Erdem Helvacıoğlu:
Loop mantığını kırmak istedim

Sizi bilmem, ama Erdem Helvacıoğlu denince benim aklıma
bir düzine ödül geliyor! Son yıllarda Uluslararası müzik festivallerinin
birinden diğerine koşan Helvacıoğlu, Luigi Russolo’dan Musica Nova’ya pek çok
yarışmadan alnının akıyla çıktı. New York'lu plak şirketi New Albion’un
yayımladığı son albümü “Altered Realities”in Türkiye'ye gelmesini fırsat bilip,
soluğu besteci, ses tasarımcısı, gitarist ve prodüktör -on parmağında on
marifet- Erdem Helvacıoğlu'nun yanında aldım ve aklımdaki bütün soruları
sormadan da bırakmadım.
Erdem, kendi jenerasyonumdaki herkes gibi ben de
elektronik müziğe büyük ilgi duyuyorum. Ama bir dinleyici olarak bugün yapılan
pek çok işin birbirinden farkı olmadığını, bu türün çok çabuk sıkıcı ve sığ bir
hal aldığını üzülerek görüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?
Günümüzde şöyle bir dezavantaj var: Çoğu genç müzisyen bir
enstrüman çalmıyor. Hatırlarsan bizim dönemde “parmağını kanatana kadar gitar
çalmak” vardı mesela. Lise yıllarımızda bir enstrüman çalmanın nasıl bir şey
olduğunu, armonik yapının, melodik yapının ne olduğunu öğrendik. Sadece bu
kavramları bilmek, o yaşamışlık bize farklı bir vizyon getiriyor, elektronik
müzik yapsak da bu yaklaşımı yansıtıyoruz. Ama dünyadan haberin olmazsa tabii
ki yaptığın işte de eksikler olacaktır. Bugün olup bitene en güzel örnek
Myspace’tir aslında: Onca sanatçıdan kaç tanesi gerçekten değerli? Sonuçta
bütün olay kendi rengini, kendi sound’unu bulmaya geliyor.
Hatırlarsanız sizinle MİAM’da tanışmıştık. Orada
tonmaisterlik okudunuz, ama size yaylı dördüller çaldırmaya varan bir
bestecilik eğitimi de verildi… Üç yıl önce Açık Radyo’da Arada
Kalanlar programında bize “elektronik-akustik farketmeksizin, beste yaparken
kavramlar üzerinden düşünüyorum” demiştiniz. Bu yaklaşımın mimarı size MİAM’da
verilen eğitim olabilir mi?
MİAM’ın kavramsal düşünmem üzerinde mutlaka bir etkisi
olmuştur, ama öte yandan ben Too Much döneminde de müzikal fikre öncelik
tanıyordum. Bir konsept olmadan hiçbir şeyin ilerleyemeyeceğini düşünüyorum,
hele dünya üzerinde bu kadar çok eser yaratılıyorken. Bir problematiğin olması
lazım ve onu anlatabiliyor olman lazım. Bunlar yoksa suya yazı yazıyorsun
demektir.
Elektronikte doğaçlamadan bahseder misiniz biraz? Herşeyin kontrol altında
olabildiği bir ortamda doğaçlama nasıl düşünülüyor?
Bu albümün yüzde doksanı kompozisyonsa, yüzde onu da
emprovizasyon. Ama sadece elektronik emprovizasyon yapan yüzlerce grup var.
Birçok festivalde çalma imkanım oldu, sadece iki laptop’la yapılan emprovizasyonlara
şahit oldum. Önceden yaratılmış sesler vardır ama sen sahnede herşeye sıfırdan
başlayabilirsin, elektronikler sana bu imkanı sunar.
Rashit, Met Life projesi derken birbirinden oldukça farklı işler yaptığını
görüyoruz. Bütün bu çalışmalar sırasında takip ettiğiniz ve ilerlediğiizn yol
nasıl bir yol?
