Wynton Marsalis İstanbul’da

Marsalis, gerçekten çok özel bir sanatçı. Sadece besteci, yorumcu ve trompet
sanatçısı kimliğinin yanı sıra, eğitmenliği ve sanat ve kültüre bakış açısı da
onu özellikle çağdaşlarından ayrı kılıyor.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yıl gerçekleştirdiği
14. Uluslararası İstanbul Jazz Festivali’nin birçok jazz sever için en dikkat
çekici konuğu Wynton Marsalis kuşkusuz. 3-18 Temmuz tarihleri arasında
gerçekleşecek olan festivalde, Marsalis Lincoln Center Orchestra ile birlikte
iki farklı akşam, iki farklı mekanda sahne alacak. 10 Temmuz’da Kemer Golf and
Country Club’da ve 11 Temmuz’da Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde konser
verecek olan sanatçıya, Ryan Kisor (tp), Sean Jones (tp), Marcus Printup (tp),
Vincent Gardner (tb), Chris Crenshaw (tb), Elliot Mason (tb), Joe Temperley
(bs, clt), Walter Blanding (ts, clt), Sherman Irby (as, clt, f), Ted Nash (as,
clt, f), Victor Gones (ts, s), Carlos Henriquez (b), Dan Nimmer (p) ve Ali
Jackson (d) eşlik edecek.
Marsalis, gerçekten çok özel bir sanatçı. Sadece besteci,
yorumcu ve trompet sanatçısı kimliğinin yanı sıra, eğitmenliği ve sanat ve
kültüre bakış açısı da onu özellikle çağdaşlarından ayrı kılıyor.
Aslında Marsalis’in hayat öyküsü ve hayatında
gerçekleştirdiği seçimler de onu bu noktaya taşıyan en büyük etmenler.
Marsalis, 1961 yılında Louisiana’da dünyaya geldi. Çok küçük
yaşlarda müzikle ve kendi kültürel geçmişiyle ilgilenmeye başlayan müzisyen,
daha 8 yaşındayken bir Baptist kilisesinde geleneksel New Orleans müzikleri
icra ediyordu. Lise yıllarında New Orleans Symphony Brass Quintet, New Orleans
Community Concert Band, New Orleans Youth Orchestra ve New Orleans Symphony
gibi eyaletin en önemli orkestralarında çalarken, kendi arkadaşlarıyla da
haftasonları jazz, rock, funk gibi tarzlarda çalışıyordu. 17 yaşındayken,
Amerika’nın en önemli müzik okullarından biri olan Tanglewood’s Bershire Music
Center’a kabul edilen müzisyen, bu kuruma kabul edilen en genç müzisyen olma
unvanını da hak etmiş oluyordu. Aslında lise yıllarının ardından, birçok
değerli üniversiteden burs teklifi alan Marsalis’e göre sanat, toplum hayatına
ve kültürel geçmişine en iyi şekilde hizmet verebileceği alandı. Bu sebepten
ötürü dünyanın en prestijli konservatuarlarından biri olan Julliard’da 1978 yılında
eğitim görmeye başladı.
Julliard’daki yılları boyunca birçok ünlü jazz ve klasik
müzik sanatçısıyla tanışma ve onlarla birlikte çalma fırsatını bulan Marsalis,
ünlü jazz davulcusu Art Blakey’le çalıştı. Art Blakey, ona jazz’ın aslında
Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük kültürel mirası olduğu fikrini
aşıladı; Marsalis’in jazz’ı sadece bir müzik olarak değil, bir hayat biçimi
olarak kabullenmesini sağladı. İlerleyen yıllarda Sarah Vaughan, Dizzy
Gillespie, Sweets Edison, Clark Terry, Sony Rollins gibi devlerle birlikte
sahne alan müzisyen, ayrıca günümüzün en değerli klasik müzik yorumcularından
biri olarak da kabul edilmektedir. Marsalis ayrıca En İyi Klasik Müzik Solisti
dalında Grammy ödülünü almaya hak kazandı, geçtiğimiz yıllar içinde New York
Filarmoni, Los Angeles Filarmoni, İngiliz Oda Orkestrası, St. Louis Semfoni,
gibi ulusal orkestralarla birlikte Toronto Senfoni Orkestrası ve Londra
Kraliyet Orkestrası gibi son derece prestijli orkestralara solistlik yaptı.
