26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Arturo Sandoval; Danssız bir jazz’a hiç inanmadı...

Dünya jazz’ının dikkate değer trompetçilerinden biri olan Arturo Sandoval, 1990’ların en medyatik müzisyenlerinden biriydi. O, Kübalı bir jazz ustasıydı, ama tam kırk yaşıyla birlikte, konser ve turnelerinden birinin sonunda ABD’ye iltica etti. ABD, ona hemen siyasal sığınma hakkı verdi. Ama, ABD vatandaşı olmakta çok ciddi zorlandı Sandoval. Ta ki 1999 yılına kadar. Kendisiyle yapılan birçok röportajda, ülkesi Küba’nın sosyalist sistemine sayısız eleştirilerde bulunurken, çoğu kez de Fidel Castro’yu inanılmaz bir diktatör olarak ifşa etmekten vazgeçmedi. Bir söyleşide, Küba’yı sembolik olarak çiftliğe benzetiyor; Castro’nun bu çiftliğin sahibi, 11 milyonluk nüfusunsa, sahibin bu çiftlikteki köleleri olduğunu olduğun söylüyordu. Sandoval’ın kırk yıl kendi ülkesinde neler yaşadığını tabii ki bilemeyiz. Duygusal tercihlerine bir şey söyleyemeyiz. Bir takım eleştirilerine katılınabilinilir de. Ancak, Castro’yu bir faşizan diktatör gibi lanse edişi, ABD’yi ise “demokratik” ülkelerden biri gibi algılaması gerçekten ürkütücü. Bu bir politik- ideolojik tercih, o kadar. Ama, kendisinin de vurguladığı o izole ülkede, ABD’deki kadar büyük eşitsizliklerin yaşanmadığını herkes bilir. Castro’nun, Oliver Stone’un onun üzerine yaptığı belgeselde, bir cümlesini hiç unutamıyor insan. Castro, Stone’a, bu ülkede bir tek işkence olayının yaşandığı tek karakol, güvenlik merkezine rastlayabilirse başkanlığından hemen ayrılabileceğini söyleyebiliyordu. Her tutukevini günlerce gezebilirsiniz, diyordu Stone’a. Evet, Castro, ilginç bir “diktatör” olsa gerekti. Örneğine hiç rastlanmayan! ABD’nin yüzlerce kez suikast planlayıp, öldüremediği bir diktatör!
Yine de, Sandoval’ın seçimine de saygı duymak gerek. Özel hayatı hakkında fikir yürütmek zor. Ama, şunu bilmek gerek; Saldoval Küba’nın oldukça zengin müzik kültürü ve eğitiminin içinde yetişen, yeşeren büyük bir usta. Bir yazarın yorumuna göre, Sandoval, Maynard Ferguson’un zirvede fırtına estiren trompetine ateşli bir coşku ve içe işleyen bir serbestilik katıyordu. Tiz notalara dayalı, ilginç bir çalış stili vardı Sandoval’ın. Görüldüğü gibi, teknik açıdan kusursuz olmanın yanında, uçarı duygusallığı onun trompet stilinin kopmaz parçasıydı. 1990 yılına kadar, kendi gruplarıyla dünyanın dört bir yanında konserler veren nadir Kübalı müzisyenlerden biriydi. Bugün de böyle. Onun, bir başka ülkenin vatandaşı olması, stilindeki özgünlük, kompozisyon gücü ve sound’unun yarattığı hüzün dünyası noktasında, onu hiç etkilememişti. Bunun en tipik göstergelerinden biri de, müzisyenin, bu yıl içinde çıkan son albümü “Rumba Palace” oldu. Bu albüm de, tam anlamıyla sanatçının Latin ve Küba kaynaklı müzikal birikiminin yeni besteler olarak su yüzüne çıkmasıydı. Kültürel- müzikal kaynakları tam anlamıyla Latin ezgi ve ritimlerine yaslanmakta. Ama, Sandoval, bu birikimi apayrı bir dünyevi bileşene dönüştürmekte. Jazz ve doğaçlama, bu kompozisyonların ve icralanış biçiminin kopmaz parçası. Ama, bu albümü, bilinen bir “Latin- jazz” projesi olarak düşünmek son derece zor.