Met Life, içinde Matmos gibi önemli grupların da yer aldığı
altı albümlük bir projeydi. Her sanatçı kendi yaşadığı şehrin içinden sesler
alıp onları işliyordu. Daha öncesinde de bu tür ses kayıtları yapıyordum ama o
ayrı bir albümdü. Ama ben Too Much döneminde de, bir önceki albümde de ve bu
albümde, gitar ve elektronikler üzerinde çalışıyordum ve öyle devam etmek
istiyorum. Tabii son albüm daha büyük bir birikimin ürünü: gittiğim bütün
festivaller, MİAM, hepsinden bir şeyler var.
Aldığıniz ödüllerin ilkini Roxy Müzik Günleri’nde almışsınız. O zaman üyesi
olduğunuz Has grubunda hissedilir bir Massive Attack tınısı var. Matmos’tan da
bahsetmişken, trip-hop dünyasıyla hala bir bağ hissediyor musunuz?
Elektronika, trip-hop o dönemin bir müziğiydi. O çalışmalara
ara verdikten sonra devamı da gelmedi. MİAM’la beraber daha elektroakustik ve
daha “uluslararası” işlere döndüm. Ama belki ileri bir zamanda farklı bir
yaklaşımla bu işlere de dönülebilir.
Türkiye’de sizinle aynı kulvarda olduğunu düşündüğünüz ve beğendiğiniz
müzisyenler var mı?
Elektroakustik dersek Tolga Tüzün ve Sinan Bökesoy var. Tolga
IRCAM’a gitti, şu anda doktorayı bitiriyor olmalı. Sinan da Fransa’da doktora
yapıyor. İkisi de iyi besteciler.
Yurtdışında birçok Türk müzisyenin hayal edemeyeceği kadar
konser ve workshop verdiniz ve bir hayli tanınır oldunuz. Yeyip içtiğiniz sizin
olsun, gördüklerinizi bizimle paylaşır mısınız!
Gördüğüm en iyi elektroakustik festivallerinden biri Küba, Havana’daydı.
Küba’yı elektroakustikle bağdaştırabiliyor musun?
Hayır, ama onlar yapıyor işte. Bu işler için stüdyoları da var. Şili’de de
öyle, orada da bir Electroacoustic Music Society var, başkanıyla tanıştım,
ellinci senesini kutluyordu! Ülkelerindeki elektronik müzik sanatçılarının
“database”ini yapıyorlar. İnanabiliyormusun, elli senenin kaydını tutmuşlar!
Böyle bir dünya var yani, demek ki yapılabiliyor. Neyse, Küba’daki festivale
dünyanın dört bir yanından sanatçılar geliyor, Amerika’dan bile. Amerika’dan
Küba’ya gelmek zor bir iş. Pasaportuna Küba vizesi basılmıyor, sonradan problem
olmasın diye! Bu festival hükümet desteğiyle iki yılda bir yapılıyor, şu anda
onuncusu yapıldığına göre demek ki yirmi seneden beri var.
Amerika ve Avrupa’da elektroakustik müzik için kurulan özel konser
mekanlarından da biraz bahseder misiniz?
Belfast’ta Çağdaş Müzik Festivali için çok ilginç bir mekan
kurmuşlardı, 48 tane speaker vardı, mazgallar üzerinde yürüyordun çünkü sekizi
yerin altındaydı. Sekizi oturduğun yerde, sekizi arkada, vesaire. Böylece sesi
mekan içinde istediğin gibi yönlendirebiliyorsun. Fransa zaten “acousmatic”
müziğin başlangıç yeri. Eski bir tuz fabrikasında festival düzenliyorlar,
sabahın altısına kadar süren 10 saatlik bir dinleti. 48 ayrı kolon var,
Stockhausen da gelip çalıyor o festivalde.
Stockhausen, Varese gibi akademik karakterli besteciler sence diğerlerinden
ayrı bir dünya mı?
Hayır ben öyle görmüyorum. Özellikle son on sene içinde bu
ayırım çok kırıldı. Şu aşamada akademik olmayan müzisyenlerin akademik
olanlardan, onların da diğerlerinden beslenmesi çok daha kolay. Bir çok besteci
ve DJ, 60’larda yapılan bir bestenin tınısını beğenip bir sample alabiliyor.