Marsalis, müzisyenliğinin yanı sıra, eğitimciliğiyle de öncü
olan bir sanatçı. Birçok üniversitede atölye çalışmalarına ev sahipliği yapan
sanatçı, James Carter, Christian McBride, Roy Hargrove, Harry Connick Jr.,
Nicholas Payton, Eric Reed ve Eric Lewis gibi ünlü jazz sanatçılarının
yetişmesinde de rol oynadı. 1995 yılında ulusal televizyon kanalı PBS ile
birlikte Marsalis on Music adlı bir belgesel kaydeden Marsalis, özellikle
çocuklara ve gençlere yönelik bir müzikal eğitim programını sundu. Hem
performansların ve konser videolarının bulunduğu, hem de Marsalis’in uygulamalı
olarak anlatımlar gerçekleştirdiği bu kayıtlar, Amerika’da ve dünyada birçok
çocuğun ve gencin jazz’a aşina olmasını, jazz hakkında daha detaylı bilgi
sahibi olmasını sağladı.
1987 yılında Lincoln Center’da bir jazz programının
başlamasına öncü olan sanatçı, bununla birlikte her yıl 15’in üzerinde ülkede
400’ün üzerinde farklı etkinliğin düzenlenmesine de katkıda bulunmaktadır.
Lincoln Center, Amerikan kültürünün –jazz’ın- dünyaya yayılması ve insanlara
aktarılması konusunda büyük rol oynamış, hatta 1998 yılında New York eski
valisi Rudolph Guiliani tarafından Columbus Circle’da yenilenmiştir.
Wynton Marsalis’in aldığı ödüller gerçekten saymakla bitmez:
Grand Prix Du Disque (Fransa), Louis Armstrong Memorial Medal, Edison Award
(Hollanda), Sanatta Mükemmeliyeti Temsil eden Algur H. Meadows Award bunlardan
sadece bir kaçı. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde de
sanata ve kültüre katkılarından ötürü ödüllendirilen sanatçı, Time dergisi
tarafından 1995 yılında 40 yaşının altındaki en çok gelecek vadeden liderler
arasında ve 1996 yılında da Amerika Birleşik Devletleri’nin 25 En Etkili Kişisi
arasında gösterilmiştir.
2001 yılı, Marsalis için ayrı bir önem taşıyor. Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Wynton Marsalis’i 2001 yılında Birleşmiş
Milletler Barış Elçisi olarak görevlendirdi. Özellikle yirmi yılı aşkın bir
süre boyunca gerçekleştirdiği turneler aracılığıyla dünyanın birçok ülkesinde
bulunma fırsatı yakalayan Marsalis, bu fırsatları o ülkeleri tanımak ve o
ülkelerin insanlarına çeşitli yollarla yardım götürmek için değerlendirdi.
Bir müzisyen için Pulitzer Ödülü’nü almak çok zor olsa gerek.
Ancak Marsalis, bunu da başardı ve 1997 yılında epik oratoryosu Blood on the
Fields ile birlikte Pulitzer Ödülü’nü kazanan ilk ve tek jazz müzisyeni oldu.
Marsalis’in bütün başarılarının yanında, onun kişiliği ve
kendini hayata adamışlığı, onu çok özel kılıyor. Sadece 46 yaşında olan
müzisyen, bu sürede yaşamına birçok başarıyı sığdırmakla kalmamış, ayrıca
birçok insanın hayatına girerek, onlara farklı farklı konularda yol göstermiş.
Marsalis’in tınısı çok temiz, üslup olarak da jazz çaldığında
bizi eskilere götürüyor. Wynton Marsalis, bir anlamda jazz’ın temellerini
tekrardan gündeme getirmiş ve bu temeller üzerine inşa ettiği yapıyla yeni ve
orijinal bir yorum getirmeyi başarmıştır. Aslında Marsalis, Miles Davis, John
Coltrane ya da Charlie Parker gibi müziğe ve jazz’a yenilikler getiren,
çığırlar açan bir müzisyen değil. Ancak, tekniği, sonoritesi, tarzı ve genel
duygu yapısıyla eskiyi yeniden ele alması ve bu yeninin orijinalliğini koruması
Marsalis’i jazz tarihindeki en önemli müzisyenlerden biri haline getirir.