Sandoval ve bugün ulaştığı müzikaliteyi tanımlamak için; köklerine, çocukluk ve ilk gençliğine kadar geri dönmek gerekir. Yani 1961 yılına. Sanatçı, henüz oniki yaşındadır ve klasik trompet derslerine başlamıştır. Müzik Teorisi ve perküsyon üzerine derslerle de birikimini pekiştirmeye başlar. Genç olduğundan, trompet dışında da birçok enstrümana atlar. Ama, dönüp dolaşıp trompetin büyüsü içinde dolaşmaktan hiç vazgeçmeyecek; ana enstrümanı bu çalgı olacaktır. 1964’de, yani onbeşine geldiğinde, tam üç yıl Küba Ulusal Sanat Okulu’nda klasik trompet dersleri almayı sürdürür. Henüz onaltısındayken, Küba’nın yıldızlarından oluşan Ulusal Orkestra’nın da üyesi olmuştur. Jazz’la tam bu süreç içinde tanışır. İdolü Dizzy Gillespie’yi dinledikten sonra. Askere gittiği 1971 sonrasında, hala Küba Modern Müzik Orkestrasının da üyesidir. Uluslararası arenada da, klasik müzik merkezli deneyimlerin içinde gezinir. Sandoval, 1970’lerin ortalarında, Küba’ya geri dönüşünün ardından, kendini daha çok jazz’a çevirir. O dönem, ünlü Chucho Valdes ve Paquito D’ Rivera’nın öncülüğünde kurulan ünlü Irakere Orkestrası’nın çekirdek üyesidir. Jazz karışımları, klasik, rock ve geleneksel Küba müziği’ni kaynaştıran bir sound üreten grup, kısa sürede dünyaca üne kavuşacaktır. Sandoval, ABD’ye de ilk kez 1978’de Irakere Orkestra’nın üyesi olarak gitti. Grup, Newport Jazz Festivali’nin konuğuydu. Hemen ardındansa, büyük firma Columbia Records’a grup sözleşme yaptı. Sanatçı, yıllar içinde, ayırıcı yeteneklerini keşfettikçe, kendinin olan bir grup tasarımına doğru yöneldi. 1981’de Irakere’den ayrılıp, kendi gruplarını oluşturmaya başladı. Jazz’la Latin müziğinin bileşeni, özgün sound’lar peşinde koştu. Dünya turnelerine başladı. Klasik müziğe de bu dönem yöneldi. Londra ve Leningrad Senfoni Orkestralarında çaldı. Ünlü klasik trompetçiler Maurice Andre ve Adolph Herseth’in yakın arkadaşıydı. Albüm projeleri içinde veya tam ortasında bir Sandoval’ı anarsak, onu ilk olarak 1970’lerin ikinci yarısında David Amram’ın “Havana” ve “New York” albümlerinde görürüz. 1978 sonrası- 1981’e kadar- Irakere’nin de Sandoval’lı nefis albümleri vardır. Sandoval’ın kendi adına çıkan ilk albümü “To A Finland Station” adıyla 1982’de çıkar. 1980’li yıllar boyunca sanatçının toplam yedi albümü yayımlanır. Plak kariyerinde mainstream jazz’ın açık etki alanı hissedilir. Bunun yanında birbirinden ünlü jazz ve pop yıldızının stüdyo kayıtlarında da trompet virtüözü Sandoval vardır. Johnny Mathis, Gloria Estefan, Kenny G, Paul Anka, Frank Sinatra ve Dave Grusin albümlerinde çaldığı isimlerden birkaçıdır. Bunların yanında Woody Herman, Herbie Hancock, Woody Shaw, Stan Getz gibi sayısız ismin de konser ve turnelerinde yıllar boyu çalacaktır. Bu isimler, Sandoval’ın 1990’lı yıllar serüvenini de kapsar. 1980’lere tekrar dönersek, Sandoval’ın stili ve sound’unda,  onun idolü Dizzy Gillespie’nin hep yoğun esinleri olmuştur. ABD’nin Küba için sanatsal düzeyde de gizli bir yasağı olduğundan, bu ülkeye fazla jazz’cı gelememektedir. Ve bu dönem, Sandoval’ın idolü Gillespie Küba’ya konuk olacaktır. Sandoval’ın bu “ruhani lideri”yle yakınlaşan ilişkisi, onun Gillespie’nin ünlü “United Nation Orchestra”sının konuk müzisyeni olmaya kadar gider. Avrupa turnelerinde bu grupla dolaşır Sandoval. Orkestranın Grammy ödülü de kazanan 1990 