Böyle bir kültür bugününkü. Anlamlar içiçe, net çizgiler yok.
Bütün bunları gördükten sonra Türkiye’de yapmak hayalini kurduğunuz bir şey
olabilir mi?
Her sene olmasa bile Küba’da olduğu gibi iki senede bir bir
elektronik müzik festivali düzenlenebilir, keşke olsa ve süreklilik kazansa.
Bir de bu işlerle ilgilenen bir plak şirketi olsa.
İstanbul’da CTRL+ALT+DEL festivali var…
Evet, Bienal ile beraber onun olması çok iyi zaten. Sonuçta
şöyle bir ortam lazım: Yenilikçi düşünen festivaller, farklı düşünenleri,
öğrencileri buluşturan platformlar ve bunların yaptıklarını destekleyen -ufak tefek
de olsa- plak şirketleri. Ve bu eserlerin yurtdışına açılması sağlanmalı, çünkü
herkesin kendi dünyasında bir şeyler yapması dünya üzerinde pek bir şey ifade
etmiyor.
Türk elektronik müzisyenlerinin kendi ülkelerinde müzikal anlamda yeterince
beslenebilecekleri bir ortam var mı dersiniz?
Yurtdışına gitmenin her zaman faydası var. Farklı insanlarla
çalışmanın getirisi ayrı. Festivaller görmek, “dünyada böyle şeyler de mi
yapılıyormuş” diyebilmek gerek. Her festivalden insan bir heyecanla dönüyor.
Sonra o heyecan biraz törpüleniyor tabii. Kalınmasa bile çok fazla dışarıya
gidip gelmek lazım, yoksa beslenmek mümkün olmayabilir.
Saadet Türköz’den de bahsedelim. Onu sizin sayenizde
tanıdım. Türkçe sözlü ciddi özgür doğaçlama yapan bir kadın şarkıcıya rastlamak
bende gerçek bir şok etkisi yaptı.
Akbank Jazz Festivali’nde çaldık beraber. Saadet genellikle
emprovizasyoncular ve jazz’cılarla çalışıyor, o yüzden birlikte çalışmak ikimiz
için de inanılmaz bir deneyim oldu. Kendine has bir anlayışı var. Bazı şarkılar
vardı, 100BPM’lik ezgiyi biz 10 BPM’de çalıyorduk, zamanı uzatınca nefesini çok
farklı kullanıyordu ve müziğe inanılmaz anlamlar geliyordu.
Müzik piyasasında yer yerinden oynamış durumda, ve taşlar
daha yerine oturmadı. Müzisyenler “music business” işine bir yerlerden giriyor.
Sizin de bu kadar ödül aldığınızı, bunca festivalde çaldığınızı görünce
insanın sorası geliyor: Pazarlama işine ne kadar zaman ayırıyorsunuz?
Her gün belli bir süreyi ayırmak gerekiyor. Bu, plak
şirketleriyle yazışmak olabilir, müzisyenlerle yazışmak olabilir, ama mutlaka
yapılması lazım. “Ben Sony’le, Virgin’le anlaştım, menajerim de var, PR’cım da
var, onlar yapsın” mantığı bazı popstarlar için hala geçerli olabilir, ama onun
dışındaki milyonlarca müzisyen kendi PR’ını ve kendi albümünü hazırlaması
lazım.
Yanlış hatırlamıyorsam Jacques Attali müziğin gelecekte
bedava olacağına, ya da parayı safdışı bırakarak bir paylaşım aracı olacağına
dair bazı kehanetlerde bulunmuştu.
O şekilde olur mu bilmiyorum. Ama şu anda plak şirketleri,
dağıtım şirketleriyle ortak çalışmaya başlıyor. Örneğin %50-%50 ortak
oluyorlar. Ayrıca download piyasasının tırmanışta olduğunu biliyorum, müziğin
tamamen bedava olması biraz zor. Teknolojik dünyada her büyük değişimle beraber
bir çalkalanma olmuştur ama dikkat edersen hiçbir şey tamamen kaybolmuyor.
