|
Arturo
Sandoval; Danssız bir jazz’a hiç inanmadı...

Dünya jazz’ının dikkate değer trompetçilerinden biri olan
Arturo Sandoval, 1990’ların en medyatik müzisyenlerinden biriydi. O, Kübalı bir
jazz ustasıydı, ama tam kırk yaşıyla birlikte, konser ve turnelerinden birinin
sonunda ABD’ye iltica etti. ABD, ona hemen siyasal sığınma hakkı verdi. Ama,
ABD vatandaşı olmakta çok ciddi zorlandı Sandoval. Ta ki 1999 yılına kadar.
Kendisiyle yapılan birçok röportajda, ülkesi Küba’nın sosyalist sistemine
sayısız eleştirilerde bulunurken, çoğu kez de Fidel Castro’yu inanılmaz bir
diktatör olarak ifşa etmekten vazgeçmedi. Bir söyleşide, Küba’yı sembolik
olarak çiftliğe benzetiyor; Castro’nun bu çiftliğin sahibi, 11 milyonluk
nüfusunsa, sahibin bu çiftlikteki köleleri olduğunu olduğun söylüyordu.
Sandoval’ın kırk yıl kendi ülkesinde neler yaşadığını tabii ki bilemeyiz.
Duygusal tercihlerine bir şey söyleyemeyiz. Bir takım eleştirilerine
katılınabilinilir de. Ancak, Castro’yu bir faşizan diktatör gibi lanse edişi,
ABD’yi ise “demokratik” ülkelerden biri gibi algılaması gerçekten ürkütücü. Bu
bir politik- ideolojik tercih, o kadar. Ama, kendisinin de vurguladığı o izole
ülkede, ABD’deki kadar büyük eşitsizliklerin yaşanmadığını herkes bilir.
Castro’nun, Oliver Stone’un onun üzerine yaptığı belgeselde, bir cümlesini hiç
unutamıyor insan. Castro, Stone’a, bu ülkede bir tek işkence olayının yaşandığı
tek karakol, güvenlik merkezine rastlayabilirse başkanlığından hemen
ayrılabileceğini söyleyebiliyordu. Her tutukevini günlerce gezebilirsiniz,
diyordu Stone’a. Evet, Castro, ilginç bir “diktatör” olsa gerekti. Örneğine hiç
rastlanmayan! ABD’nin yüzlerce kez suikast planlayıp, öldüremediği bir
diktatör!
Yine de, Sandoval’ın seçimine de saygı duymak gerek. Özel hayatı hakkında fikir
yürütmek zor. Ama, şunu bilmek gerek; Saldoval Küba’nın oldukça zengin müzik
kültürü ve eğitiminin içinde yetişen, yeşeren büyük bir usta. Bir yazarın
yorumuna göre, Sandoval, Maynard Ferguson’un zirvede fırtına estiren trompetine
ateşli bir coşku ve içe işleyen bir serbestilik katıyordu. Tiz notalara dayalı,
ilginç bir çalış stili vardı Sandoval’ın. Görüldüğü gibi, teknik açıdan
kusursuz olmanın yanında, uçarı duygusallığı onun trompet stilinin kopmaz
parçasıydı. 1990 yılına kadar, kendi gruplarıyla dünyanın dört bir yanında
konserler veren nadir Kübalı müzisyenlerden biriydi. Bugün de böyle. Onun, bir
başka ülkenin vatandaşı olması, stilindeki özgünlük, kompozisyon gücü ve
sound’unun yarattığı hüzün dünyası noktasında, onu hiç etkilememişti. Bunun en
tipik göstergelerinden biri de, müzisyenin, bu yıl içinde çıkan son albümü
“Rumba Palace” oldu. Bu albüm de, tam anlamıyla sanatçının Latin ve Küba
kaynaklı müzikal birikiminin yeni besteler olarak su yüzüne çıkmasıydı.
Kültürel- müzikal kaynakları tam anlamıyla Latin ezgi ve ritimlerine
yaslanmakta. Ama, Sandoval, bu birikimi apayrı bir dünyevi bileşene
dönüştürmekte. Jazz ve doğaçlama, bu kompozisyonların ve icralanış biçiminin
kopmaz parçası. Ama, bu albümü, bilinen bir “Latin- jazz” projesi olarak
düşünmek son derece zor.