Kardeşi Brandford Marsalis ile birlikte de zaman zaman çalan müzisyene şimdiye
kadar kendi gruplarında Wycliffe Gordon, Wes Anderson, Todd Williams, Marcus
Roberts gibi daha konservatif müzisyenlerin yanı sıra, Jeff “Tain” Watts, Kenny
Kirkland, Bob Hurst gibi çağdaş ve yenilikçi müzisyenler eşlik etti.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Marsalis için şöyle
belirtiyor: “Olağanüstü çok yönlülüğüyle, “Big Band” geleneğini geleceğe
taşıyan Wynton Marsalis önderliğindeki Jazz at Lincoln Center Orchestra, 15
önemli jazz solistinden oluşuyor. Repertuarında Wyton Marsalis, Ted Nash, Ron
Westray ve orkestranın diğer üyelerinden özgün bestelerin yanı sıra Ellington,
Mingus, Coltrane gibi jazz efsanelerinin de yapıtlarına yer veren topluluk,
jazz alanındaki eğitsel etkinliklerde de başı çekiyor... Marsalis, JALCO ile
İstanbul Jazz Festivali’nde “misafir sanatçı” olarak yer alacak ve konserlerin
yanı sıra atölye çalışmaları ve söyleşilere katılacak.”
Wynton Marsalis, Blue Note şirketinin katkılarıyla ve Ketih
David’in sunumuyla, dünya görüşü, müziğe bakışı ve özellikle son albümü From
the Plantation to the Pentientiary hakkında samimi bir kayıt gerçekleştirdi. Bu
kayıtta, Marsalis’in duyarlığını izleyebilir, müziğiyle ifade etmeye
çalıştıklarını okuyabilirsiniz.
Plantation to the Penitentiary, aslında müzik otoriteleri
tarafından çokça eleştirilen bir albüm. Marsalis’in Amerikan toplumundaki
önemli yaralara dikkat çekmeye çalıştığı albüm, müzikal anlamda da bazı
yenilikçi noktalar taşıyor. Vokaller yoğun olarak konuşma şeklinde kullanılmış
ve aynı zamanda müziği fazlaca önüne geçiyor. Marsalis Quintet’in iyi bir uyum
yakaladığı, ancak genellikle eserlerde bütünlükten uzak yapılar olduğu
görülüyor.
Size burada, Marsalis’in en samimi açıklamalarını sunarken,
Wynton Marsalis’in sahne alacağı konserleri kesinlikle kaçırmamanızı
öneriyoruz.
Her on yılda bir, kültürle bir şekilde ilişkili olan bir
albüm kaydetmeye çalışıyorum. 1980’lerde, siyahların kültürüyle ve underground
kültürle ilgili bir albüm kaydettim, 1990’larda ise yine kendi tarımla ilişkili
kültürümüze değinen bir albüm kaydettim.
Şimdi de çiftliklerden cezaevlerine olan yolculuğa
(Plantation to the Penitentiary) bakışımı anlatıyorum. Bu bizim her zaman
yaşamış olduğumuz sorunlarla ilgili; çünkü bir açıdan çiftliklerle cezaevlerini
birbirlerine çok benzer olarak görüyorum. İki olgu da birçok açıdan aynı sonuca
ulaşıyor, hem yüklü bir miktarda gelir sağlıyor, hem de orada bulunan
insanların kendilerini indirgemesine yol açıyorlar. Bu albümde bahsettiğim
şeyler, aslında birçok jazz müzisyeninin şimdiye kadar farklı şekillerde zaten
bahsettiği konular...
Bir sanat eseri, bir protesto biçimidir. Bir olguyu
doğrularken, başka bir olguyu protesto eder. Bu kadar büyük bir sorumluluk ve
duyarlılık, Wynton Marsalis’in yaptığı işi çok önemli ve ciddi bir konuma
getiriyor. Çünkü o, yarım yüzyıldan daha uzun bir süredir kendi insanlarının
kimliğini taşıyor. Trompetçi, besteci ve yorumcu olan Wynton Marsalis, hiçbir
zaman kendi aklında olanı ifade etmek konusunda çekingen olmadı. Trompet
sololarının duruluğu, eserlerinin ağırlığı ve kendi ağzından çıkan sözler
provokatif değilse, nedir? Marsalis sadece bir dünya görüşü sunmuyor, ancak bu
görüşü dışa vurabilmek için gerekli olan tekniğe ve ruhsal enerjiye de sahip.
Mesaj basit: “Jazz, Amerika tarihi kadar komplike olan, bir
Amerikan sanat biçimidir. Jazz, toplumsal hafızayı yorumlayan bir aynadır.
Jazz, insanlarımızın rüyasıdır. Ancak, jazz aynı zamanda sanattaki güzelliği
yansıtan bir görüntüdür.”
