değil, anlatmak lazım. Türkiye’de anlamsız bir önyargı
var müzikle ilgili. Müzik uygar ve çağdaş olan bir yerde, herkesin hayatına
girebilecek ve güzelleştirebilecek bir şey. Türkiye’de ulaşılmaz, anlaşılmaz ve
yabancı bir şey gibi görüldüğü ve gösterildiği için… Tabi bunda eğitim
sisteminin, sanat kurumlarının, sanatçıların, herkesin ortak sorumluluğu var.
Aslında müzik o kadar temiz, anlaşılması ve insanın hayatına sokması o kadar
kolay bir şey ki. Zamansız ve hiçbir sınır tanımayan bir şey müzik, klasik
müziği anlamaktan bahsediyorlar, o kadar değişik katmanda algılanan bir şey ki
çok sesli müzik; analitik olarak anlayabilirsiniz, duygusal ilişki olarak
anlayabilirsiniz… O bakımdan zor ve ulaşılmaz bir şey olarak görülüyor.
Anladıkça alınan keyif artar deyişi vardı ya… Herkes soyut
bir şey anlıyor, kimin ne anladığını sözcüklerle açıklamak imkânsız. Ancak
analitik boyutu açıklanabilir, şu armoni oradan buraya gitti gibi. O bence
müzikle ilişki kurmanın en önemli unsuru değil. Anlamaktan ne anladığımız
hepimiz için farklıdır. Mozart’ın 40. senfonisi neyi anlatıyor, hiç bir şeyi
anlatmıyor. Sözcüklerle ifade edilebilir bir şey olsaydı anlatmaya çalıştığı
her neyse, o senfoni olmazdı.
Yıldızlar geçidi konserle dizisinin Mart ayındaki konuğu
Evelyn Glennie’nin çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?
Çok takdir ettiğim bir müzisyen. Evelyn Glennie’yi uzun
zamandır davet etmek istiyordum Akbank Oda Orkestrası’na. Birçok açıdan çok
ilginç bir müzisyen; vurmalı sazların solist kimliği kazanmasında en büyük rolü
oynayan kişi. Kişiliği, virtüözitesi, ısmarladığı ve ona adanmış eserlerle;
vurmalı sazların repertuarında başkalarının 10 yılda yapamadığı şeyi tek başına
yaptı. Birçok ilginç bir yönü var ki; kulakları duymuyor yüzde 95 gibi bir
oranda. Bu da müziğin ne kadar sihirli bir şey olduğunu gösteriyor.
Sahneye çıplak ayakla çıkarak, titreşimleri hissederek
orkestraya uyum sağladığını duymuştum…
Titreşimlerden çok daha fazlasını hissediyor tabi. Son
araştırmalara göre; müzik, kulağı duymayan insanlarca titreşim yoluyla yalnız
ritmik unsur olarak değil; armoni, melodi, form gibi unsurları da içerecek
biçimde, beynin aynı yerinde uyarılmaya yol açıyor. Yani kulağı duyan ve
duymayanlarca müziği algılanışı beynin aynı bölgelerine denk düşüyor, son
aylarda ortaya çıkan bu veriler gerçekten heyecan verici. Evelyn Glennie bence
kulakları duysa da duymasa da çok büyük bir virtüöz, çok değerli bir müzisyen.
Gerçekten Akbank Oda Orkestra’nın Yıldızlar Geçidi serisine baktığımız zaman,
her sezonun bel kemiğini oluşturan şey; seçilen repertuar için davet edilen
solist, dünyada o konuda en iyi kim ise O.
Temayı belirleyip solisti ona göre mi seçiyorsunuz, ya da
soliste göre mi belirliyorsunuz repertuarı?
Çok değişik oluyor; bazen davet etmek istediğim bir solist
oluyor ve ondan repertuar önerileri alıyorum. Ondan aldığım repertuar önerileri
doğrultusunda aklımda bir konser teması oluşabiliyor; bir dönem, bir coğrafya,
bir felsefi yaklaşım ya da bir sanat akımına gönderme, her şey olabilir bu.
Bazen ise aklımda bir program oluyor ve solistin çalacağı eserler de belli
oluyor, aklımdaki repertuarı ve ona yakın şeyleri kabul eden bir solisti davet
ediyorum. Çok değişik biçimlerde oluşuyor konserler. Konserlerin her şeyden
önce bir hikâye anlatması lazım, Türkiye’de çok fazla, bir takım eserlerin bir
araya getirilip çalındığı konser var. Ama bu Yıldızlar Geçidi konserler
serisinde, “bu konuya müzik yoluyla baktık” denebilmesi ilginç ve heyecan
verici. Güzel müzik dinlemenin ötesinde, belli bir konuda bir şey yaşamalı
dinleyici.