Sandoval ve bugün ulaştığı müzikaliteyi tanımlamak için;
köklerine, çocukluk ve ilk gençliğine kadar geri dönmek gerekir. Yani 1961
yılına. Sanatçı, henüz oniki yaşındadır ve klasik trompet derslerine
başlamıştır. Müzik Teorisi ve perküsyon üzerine derslerle de birikimini
pekiştirmeye başlar. Genç olduğundan, trompet dışında da birçok enstrümana
atlar. Ama, dönüp dolaşıp trompetin büyüsü içinde dolaşmaktan hiç
vazgeçmeyecek; ana enstrümanı bu çalgı olacaktır. 1964’de, yani onbeşine
geldiğinde, tam üç yıl Küba Ulusal Sanat Okulu’nda klasik trompet dersleri
almayı sürdürür. Henüz onaltısındayken, Küba’nın yıldızlarından oluşan Ulusal
Orkestra’nın da üyesi olmuştur. Jazz’la tam bu süreç içinde tanışır. İdolü
Dizzy Gillespie’yi dinledikten sonra. Askere gittiği 1971 sonrasında, hala Küba
Modern Müzik Orkestrasının da üyesidir. Uluslararası arenada da, klasik müzik
merkezli deneyimlerin içinde gezinir. Sandoval, 1970’lerin ortalarında, Küba’ya
geri dönüşünün ardından, kendini daha çok jazz’a çevirir. O dönem, ünlü Chucho
Valdes ve Paquito D’ Rivera’nın öncülüğünde kurulan ünlü Irakere Orkestrası’nın
çekirdek üyesidir. Jazz karışımları, klasik, rock ve geleneksel Küba müziği’ni
kaynaştıran bir sound üreten grup, kısa sürede dünyaca üne kavuşacaktır. Sandoval,
ABD’ye de ilk kez 1978’de Irakere Orkestra’nın üyesi olarak gitti. Grup,
Newport Jazz Festivali’nin konuğuydu. Hemen ardındansa, büyük firma Columbia
Records’a grup sözleşme yaptı. Sanatçı, yıllar içinde, ayırıcı yeteneklerini
keşfettikçe, kendinin olan bir grup tasarımına doğru yöneldi. 1981’de
Irakere’den ayrılıp, kendi gruplarını oluşturmaya başladı. Jazz’la Latin
müziğinin bileşeni, özgün sound’lar peşinde koştu. Dünya turnelerine başladı.
Klasik müziğe de bu dönem yöneldi. Londra ve Leningrad Senfoni Orkestralarında
çaldı. Ünlü klasik trompetçiler Maurice Andre ve Adolph Herseth’in yakın
arkadaşıydı. Albüm projeleri içinde veya tam ortasında bir Sandoval’ı anarsak,
onu ilk olarak 1970’lerin ikinci yarısında David Amram’ın “Havana” ve “New York”
albümlerinde görürüz. 1978 sonrası- 1981’e kadar- Irakere’nin de Sandoval’lı
nefis albümleri vardır. Sandoval’ın kendi adına çıkan ilk albümü “To A Finland
Station” adıyla 1982’de çıkar. 1980’li yıllar boyunca sanatçının toplam yedi
albümü yayımlanır. Plak kariyerinde mainstream jazz’ın açık etki alanı
hissedilir. Bunun yanında birbirinden ünlü jazz ve pop yıldızının stüdyo
kayıtlarında da trompet virtüözü Sandoval vardır. Johnny Mathis, Gloria
Estefan, Kenny G, Paul Anka, Frank Sinatra ve Dave Grusin albümlerinde çaldığı
isimlerden birkaçıdır. Bunların yanında Woody Herman, Herbie Hancock, Woody
Shaw, Stan Getz gibi sayısız ismin de konser ve turnelerinde yıllar boyu
çalacaktır. Bu isimler, Sandoval’ın 1990’lı yıllar serüvenini de kapsar.