Wynton Marsalis, New Orleans’ta dünyaya geldi; müzisyenlerden
oluşan, politika, kültür ve toplum hakkında görüşlerini açıkça açıklayabilen
bir aileye sahipti. Evleri, fikirlerin ve görüşlerin çoğalmasının desteklendiği
bir yerdi. Marsalis’in, yerel ve ulusal politik diyaloga katılım isteği, erken
yaşlarda başladı.
Bilinçli olmak benim için her zaman çok önemliydi, gençken de
bu konuda çok konuşurdum, hala da insanların bilinçli olmaları gereksinimi
hakkında konuşuyorum. Louisiana’da büyürken, ırkçılık ve cahillikle mücadele
ettim. Benim yaşadıklarım babamdan bile daha fazlaydı. Onunla hala konuşuruz,
onun zamanında zaten toplum ayrılmıştı. Topluma gerçek anlamda entegre olan ilk
nesil benimki.
Hep jazz müzisyenleriyle birlikte bulunmamdan ötürü,
ayrımcılık konusunda onların gerçek tepkisini anlamıştım. Onlar, beyazlara
karşı olan bir tutum ve tavır içerisinde değillerdi, onların tepkisi
ayrımcılığın kendisine karşıydı. O zaman medyada da, sessiz kalmayan ya da
birilerine yalakalık yapmayan, devlet düşmanı olarak algılanıyordu. Bu durum da
insanları, değişikliğe ilgi gösterebilecek insanlarla etkili bir şekilde iletişim
kurmaktan alıkoyuyordu.
Jazz, değişim müziğidir, jazz birleşme müziğidir, jazz
entellektüel bir müziktir, jazz duygu dolu bir müziktir. Bütün bu kavramların
müziğin içinde olması gerekir.
Wynton Marsalis’i dinlediğinizde, bütün bunları duyabilirsiniz.
Amerika’da durum şu anda çok ilginç. Bir uygarlık olarak, şu
anda kendi sorunlarımızı dengelemek için yeteri kadar hazırlıklı değiliz.
Siyahlarla ilgili, kadınlarla ilgili, cinsel özgürlükle ilgili, dini
özgürlüklerle ilgili ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bu sorunları çözmeye
geldiğimizde de, harcanabilir gelirimizle ilgili, nükleer güce sahip bir ülke
olarak dünyadaki politik konumumuzla ilgili, diğer ülkelerin konumuyla ilgili,
kendimizi doyurabilecek kadar gıda üretemememizle ilgili ne yapabileceğimizi
bilmiyoruz. Eğer bu sorunlarımıza olan tepkilerimizi incelersek, şu anda ülke
olarak bulunduğumuz konumda neden olduğumuzu anlayabiliriz. Ancak, hayatımın
büyük bir bölümünde dünyayı dolaştığım için de ülkemiz hakkında her zaman için
olumlu oldum. Ben diğer Amerika karşıtı insanlar gibi değilim, ben içeriden
eleştiriyorum, tıpkı bir insanın kendi kendini eleştirmesi gibi.
Diyelim ki, 200 yaşına kadar yaşayabiliyorsunuz ve 1800
yılında dünyaya geldiniz. Birçok temel hakkınıza kavuşmanız için 165 yaşında
olmanız gerekiyor. 165 yıl… Sonra da kendinizi hapiste buluyorsunuz, kendinizi
kendinizden korumak için. Sonra da hapisteyken, başkaları için değer
üretiyorsunuz, başkalarına para kazandırıyorsunuz. Çünkü oradayken bir
değersiniz ve kaybetme ihtimaliniz de yok. Sonra da özgürlüğünüz için
savaştınız ve belirli bir noktaya geldiniz. Sonra ne oldu? Hiç yardım
alamıyorsunuz. Başkaları bütün işleri almış, bu sefer de işiniz yok.
Marsalis’e göre, problemin temel sebeplerinden biri,
vatandaşlarımızı eğitme yöntemimizde bulunuyor. Kölelik döneminden bugüne,
kitapsız bir eğitimden, devlet okullarının olduğu bugüne bir bağlantı çiziyor.
O zamanlar kitap okumak yasaktı, kitapla; okurken
yakalananlar cezalandırılıyorlardı. Şimdi ise, devlet okullarında okumayı
bilmemen senin için sorun olmuyor. Bu nedir? Bu cahilliğin kutlanmasıdır,
cahilliğe değer verilmesidir. Eskiden, insanlar öğrenmek istiyorlardı, çünkü
kölelik konumundan çıkabilmeleri için eğitilmeleri gerektiğini anlamışlardı.
Ancak şimdi, kimse okumuyor çünkü yazılanların kendi kimliği olmadığını
düşünüyorlar.