Konuk ettiğiniz solistler arasında sahnede birlikte
olmaktan özel bir keyif aldıklarınız var mı?
Birçok kişi var, son yıllarda davet ettiklerim arasında
keyifle çalışmadım diyebileceğim biri yok açıkçası. Ama bu yıla baktığımızda,
Stephen Kovacevich, dünyanın en iyi piyanistlerinden biri, onla müzik yapmak
çok heyecan verici. Her notada ölüm kalım savaşı verir gibi, her nota çok
önemli; canlı müzik yaparken o anda bir şey yaratıyorsunuz, tekrar
yaratılamayacak ya da kaydedilerek tekrar yaşanamayacak bir şey… Sezon başında
davet ettiğimiz kemancı Elizabeth Wallfisch ile çok heyecan verici bir çalışma
oldu, 18. yüzyıl stilini çok iyi bilen bir kemancı ve uzun zamandır orkestrayla
çalmasını çok istiyordum.
Nisan ayında konuğumuz olan Natalie Gutman var, çok büyük bir
viyolonselci. Schostakovich’in konçertosunu çaldı; Schostakovich’in kendisini
tanımış bir müzisyen, viyolonselin yaşayan tarihi gibi.
Sizin hikâyeniz, benzer kariyerlere sahip
müzisyenlerinkinden biraz farklı gibi; 19 yaşında mühendislik eğitimizi yarıda
bırakıp müzik eğitimine başlamışsınız. Türkiye’nin o dönemki koşulları göz
önüne alındığında, zor oldu mu bu kararı vermek?
Türkiye şartları ile ilgili olduğu söylenemez, kendi
hayatımla ilgili bir karardı, geç de olsa karar verdim. Öncesinde o kadar
meraklı değildim açıkçası, küçük yaşta piyano derslerine başlamıştım ama birkaç
ay sonra bıraktım. 19 yaşlarında ben hayatımı müzikle geçirmek istiyorum
dediğimde, başka bir bölüm okumaya başlamıştım, laf olsun diye bir bakıma, boş
durmamak için. Karar verdikten sonra bir takım şeyler şeye hızla değişti
hayatımda, ama alışılmışın dışında olduğu bir gerçek, o yaşta müziğe başladım,
nota falan bilmiyordum. İnsan bir şeyi çok sevdiği ve istediği zaman bir
şekilde yapabiliyor.
Kariyeriniz boyunca çeşitli şehirlerde eğitim gördünüz ve
çalıştınız. Bunlar arasında özel bir bağınızın olduğunu düşündüğünüz bir şehir
var mı?
Müzik hayatımda özellikle bağım olan yer her zaman Londra
oldu. Müzik eğitimin çoğunu, neredeyse tümünü orada geçirdim, belli yaz
kurslarının ve workshopların dışında. Oradaki müzik hayatının çok zengin ve
çeşitli olduğu yıllarda Londra’da öğrenciydim ve bu büyük bir şanstı; 70’li
yılların sonuna ve 80’lerin tam başına denk geliyor. Türkiye dışında sürekli
bağlantım olan yer Londra oldu, halen de öyle. Bir evim de orada, birçok
arkadaşım orada; hem dostluklarım, hem sanat yaşamım açısından çok sıcak
ilişkilerim oldu ve hayat boyu devam edecek bir yer benim için.
Cem Mansur dendiğinde akla gelen şeylerden biri de konser
öncesi sohbetleri ve anlattığınız hikâyeler…
Oxford Şehir Orkestrası’nın başında olduğum yıllarda çağdaş
bir eser ya da çok bilinmeyen bir eserle ilgili dinleyicilerle yaptığımız
sohbetler oluyordu. Fakat bu konseptli programlara başladığımızdan beri devam
ediyor. Özellikle alışılmışım dışından programlar yapıyorsanız, ya da her türlü
program için geçerli bu, dinleyicilerin o müzikten daha fazla keyif almasını
sağlayacak bir şey varsa söyleyebileceğimiz, onları söylemek görevimizdir diye
düşündüm her zaman. Hem sınırları yok ediyor, hem sahneyle dinleyiciyi sıcak
bir ilişki ortamında buluşturuyor. En önemlisi o müziğin gökten zembille inmiş
bir şeyden öte; tarih, felsefe, coğrafya, kendi yaşamlarındaki duygular
düşünceler içinde nereye oturduğuna dair bir bakışı anlatmak. Eser tuhafsa
neden tuhaf. En soyut ve çağdaş eserlerin bile dinleyici ile bir ilişki
kurmasını sağlamak mümkün. Son yıllarda bunu heyecan verici bir biçimde yaşadık.
