17. Akbank Jazz Festivali
JOHN PIZARELLI QUARTET

Ünlü müzisyen John Pizzarelli, festivalin bu yılki açılış
konseri için İstanbul’a geliyor. Bugüne kadar özellikle George Shearing,
Rosemary Clooney ve Buddy DeFranco ile birlikte unutulmaz sahne performansları
gerçekleştiren sanatçı, geçtiğimiz yıllar içerisinde 40’ı aşkın albümde yer
aldı.
John Pizzarelli, 1960 yılında New Jersey’de dünyaya geldi. 6
yaşından itibaren banjo çalmaya başlayan Pizzarelli’nin ilk öğretmeni, aynı
zamanda bir gitar dehası olan Bucky Pizarelli’ydi. Baba Pizzarelli, hem John
için, hem de kardeşleri için çok iyi bir öğretmendi. Hem onların müzik
bilgilerini geliştirmek, hem de kulaklarını eğitmek için çeşitli yöntemler
kullanmaktaydı. Bir yandan, okulda her türlü müzikal aktiviteye katılmaları
için onları teşvik ederken, bir yandan evde teorik müzik bilgisi veren baba
Pizzarelli, yemeklerde bile en son jazz albümlerini çocuklarıyla beraber
dinler, hatta albümler hakkında onlarla sohbetler ederdi.
Kısa zamanda banjoda yetkinlik kazanan John’un ilk çaldığı
şarkılar “Bye, Bye Blackbird” ve “Honeysuckle Rose”du. Doğaçlamaya ve babasının
kendisi için hazırladığı akor dizileri üzerinde solo çalmaya da çok yatkınlık
gösteren müzisyen, çok kısa zamanda ailesini ve etrafındaki diğer müzisyenleri
etkilemeyi başarmıştı. Baba Pizzarelli, bir yandan Benny Goodman, George
Barnes, Joe Venuti ve Zoot Sims gibi, devrin klasik anlamda jazz çalan
müzisyenleriyle birlikte çalarken, bir yandan da John ve kardeşlerinin müzik
eğitimini sürdürmesi ve buna alışmaları için destek oluyordu. Hatta kaydettiği
bazı albümlerde John ve kardeşi Mary bile çalıyordu.
10 yaşında banjoyu bir kenara bırakarak gitara ağırlık veren
müzisyen, ilk topluluğunu 14 yaşındayken lisede kurdu. Her ne kadar banjoyla
ilk çaldığı şarkılar jazz standartları olsa da, lise yıllarında rock ağırlıklı
çalışmalara devam etti Pizzarelli. Babası, bir defasında Reinhardt’ın bir
solosunu çalması için ona 5 Dolar önerdi, ancak birkaç kez gerçekleşen
denemeden sonra başarısız olan Pizzarelli’nin bu deneyimden en büyük kazancı
daha dikkatli ve sık bir şekilde jazz dinlemeye başlamasıydı.
Döneminin en ünlü müzisyenleriyle çok genç yaşta tanışan
Pizzarelli, daha 20 yaşındayken babasıyla birlikte çalıyordu. 1980 yılında
babasıyla birlikte 2x7=Pizzarelli adlı albümü kaydetti; bu albümde daha önce
bir arkadaşına eşlik ederken çalmaya başladığı 7 telli gitarını kullanıyordu.
Pizzarelli, zaman zaman efsane müzisyen Nat King Cole’la
karşılaştırılmakta, yumuşak ve dinlendirici üslubu bu açıdan izlenmektedir.
Müzisyen, böyle büyük bir efsaneyle karşılaştırılmanın kendisi için en büyük
iltifat ve en değerli onur olduğunu belirtmektedir; konserlerinde Nat King Cole
ve Frank Sinatra’nın daha önce seslendirdiği şarkıları seslendirmektedir.
Günümüzde, bu şarkıları en iyi yorumlayan müzisyenlerden biri olan Pizzarelli,
hem vokaliyle, hem de gitarıyla yorumladığı müziğe renk katmaktadır.
Pizzarelli’nin Nat King Cole’la tanışması, 20 yaşına denk
gelir. İlk kez Straighten Up and Fly Right şarkısını çok beğenen müzisyen,
hemen Cole’un kayıtlarını toplamaya başladı. Cole’un müziğinde en çok sevdiği
şey, müziğin bir yandan romantik, diğer yandan da nükteli olmasıydı. Ancak her
şeyin ötesinde, müzikte gerçek swing öğeleri vardı, swing gerçekten
hissediliyordu. Cole’un vokali de onun için ayrıca etkileyiciydi, çünkü yumuşak
ses tonu ve sade cümleleri ona, tıpkı Chet Baker’da olduğu gibi, daha çok
yakışıyordu.