albümü “Live At The Royal Festival Hall”de de Sandoval yer almaktadır. Bu arada Sandoval’ın iki müzikal yüzünü simgeleyen “Classics”(1989) ve “Straight Ahead”de 1980’lerin tam sonlarında yayımlanır. “Straight Ahead”de ünlü Ronnie Scott’un yanında eski yol arkadaşı, piyanist Chicho Vales’de yer alır. “No Problem” (1986) ise sanatçının jazz vizyonunu en iyi yansıtan yapıtlarındandır. Bu konuyu biraz daha açımlarsak, 1990’lara adım atılırken, Sandoval kendi çizgisinde, son derece başarılı bir usta müzisyendir. Tekniği parıltılarla doludur. Ama, aynı oranda da değişken bir özelliğe sahiptir stili. Bazı eleştirmenlerse, onun gösteriyi andıran bir teknik güzelliği olmasına rağmen, müzikalitesinin hep biraz geri plana çekildiğinden dem vurur. Hem uçarı ve küstah bir üslubu öne çıkarabilirken, bazı durumlarda da nefis, içli bir anlatıma yönelebilmektedir. Bu arada Gillespie’nin boptaki ihtişamının dolayımlı izleri hem çalışına, hem grubuna yansımaktadır. Görüldüğü üzere, dünya jazz ortamında azımsanamayacak bir isimdir 1990’da Sandoval. Özellikle kompozisyon yetisi, performansı kadar önemlidir. Trompetle aynı düzeyde flugelhorn ve birtakım vurmalılar çalmaktadır. Kompozisyonlarında Latin müziğinin sayısız verilerinden yararlanır. Bu müzikleri jazz’la kaynaştırma sürecine girerken, folklorik kaynakları elden geldiğince zedelememeye çalışır. O da en çok bebop’dan esinlenir. World Music’e daha çok kayan albümler de yayımlar. 1990, onun açısından bir dönüşüm yılıdır. Başta değindiğimiz gibi, bu yıl konsere geldiği ABD’de ülkesine dönmemek üzere kalacaktır. Bu ülkeden sığınma hakkı isteyecek ve devletçe Miami’ye yerleştirilecektir. O günden bu yana, ABD’de müzik yapmayı sürdür. Bu ülkenin vatandaşı olana kadar birçok sıkıntı yaşar. Ailesi da yanındadır. Ülkenin birbirinden ünlü jazz’cılarıyla sahneler almaya konserlere çıkmaya başlamıştır. Bu arada kendi müzik çizgisini geliştirme, olgunlaştırma çabasındadır. Tony Bennett, Stan Getz, Céline Dion gibi yıldızlarla çalmayı sürdürür. Ama, aynı oranda müzik üretiminden hiç vazgeçmez. İltica ettiği 1990’dan elimizdeki son albüm “Rumba Palace”a kadar, yirminin üstüne albüme imza atar. Gruplarıyla konser ve turneler yapar. Latin Amerika’nın bütün dansları albümlerinin içine girer, gezinir. Öte yandan, modern jazz’ın teknik ve müzikal kaynakları da sound’unun hep içinde dolaşır. Bazen jazz’ın bir nebze dışına çıkar albümlerinde. Bazı çalışmalardaysa sıkı bir jazz trompetçisidir. Ağırlıklı olarak da Latin-jazz! Büyük bir virtüöz olduğunu herkes kabul etmektedir. Ama, başta değindimiz gibi, siyasal sığınma talebinden ABD vatandaşı olana kadarki süreç hep siyasal spekülasyonlarla doludur. Biraz da Küba dedikodusu, Castro suçlamalarıyla. Rumba, bir dans türü olarak, Sandoval’ın müziğinde hep özel bir önem arzeder. Bunun nedeni, kökü Batı Afrika’ya kadar uzansa da, Rumba tipik Küba halk dansıdır. Sandoval, özellikle, 1990’lar sonrası ürettiği müziklerde Küba popüler müziklerinden kıyasıya yararlandığından Rumba’da onun için özel bir öneme sahiptir. Bu dans, yaklaşık yüzyıl önce Küba’da çıkar ortaya. 