Ben açıkçası 50–60 kişi gelir böyle sohbetlere diye düşünüyordum; ama insanlar
ukalalık etmeden, herkesin anlayabileceği bir dille müzikle ilgili çok fazla
bilgi verilebileceğini gördüler. Bunu hem kendi yaptığım işin daha anlamlı
olması için yapıyorum. Özellikle bizim gibi sıra dışı programlar çalan bir
orkestra için bu çok önemli.
Bu hikâyeleri bir kitapta toplamayı düşündünüz mü?
Bunu soran çok oluyor. Yazılı format çok daha farklı bir şey,
ben bu sohbetleri uçucu şeyler olarak görüyorum, o ana özgü. Ama müziğe dair
düşüncelerimi paylaşabileceğim bir kitap düşünüyorum, ama bu sohbetlerin
toplanmış hali olmayacak. Müziği paylaşmak ve müziğin doğasıyla ilgili heyecan
verici tecrübelerim var, özellikle Anadolu konserlerinde müzikle ilgili çok şey
öğrendim. Kitap tecrübelerime, başkalarıyla konuşmalarıma dayanarak ortaya
koymak istediğim “müzik ne, niye bizi heyecanlandırıyor, Türkiye’deki rolü ne
ve Türkiye için neyi temsil edebilir” gibi… Ben çok sesli evrensel müziğin
Türkiye’de çok büyük bir güç olabileceğini düşünüyorum, Türkiye’nin
çağdaşlığının en açık ifadesi olabileceğini düşünüyorum. İçinde taşıdığı
değerlerin iyi hissedilmesi sayesinde insanların hayatını iyileştirebileceği
gibi belki çok ütopik olan bir düşüncem var, ama sanatçının o ütopyayı bir
hedef olarak gözünün önünde tutması gerek. Müzik çok büyük bir güç. Nietzsche
“müzik bize daha iyi bir dünyanın kapısını açar” diyor. Bu çok doğru bence,
bunu hissetmek herkesin ulaşabileceği bir şey, ben bazen Diyarbakır’da
konserden sonra konuştuğum bir çocuktan öyle bir şey öğreniyorum ki müziğin
neden önemli olduğuyla ilgili, bunu Paris’te konserden sonra öğrenemem.
Türkiye’de biraz gâvur özentisi, ithal malı bir nesne olarak görebiliyoruz
bazen. Bu çok büyük bir kayıp, birçok insanın hayatına böyle bir zenginlik
değmeden geçebiliyor.
Söylediğiniz daha yoğun olarak çok sesli batı müziği için
düşünülüyor gibi…
Çok sesli evrensel müzik, bütün dünyada başka hiçbir ortak
noktaları olmayan insanların, aynı derecede heyecan yaşayabileceği ve hayatını
derinleştirebilen bir şey.
10 sene öncesine baktığımızda daha büyük kitlelere
ulaşılabiliyor değil mi? Gelişme birilerinin yeni bir şeyler yapmasına bağlı.
Konuk orkestralar gidip geliyor, kendi orkestralarımızın seviyesi 20 yıl
öncesine oranla kıyaslanamayacak kadar iyi. Bu potansiyelin ülke genelinde çok
iyi kullanılması lazım.
Repertuarınızda unutulmuş ve alışılmışın dışında eserlere de
yer veriyorsunuz…
Büyük miktarda iyi müzik var dünyada bugün ve tarih içinde.
Ama insanlar genelde aynı şeyleri dinleyip çalıyorlar. En popüler eserlerin en
popüler olmasında haklı bir sebep oluyor genelde; en iyiler, en heyecan verici
olanlar ve en zamansızlar… Son yıllarda öyle eserler çaldık ki, bunu kimse
bilmiyor diye sormadan edemiyorum. Bir avuç çalmaya değecek eder yok,
yüzlercesi var.
Peki, yorumlamaktan özellikle keyif duyduğunuz bir eser ya
da besteci var mı?
Canlı olarak müzik yaptığınız zaman, o an çaldığınız eseri
yaşıyorsunuz ve o en sevdiğiniz eser oluyor. Ben çok geniş bir yelpazeyi yakın
buluyorum kendime ve severek yönetiyorum. Ama özellikle opera bestecisi olarak
tek kişi söyleme gerekirse, Mozart. Ama tabi ki tek sevdiğim besteci o değil…