1980’lere tekrar dönersek, Sandoval’ın stili ve sound’unda, onun idolü Dizzy
Gillespie’nin hep yoğun esinleri olmuştur. ABD’nin Küba için sanatsal düzeyde
de gizli bir yasağı olduğundan, bu ülkeye fazla jazz’cı gelememektedir. Ve bu
dönem, Sandoval’ın idolü Gillespie Küba’ya konuk olacaktır. Sandoval’ın bu
“ruhani lideri”yle yakınlaşan ilişkisi, onun Gillespie’nin ünlü “United Nation
Orchestra”sının konuk müzisyeni olmaya kadar gider. Avrupa turnelerinde bu
grupla dolaşır Sandoval. Orkestranın Grammy ödülü de kazanan 1990 albümü “Live
At The Royal Festival Hall”de de Sandoval yer almaktadır. Bu arada Sandoval’ın
iki müzikal yüzünü simgeleyen “Classics”(1989) ve “Straight Ahead”de 1980’lerin
tam sonlarında yayımlanır. “Straight Ahead”de ünlü Ronnie Scott’un yanında eski
yol arkadaşı, piyanist Chicho Vales’de yer alır. “No Problem” (1986) ise
sanatçının jazz vizyonunu en iyi yansıtan yapıtlarındandır. Bu konuyu biraz
daha açımlarsak, 1990’lara adım atılırken, Sandoval kendi çizgisinde, son
derece başarılı bir usta müzisyendir. Tekniği parıltılarla doludur. Ama, aynı
oranda da değişken bir özelliğe sahiptir stili. Bazı eleştirmenlerse, onun
gösteriyi andıran bir teknik güzelliği olmasına rağmen, müzikalitesinin hep
biraz geri plana çekildiğinden dem vurur. Hem uçarı ve küstah bir üslubu öne
çıkarabilirken, bazı durumlarda da nefis, içli bir anlatıma yönelebilmektedir.
Bu arada Gillespie’nin boptaki ihtişamının dolayımlı izleri hem çalışına, hem
grubuna yansımaktadır. Görüldüğü üzere, dünya jazz ortamında azımsanamayacak
bir isimdir 1990’da Sandoval. Özellikle kompozisyon yetisi, performansı kadar
önemlidir. Trompetle aynı düzeyde flugelhorn ve birtakım vurmalılar
çalmaktadır. Kompozisyonlarında Latin müziğinin sayısız verilerinden
yararlanır. Bu müzikleri jazz’la kaynaştırma sürecine girerken, folklorik
kaynakları elden geldiğince zedelememeye çalışır. O da en çok bebop’dan
esinlenir. World Music’e daha çok kayan albümler de yayımlar. 1990, onun
açısından bir dönüşüm yılıdır. Başta değindiğimiz gibi, bu yıl konsere geldiği
ABD’de ülkesine dönmemek üzere kalacaktır. Bu ülkeden sığınma hakkı isteyecek
ve devletçe Miami’ye yerleştirilecektir. O günden bu yana, ABD’de müzik yapmayı
sürdür. Bu ülkenin vatandaşı olana kadar birçok sıkıntı yaşar. Ailesi da
yanındadır. Ülkenin birbirinden ünlü jazz’cılarıyla sahneler almaya konserlere
çıkmaya başlamıştır. Bu arada kendi müzik çizgisini geliştirme, olgunlaştırma
çabasındadır. Tony Bennett, Stan Getz, Céline Dion gibi yıldızlarla çalmayı
sürdürür. Ama, aynı oranda müzik üretiminden hiç vazgeçmez. İltica ettiği
1990’dan elimizdeki son albüm “Rumba Palace”a kadar, yirminin üstüne albüme
imza atar. Gruplarıyla konser ve turneler yapar. Latin Amerika’nın bütün
dansları albümlerinin içine girer, gezinir. Öte yandan, modern jazz’ın teknik
ve müzikal kaynakları da sound’unun hep içinde dolaşır. Bazen jazz’ın bir nebze
dışına çıkar albümlerinde. Bazı çalışmalardaysa sıkı bir jazz trompetçisidir.