1983 yılında ilk kez vokalist olarak bir albümde yer alan
John Pizzarelli’ye I’m Hip (Please Don’t Tell My Father) adlı bu albümünde
babası Bucky Pizzarelli, Russ Kassoff ve Jerry Bruno eşlik ediyor, kendisi ise
vokalin yanı sıra gitar, trompet ve klavyeyle yer alıyordu. 20’li yaşların
ortasında Amerika’nın farklı eyaletlerinde babasından bağımsız olarak konser
vermeye başlayan müzisyen, ne bu yaşlarda, ne de daha ileride babasıyla olan
müzikal bağlarını koparmadı ve onunla konserler vermeye devam etti. Özellikle
ilk gençlik çağında babasıyla birlikte çalmış olması, onun Ray Brown, Barney
Kessel, Sweets Edison, Herb Ellis gibi müzisyenlerle birlikte sahne almasını
sağladı. Pizzarelli’nin çocukluğundan, müzikle ilk tanışmasından, babasıyla
olan ilişkisinden ve özellikle babasının kendisini yönlendirmesiyle birlikte
gelişen müzik anlayışından detaylı olarak bahsettik. Çünkü Pizzarelli’nin
müziğindeki sağlam yapı, bir anlamda gençliğinde edinmiş olduğu klasik jazz
temelleridir.
Şimdiye kadar, Pizzarelli’nin gitarist olarak kariyerinden
bahsettik, ancak en azından onun kadar önemli ve bugün Pizzarelli’yi günümüzün
en mühim jazz müzisyenlerinden biri haline getiren özelliği onun aynı zamanda
güçlü bir jazz vokalisti olmasıdır. Zaman içerisinde, hem babasının tavsiyesi
hem de konserlerde almış olduğu geri dönüşlerle birlikte, sesini de
çalıştırması ve geliştirmesi gerektiğini fark eden müzisyen, bu konuda dersler
almaya başladı.
Pizzarelli, ‘davulsuz’, yani Nat King Cole tarzında
oluşturduğu trioyla birçok turneye çıktı, 1980’li yıllarda. Ancak bunlardan en
önemlisi, Frank Sinatra’yla birlikte çıktığı turneydi. Bu konserler dizisi
içerisinde Pizzarelli, müziğin yanı sıra, sahne duruşunu, giyinişini,
davranışlarını ve dinleyicilerle ilişkilerini izledi Sinatra’nın. Böylece,
sadece bir müzisyen olmaktan öteye geçti, sahnede kendine özgü bir duruş
oluşturdu ve bu duruşuyla birlikte çok iyi canlı sahne performansları sunmaya
başladı.
Pizzarelli’nin 1990 yılından itibaren kaydettiği albümler,
eski jazz müzisyenlerine bir nevi saygı duruşu özelliğini taşıyor. My Blue
Heaven, Knowing You, Bossa Nova, Live at Birdland, Dear Mr. Cole ve Dear Mr.
Sinatra albümleri, Pizzarelli’nin bu eserleri yorumlamakta ne kadar usta
olduğunu; eski Amerikan geleneğine bağlı kalırken, kendi üslubunu yansıtmakta
da son derece başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte.
Pizzarelli’nin Nat King Cole ve Frank Sinatra yanında, son
derece saygı duyduğu ve aynı zamanda hayran olduğu başka bir müzisyen daha var:
Joao Gilberto. 21 yaşındayken radyoda Gilberto’yu ilk kez duyan müzisyen, hemen
ertesi gün bir Gilberto albümü edinerek bossa nova alemine daldı. “Gilberto’nun
nasıl gitar çaldığını yakından, dikkatle dinlemeye çalıştım; basit, aynı
zamanda karmaşıktı. Daha önce de bossa nova çalıyordum, ancak bu şekilde
değildi. O günden sonra, Joao’nun stilinde çalmaya çalıştım, bossa novayı bu
şekilde dinlemeye çalıştım.” diyor Pizzarelli.