1930’lardan sonraysa, ABD ve Avrupa’nın popüler müzik ortamında da özel bir yere sahip olur. Tutkulu bir danstır. Küba folklorundan fazlasıyla beslenir. Dolayısıyla, Sandoval’ı tekrar gündeme getirmemizi sağlayan son albümü “Rumba Palace”da sanatçı sözkonusu müziğin kökleriyle günümüz Latin müziği arasında derin köprüler kurup, ortaya ilginç kompozisyonlar çıkarmıştır. Öte yandan, Sandoval’ın Güney Miami kıyılarında açtığı son gece kulübünün adıdır “Rumba Palace”. Bunun yanında, sanatçı bir akademisyen kimliğe de sahiptir artık. Bestelerinde Latin stilini gitgide genişletmiş, başkalaştırmıştır. Albümün ilk parçası “A Gozar”da capcanlı bir parti atmosferi yakalanır. Sandoval, ünlü vokalist Cheito Quinones ile vokal yapmaktadır. Eğlenceli nefesliler ve vurmalılar şölenidir öne çıkan. Ama, yine  de parçanın itici gücü vokaldir. Aynı hava “Guarachando” adlı şarkı için de geçerlidir. Nefeslilerin solo şölenleriyle bezelidir. Ama, tam bu coşku duygularının içinde, garip bir hüzün duygusu da hep kendini ele verir. Basçı Armando Gola’nın da bu duygu ve coşku da incelikli cümleleri dikkat çeker. “El Huracán Del Caribe”de vokal ve trompetleriyle Sandoval’ın ilginç müzik tavrı biraz öne çıkar. Piyano konuşmaları, uçarı doğaçlamalarla çalan orkestranın en uyumlu performanslarından biri olur bu beste. Müzisyenlerin bireysellikleri tüm özgürlüğüyle ön plana çıkardığı parçaysa “21 st Century” adlı bestedir.
Albümün en çarpıcı parçası “Peaceful” adlı nefis ballad. Nefis orkestrasyonun yanında, içli bir hüzün duygusu tüm besteyi kuşatır. Dans merkezli bir groove olan “Having Fun”da ise hüznün yerini coşku alacaktır. Albüme adını veren “Rumba Palace” parçasında ise Rumba ile jazz’ın bileşenleri içinde gezinir Sandoval ve arkadaşları. Piyano sololarıyla süslenen, vurmalı ve nefeslilerin kusursuzlaştığı kompozisyonsa “Arranca De Nuevo” adını taşır. Albümde çok farklı dans türleri, Rumba’yla yeni bir bileşime dönüşür. Coşku ve hüzün hep iç içedir. Sandoval’ın müzikal köklerinin yine kendi coğrafyası olduğu bir kez daha su yüzüne çıkar “Rumba Palace”da. Müzisyen biraz olgunlaşmıştır artık. Abartılı virtüözitelere fazla yüz vermez. Teknik ve ruh açısından ilginç bir deneyimin içinde gezinip durur. Klasik müzik formasyonunun izleriyse büyük ölçüde albümün orkestrasyonunda dikkati çekmektedir. Sandoval’ın çoğu kez dikkat çeken yanı, tutkunun hep biraz geri planda kalışıdır. Jazz’dan görece uzaklaştığı Latin merkezli albümleri de vardır. Hatta “Rumba Palace”ı bile bu kategoride düşünmek mümkün. Ama yine bu albümün içinde jazz ve doğaçlamadan rock unsurlara uzanan, geçmişe bir şapka çıkarışın izdüşümlerine rastlanır. Bugünün Küba ve Castro’su için neler söylerse söylesin. Bunu eleştirmek, sorgulamak apayrı bir bağlam. Onun müziğin dinlerken, yine de kendi kültürüne, folkloruna ne denli vakıf olduğunun açık etkileriyle karşılaşılıyor. Afro-Cuban birikiminin de öncekilerde olduğu gibi, bu çalışmada da etkileri hissediliyor. Sandoval, üstüne çok konuşulacak bir müzisyen olmayı sürdürüyor. Zaten onu bir ABD vatandaşı olmayı başardığı için severek dinlemiyoruz. Özellikle trompet çalışındaki etki ve parıltı bizi kuşatan. Onun gibi düşünmeyebiliriz. Ama, onun yarattığı müzikal duygu ve cümleler bizi etkilemeye devam ediyor. Çok albüm yapma riski hep dikkatimizi çekmiştir. Hatta, yer yer bazı müzikal benzeşmelere de rastlanır albümlerinde. Ancak, “Rumba Palace” da, müzisyen birikimini, müzikal vizyonunu gerçekten çok iyi yansıtıyor.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


70958 - unknown - 38.107.179.237