Ağırlıklı olarak da Latin-jazz! Büyük bir virtüöz olduğunu herkes kabul
etmektedir. Ama, başta değindimiz gibi, siyasal sığınma talebinden ABD
vatandaşı olana kadarki süreç hep siyasal spekülasyonlarla doludur. Biraz da
Küba dedikodusu, Castro suçlamalarıyla. Rumba, bir dans türü olarak,
Sandoval’ın müziğinde hep özel bir önem arzeder. Bunun nedeni, kökü Batı Afrika’ya
kadar uzansa da, Rumba tipik Küba halk dansıdır. Sandoval, özellikle, 1990’lar
sonrası ürettiği müziklerde Küba popüler müziklerinden kıyasıya
yararlandığından Rumba’da onun için özel bir öneme sahiptir. Bu dans, yaklaşık
yüzyıl önce Küba’da çıkar ortaya. 1930’lardan sonraysa, ABD ve Avrupa’nın
popüler müzik ortamında da özel bir yere sahip olur. Tutkulu bir danstır. Küba
folklorundan fazlasıyla beslenir. Dolayısıyla, Sandoval’ı tekrar gündeme
getirmemizi sağlayan son albümü “Rumba Palace”da sanatçı sözkonusu müziğin
kökleriyle günümüz Latin müziği arasında derin köprüler kurup, ortaya ilginç
kompozisyonlar çıkarmıştır. Öte yandan, Sandoval’ın Güney Miami kıyılarında
açtığı son gece kulübünün adıdır “Rumba Palace”. Bunun yanında, sanatçı bir
akademisyen kimliğe de sahiptir artık. Bestelerinde Latin stilini gitgide
genişletmiş, başkalaştırmıştır. Albümün ilk parçası “A Gozar”da capcanlı bir
parti atmosferi yakalanır. Sandoval, ünlü vokalist Cheito Quinones ile vokal
yapmaktadır. Eğlenceli nefesliler ve vurmalılar şölenidir öne çıkan. Ama, yine
de parçanın itici gücü vokaldir. Aynı hava “Guarachando” adlı şarkı için de
geçerlidir. Nefeslilerin solo şölenleriyle bezelidir. Ama, tam bu coşku
duygularının içinde, garip bir hüzün duygusu da hep kendini ele verir. Basçı
Armando Gola’nın da bu duygu ve coşku da incelikli cümleleri dikkat çeker. “El
Huracán Del Caribe”de vokal ve trompetleriyle Sandoval’ın ilginç müzik tavrı
biraz öne çıkar. Piyano konuşmaları, uçarı doğaçlamalarla çalan orkestranın en
uyumlu performanslarından biri olur bu beste. Müzisyenlerin bireysellikleri tüm
özgürlüğüyle ön plana çıkardığı parçaysa “21 st Century” adlı bestedir.
Albümün en çarpıcı parçası “Peaceful” adlı nefis ballad. Nefis orkestrasyonun
yanında, içli bir hüzün duygusu tüm besteyi kuşatır. Dans merkezli bir groove
olan “Having Fun”da ise hüznün yerini coşku alacaktır. Albüme adını veren
“Rumba Palace” parçasında ise Rumba ile jazz’ın bileşenleri içinde gezinir
Sandoval ve arkadaşları. Piyano sololarıyla süslenen, vurmalı ve nefeslilerin
kusursuzlaştığı kompozisyonsa “Arranca De Nuevo” adını taşır. Albümde çok
farklı dans türleri, Rumba’yla yeni bir bileşime dönüşür. Coşku ve hüzün hep iç
içedir. Sandoval’ın müzikal köklerinin yine kendi coğrafyası olduğu bir kez
daha su yüzüne çıkar “Rumba Palace”da. Müzisyen biraz olgunlaşmıştır artık.
Abartılı virtüözitelere fazla yüz vermez. Teknik ve ruh açısından ilginç bir
deneyimin içinde gezinip durur. Klasik müzik formasyonunun izleriyse büyük
ölçüde albümün orkestrasyonunda dikkati çekmektedir. Sandoval’ın çoğu kez
dikkat çeken yanı, tutkunun hep biraz geri planda kalışıdır. Jazz’dan görece
uzaklaştığı Latin merkezli albümleri de vardır. Hatta “Rumba Palace”ı bile bu
kategoride düşünmek mümkün. Ama yine bu albümün içinde jazz ve doğaçlamadan
rock unsurlara uzanan, geçmişe bir şapka çıkarışın izdüşümlerine rastlanır.
Bugünün Küba ve Castro’su için neler söylerse söylesin. Bunu eleştirmek,
sorgulamak apayrı bir bağlam. Onun müziğin dinlerken, yine de kendi kültürüne,
folkloruna ne denli vakıf olduğunun açık etkileriyle karşılaşılıyor. Afro-Cuban
birikiminin de öncekilerde olduğu gibi, bu çalışmada da etkileri hissediliyor.
Sandoval, üstüne çok konuşulacak bir müzisyen olmayı sürdürüyor. Zaten onu bir
ABD vatandaşı olmayı başardığı için severek dinlemiyoruz. Özellikle trompet
çalışındaki etki ve parıltı bizi kuşatan. Onun gibi düşünmeyebiliriz. Ama, onun
yarattığı müzikal duygu ve cümleler bizi etkilemeye devam ediyor. Çok albüm
yapma riski hep dikkatimizi çekmiştir. Hatta, yer yer bazı müzikal benzeşmelere
de rastlanır albümlerinde. Ancak, “Rumba Palace” da, müzisyen birikimini,
müzikal vizyonunu gerçekten çok iyi yansıtıyor.
|
|