1992 yılından beri John Pizzarelli Trio, dünyanın dört bir
yanında konserler verdi, 1993 yılında ise Frank Sinatra’nın uluslararası
turnesinin açılışını gerçekleştirdi. Frank Sinatra’yla yıllar önce aynı turnede
sahne alan Pizzarelli için, Frank Sinatra’nın turnesinin açılışını Carnegie
Hall gibi prestijli bir konser salonunda gerçekleştirmek büyük bir onurdu.
Pizzarelli, en son 2006 yılında Dear Mr. Sinatra albümünü
kaydetti. Bu albümde, Sinatra’nın daha önce seslendirdiği ve birçoğu Sinatra’yla
özdeşleşmiş olan Witchcraft, You Make Me Feel So Young, How About You?, I’ve
Got You Under My Skin, Nice ‘n’ Easy gibi şarkıları yorumladı.
Pizzarelli, Akbank Jazz Festivali’nin açılış gecesinde 17
Ekim Çarşamba akşamı Aya İrini’de 20:30’da sahne alacak. Kendisine eşlik edecek
sanatçılar ise, basta kardeşi Martin Pizzarelli, piyanoda Larry Fuller ve
davulda Tony Tedesco olacak. Konser öncesinde edindiğimiz bir tüyo ise,
sanatçının konserde Sinatra eserleri de seslendireceği. Çağımızın en iyi
Sinatra yorumcularından biri olan Pizzarelli’nin bu performansı kesinlikle
kaçmaz!
PHIL WOODS QUARTET
Akbank 17. Jazz Festivali’nin en önemli konserlerinden biri
de Phil Woods Quintet şüphesiz. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda 25 Ekim
Perşembe akşamı 20:30’da sahne alacak Phil Woods Quintet’te, üstat Woods’a
piyanoda Jim McNeely, trompette Brian Lynch, davulda Bill Goodwin, basta ise
Steve Gilmore eşlik edecek.
50 yılı aşkın müzik kariyeri süresince Phil Woods, jazz
tarihinin en yetenekli ve en çalışkan müzisyenlerinden biri olarak görüldü. Bir
anlamda, Charlie Parker’ın mirasını ve müzik anlayışını ondan sonraki dönemlere
taşıyan –ama hiçbir zaman onun basit bir kopyası olmayan-, sadece taşımakla
kalmayıp onu geliştirerek yeniliklere uyarlayan Woods, 1970’lerden beri uzun
yıllar boyunca kendi liderliğini gerçekleştirdiği Phil Woods Quartet’le
turnelere çıktı, yüzlerce konser verdi. Stüdyo çalışmalarından her ne kadar
uzak kalmaya çalıştıysa da, 1977 yılında ünlü pop şarkıcısı Bill Joel’in Just
the Way You Are kaydında harikalar yarattı. Jazz dünyasına kattıkları
tartışılmaz olan Woods’un adına atıfta bulunan bir İtalyan plak şirketi bile
Philology adı altında kuruldu. Philology, şimdiye kadar Woods’un 27 kaydını
piyasaya sürdü. Günümüzde yaşayan en önemli alto saksafonculardan biri olan
müzisyen, geçtiğimiz yıllar içerisinde hiçbir zaman yaratıcılığını ve hevesini
kaybetmedi.
1931 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts
eyaletinde dünyaya gelen müzisyen, 12 yaşındayken ilk kez saksafonla tanıştı.
Bu sırada, dönemin en önemli saksafoncularından Lennie Tristano’dan ders almaya
başladı. Tristano’yu, aslında Miles Davis’e atfedilen cool akımının başlangıcı
olarak görür birçok jazz eleştirmeni. Bu açıdan, Woods’un ilk kez saksafon
derslerini almaya başladığı öğretmeni, Woods’a salt tekniğin ve notaların çok
ötesinde bir müzikal anlayış aşılamıştı. 17 yaşında Manhattan School of
Music’te yaz derslerine katıldıktan sonra ABD’nin en prestijli müzik okulu olan
Julliard School’da klarnet eğitimi aldı. Henüz üniversiteden yeni mezunken
Kenny Dorham, George Wallington, Friedrich Gulda gibi esaslı müzisyenlerle
birlikte çalma fırsatını edinen Woods, aslında bu dönem bir anlamda müzikte
olgunlaşmanın ve kendi tarzını oluşturmanın yollarını arıyordu.

Phil Woods
Henüz 25 yaşındayken Dizzy Gillespie’nin orkestrasında yer alan ve
içerisinde Güney Amerika ve Orta Doğu’nun bulunduğu uzun bir turneye çıkan
müzisyen için Gillespie’nin önderliği çok önemliydi. Bu yadsınamaz ilham
kaynağını Woods, “Dizzy benim müzikal varlığımın en önemli kaynaklarından
biriydi” diye açıklıyor.