Bugün LP de var, kaset de var, CD de var, MP3 de var. Sinema da var, TV de var,
DVD de var, VHS e var. Yeni katmanlar ekleniyor yani.
Altered Realities albümüne gelelim. Albümün kapak ve kitapçık
tasarımının, bir yerde müziğinizle ters düştüğü hissine kapıldım. Oldukça
duygusal bir içerikle karşılaştım çünkü.
Duygusal bir içerik olduğu kesin, ama kapağın bunu
yansıttığını düşünüyorum. ECM tarzı bir kapak da olabilirdi, ama burada çok
teknolojik bir dünya var, çok limit seslerle oynanıyor. Bütün fotoğraflar da
ona paralel olarak bir makro-dünyayı yansıtıyor. Hani bir takım makro çekimler
vardır, bir böceğin kanadının kenarını görürsün. Kapaktaki fotoğraf da onun
gibi, bir gitar parçasının çok yakın çekimi.
Parçaların isimlerine nasıl karar veriyorsunuz?
En başta konsept belirlenirken de çıkabiliyor, albüm
bittiğinde parçalar seçilirken de. Bütün isimler konsept içinde, makro-dünya ve
gitar dünyası üzerinde yoğunlaşıyor.
Örneğin albümün internette en çok dinlenen parçası Frozen
Resophonic? Bu başlığı parçanın tınısı soğukluk hissi verdiği için, ve
rezofonik denen gitarın tipi de onu andırdığı için seçtim.
Albümü hangi gitarla kaydettiniz?
Bütün albümü Ovation akustik gitarla kaydettim. Ve her şey
gerçek zamanlı kaydedildi.
Bir parçayı kaç kez üstüste çaldınız, veya toplam kaç parça çıkardınız kayıt
sırasında?
10-12 parça çıkarmıştım, her parçada bir çok fikir denedim.
Ama sonra bir an geldi oturdum, kayda bastım ve çalıp bitirdim. Yedisini albüme
koydum. Albümü baştan sona tek başıma çaldım ve kaydettim, kafamdaki fikir de
oydu zaten.
Albümünüzde “duygu”nun, elektronik oyuncaklar tarafından
emilmediğini, hatta tersine desteklendiğini düşündüm. Özellikle elektronik
müzikte duygusallığı kullanmayan, veya duygunun olmadığını iddia eden akıma
nasıl baktığınızı merak ettim. Müzikte değer verdiğiniz unsurlar nedir diye de
sorabilirim.
Çok doğru bir tespit yapmışsın, bu albümdeki ana fikirlerden
biri de oydu. Klasik müzik olsun, elektronik olsun, her tarz müzikte değişik
bir takım fikir akımları var. Benim için yapılan bir eleştiride “Fazla
duygusal, elektronik dinleyenler bunu sevmez” denmiş. Ben buna katılmıyorum, ve
zaten onlara karşı durmak istedim. Bu fikirleri biz kendimiz yaratıyoruz,
bunları kırmamız lazım. Elektronik müzik festivallerinde çok sık rastladığım
formatlar var. Örneğin “piyano ve canlı elektronikler” diyorlar. İcracı
sahnede, besteci de mikser masasında. Bir bakıyorum, hiçbir zaman gerçek bir
interaksiyon yaratılmıyor. Piyanonun kendi ses dünyası var, bestecinin kendi
ses dünyası. Ben bunun üzerinde kafa yordum ve hem çalmaya, hem de kontrol
etmeye karar verdim. David Torn, Adrian Belew, Fennesz gibi elektrik gitar,
pedallar ve elektronik cihazlarla yapılan müziklerde de şöyle bir şey var: Bir
şey çalınıyor, loop’lanıyor, o tekrar ederken başka şeyler çalınıyor veya
manipüle ediliyor. Bunu da kırmak istedim. Çünkü küçücük bir zaman dilimine
takılıp kalıyorsun. Benim parçam eğer yedi dakikaysa, formu da yedi dakika.
Hiçbir loop yok. Mantık bambaşka.