“Özgürlük adına, seni bir yabani olmaktan çıkarıp, benim
mobilyam olmana izin vereceğim.” Biz hep bu fikirle mücadele ettik. Bu
mücadele, birçok kişinin hayatına ve enerjisine mal oldu; ancak aynı zamanda
büyük bir zenginlik de yarattı. O zaman tarlalarda çalışan köleler mücadele
verirdi, şimdi ise asıl mücadele şehirde, sokaklarda veriliyor.
Aslında, sen de Amerikalısın, sen de Amerika’da yaşıyorsun.
Ancak insanlar sana zenci adını verdi, komedyenler senin üzerinden çok büyük
paralar kazandı, şimdi müzisyenler bu konudan ötürü çok para kazanıyorlar.
Müzisyenler senin üzerinden 1835’ten 1990’lara kadar hep para kazandılar. Artık
bu durumun ortadan yok olmasının zamanı geldi.
Amerika, ticaret ve ekonomi üzerine kurulmuş olan bir
ülkeydi. Marsalis, günümüzdeki durumu, dengesiz bir sistem olarak tanımlıyor:
Süper kapitalizm.
Süper kapitalizm, paranın sınırsız önem kazandığı, paranın
etrafında bulunan insani her şeyin hiç değerinin kalmadığı bir sistemi
simgeliyor. Para, her şekilde kazanılabilir. Bu tabi ki, para kazanmanın yanlış
bir şey olduğunu ifade etmiyor, ancak denge ne olacak? Finansal başarı mutluluk
verici olabilir, ancak bu hiçbir zaman kişinin ruhani değerlerini kaybetmesiyle
elde edilmemelidir.
Amerika’da şehirlerde yaşayan evsizlerin sayıları gitgide
artıyor. Peki biz, Amerikalılar olarak bu sorunla nasıl mücadele ediyoruz?
Kendini, diğer insanların bulunduğu durumdan ayrıştırarak objektif olarak
dünyaya baktığın zaman, diğerleri için üzülmemeye başlıyorsun. Kendi
sorunların, kendi yaşamından ortaya çıkan konular senin aklını daha çok
karıştırıyor. Ancak, başkalarını düşündüğün zaman, kendini kaotik bir konumda
buluyorsun.
Bu aslında “sen ve ben” konusu değil, insanın kendini
evsizlerden ayrıştırmaması gerekli; ümitsizlik içerisinde olmaması gerekli.
Sonuçta uygarlıklar da geçicidir, hepimiz yaşarız ve ölürüz. Bu da yaşamın
döngüsüdür.
Bu albümde, evsiz insanlardan bahsederken, kendi memleketim
olan New Orleans’ta yaşayan insanlara da değinmek istedim. Biz, son derece
zayıf bir şekilde yönetilen bir grup insanız. Çünkü biz, her şeyden çok, daha
çok para kazanmak tutkusuyla yönetiliyoruz; bizi yönetenler dini bir politik
araç olarak kullanıyor ve biz kabullenmek istemediğimiz bir ırkçı geçmişin
anılarıyla yönetiliyoruz.
Ancak, ne olursa olsun, biz severken kategorize etmiyoruz.
Bizi insan yapan da o. Ancak liderlerimiz, insanların cehaleti üzerinden
politika yapıyor.
Biz hala genç bir milletiz ve daha gelişebiliriz, sadece
dikkatli olmamız gerekiyor. Köleliği kaldırmak konusunda başarılı olduk, eğitim
konusunda başarılarımız oldu, toplumsal özgürlüklerin artırılması konusunda
başarılı olduk. 1785 yılından bu yana, ulus olarak gerçekleştirdiğimiz
başarılara bakarsak, geleceğe umutla bakabiliriz. Şu anki durumumuzdan
tatminsizim, çünkü geldiğimiz noktaya bakınca daha iyi olabileceğimizi
görüyorum.
Biz, demokratik süreci geliştirmek için gelecek nesillere
güveniyoruz. Onları eğitmek ve onlara sevgi vermek, bizim geleceğimizi
güzelleştirecektir. Sonuçta, jazz da, demokrasi de ortak süreçlerdir. Sonuçta
jazz’da ne hissediyorsak çalıyoruz.
Çocukları seyrederek ilham alıyorum. Sizin dünyanız her zaman
karanlıktır, onlarınki güzel ve aydınlıktır. Siz her zaman blues
hissediyorsunuzdur, âşıksınızdır ve kalbiniz kırıktır. Ama onlar mutludur. İşte
bu hayat…ve onları izlemeye bayılıyorum.