1950’lerin sonunda kendi topluluklarını yönetmeye başlayan ve
bu konuda başarısını çok kısa sürede kanıtlayan müzisyen, Herbie Hancock ve Ron
Carter’la birlikte gerçekleştirdiği çalışmalardan çok keyif aldığını her
fırsatta belirtir. Ayrıca, Quincy Jones, Buddy Rich, Benny Goodman gibi jazz
tarihini bizzat oluşturan müzisyenlerle birlikte farklı turnelere çıkmak da
Woods için, klasikle ve gelenekle moderni birleştirmek açısından önemli bir
ilham kaynağı oluşturmuştur.
1968 yılında, jazz?ın Amerika’daki gelişiminden ötürü hayal
kırıklığına uğrayan sanatçı Avrupa’ya yerleşti ve burada The European Rhythm
Machine adında çok iyi bir grubun liderliğini üstlendi. Birkaç yıllık Avrupa
macerasının ardından, 1970’lerin başında tekrar Amerika’ya temelli geri dönen
müzisyen, birkaç deneysel girişimin ardından 1973 yılında Bill Goodwin, Mike
Mellilo ve Steve Gilmore ile birlikte Phil Woods Quartet’i kurdu. Her ne kadar
zaman içerisinde topluluk beşli ve hatta altılı yapıda bulunmuş olsa ve
topluluğun elemanları dönem dönem değişmiş olsa da, tarz ve üslup açısından bir
kopuş yaşanmamış, müzikal gelişim sağlanabilmiştir. Geçtiğimiz dönem
içerisinde, Tom Harrell (tp), Hal Crook (tb), Brian Lynch (tp), Hal Galper (p)
ve Bill Charlap (p), Phil Woods Quartet’le çalan müzisyenlerden sadece
birkaçıdır. Goodwin ve Gilmore ise, Woods’la birlikte, topluluğun kuruluşundan
itibaren çalmaya devam etmektedir.
Özellikle bebop platformunda kalmayı tercih eden Woods’un
toplulukları hiçbir zaman sadece birer bebop grubu olmadı, her zaman kendi
repertuarlarını geliştirdiler ve Wood’un yolunda ilerlerken kendilerini
geliştirmeyi başardılar.
1970’lere kadar, birçok film müziği, reklam müziği veya
televizyon jeneriği için stüdyoya giren müzisyen, bu yıllardan sonra bu tarz
kayıtlar yapmaktan mümkün olduğunca kaçınmıştır.

Phil Woods, 1977 yılında Harry Leahey (g) ve Alyrio Lima (p)
ile birlikte kaydettiği Live from the Snowboard albümüyle Grammy ödülünü
kazandı. Müzisyen, enstrümantal jazz dalında 1982 ve 1983 yıllarında birer kez
daha Grammy ödülü kazandı.
Woods’un müzik anlayışı sadece bestecilik, yorumculuk ve grup
liderliğiyle sınırlı kalmıyor. Woods, aynı zamanda başarılı bir eğitimci.
Jazzın en iyi öğrenim şeklinin çalarak ve bol bol seyahat ederek olduğunu
savunan müzisyenin jazz eğitimi üzerine söyledikleri, günümüzde jazz eğitiminin
yöntemini sorgular nitelikte.
Sokaklardan üniversitelere doğru giden bir müzikal ihtiyaç
var elbette. Jazz canlıdır ve bu yüzden bütün okullarımızda jazz üzerine
derslerimiz var. Bu harika. Ama aslında emin değilim. Bunu daha derinden
incelememiz gereklidir. Okullardaki jazz bölümleri, dışarıda gerçek hayatın
içerisinde gerçekten öğrencilerin mezun olduktan sonra jazz icra edecekleri
platformlar bulabileceklerine inanıyor. Ancak öğrenciler büyük bir hevesle
çalmaya başlıyorlar, ancak bunun imkansız olduğunu gördükleri anda tekrar
üniversiteye dönerek akademik hayata atılıyorlar. Üniversitelere konuşmaya
gittiğim zaman, müzik öğrencilerini her zaman uyarmışımdır. Eğer müzisyen olmak
istiyorsan, kültür sahibi ve entelektüel bir insan olmalısın. Hem Benny Carter,
hem de Charlie Parker bana bunu öğretti. Dünyayla ilgili bir şeyler öğrenin,
yemekle ilgili, şarapla ilgili bir şeyler bilin, farklı dillerde konuşabilin,
bir oyuna gidin, bir şeyler yapın. Sadece ‘Coltrane çok severim’ demeyin.
Bebop geleneğini yaşayan, aynı zamanda ABD’nin en prestijli
müzik okulu olan Julliard’dan mezun olup, müziği akademik olarak da analiz
etmiş olan Woods’un müzikal geçmişi başarılarla dolu. Böyle bir müzisyeni
ülkemizde misafir etmek bizler için de büyük bir onur olacak.

ARCHIE SHEPP QUARTET
Archie Shepp, 1960’lı yıllarda New York jazz sahnesine
gelişinden itibaren tenor saksofonuyla ve piyanosuyla tüm dünyadaki jazz
severleri şaşırtmaya devam etmektedir. Zaman zaman bir radikal, zaman zaman da
korkulan ve çekinilen bir figür olmuş, müziğinin yanı sıra sosyal konularda
açıkça konuşabilmesi de hem kendi dönemindeki sanatçılar için, hem de toplum
için sosyal adaletsizlik konusundaki duruşuyla örnek olmuştur. Tenor saksofon
soloları sert, dinleyici açısından zorlayıcı, kimi zaman da rahatsız edici
olmuş, bütün bunların ötesinde çok büyük bir yoğunluk ve derinlik taşımıştır.
Archie Shepp’i, çağdaşlarından, hatta jazz tarihindeki birçok
müzisyenden ayıran en önemli özelliği, jazz?ın Afrika’daki köklerine inmesi ve
bu konuda derin araştırmalar gerçekleştirmesidir. Bu şekilde, kendi müziğinin
Afro-Amerikanlığını yeniden farklı bir bakış açısıyla izleyebilmiş ve
Afrika’dan tekrar aldığını kullanarak kendini yenileyebilmiştir.
Saksofoncu, piyanist, besteci ve yazar Archie Shepp, 1937
yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinde dünyaya geldi.
Gençlik yıllarını Philadelphia’da geçiren Shepp, bu yıllarda Lee Morgan ve
Bobby Timmons gibi hard-bop müzisyenleriyle birlikte çalışma fırsatı buldu.
1959 yılında Goddard College’den drama edebiyatı konusunda derece alan
müzisyen, dönemin akımı olan free jazz?a yöneldi. 1960’ların başında ise New
York’a taşınan ve dönemin en sıra dışı müzisyeni olan Cecil Taylor’la birlikte
avangart çalışmalar gerçekleştiren müzisyen, bu süreç içerisinde John Coltrane’le
de çaldı. Cecil Taylor’la birlikte New York Contemporary Five topluluğunda Don
Cherry, John Tchicai ve Bill Dixon’a eşlik eden müzisyen, 1960’ların
ortalarından itibaren kendi topluluklarının liderliğini üstlenmeye başladı.
Rosewell Rudd, Bobby Hutcherson, Beaver Haris ve Grachan Moncur III ile
yürüttüğü projelerle yoğun ilgi çekmeyi başardı.
Eserlerinde ve albümlerinde Malcolm X ve James Baldwin gibi
sosyal içerikli ve özellikle ırkçılık karşıtı yazılar yazan kişilerin
sözlerinden alıntılar bulunuyordu. Shepp’in çalışmaları, Afrika müziğinin
temellerine ulaşmaya çalışıyor, Afrika merkezli Amerikan hayatının düşünsel ve
sosyal yapısını sesle tasvir ediyordu.
Protest kişiliğini müziğin yanı sıra edebi eserleriyle de
yansıtan Shepp, New York’ta 1965 yılında The Communist, 1972 yılında ise Lady
Day: A Musical Tragedy’i sahneledi.
1970’li yıllarda daha swing temelli bir yaklaşım taşıyan
sanatçı, 1980’li yıllarda ise bebop’a ve blues’a doğru kaydı ve eski dönemlerde
taşımış olduğu hırslı ve kızgın üslubu yumuşattı. Artık eskisi kadar büyük bir
sertlik ve kızgınlık taşımıyordu eserleri, müziği daha farklı bir karakter
kazanmıştı.
Geçtiğimiz ay Archie Shepp’le müzik ve kültür hakkında
yapılan bir röportajdan bazı bölümleri paylaşmak istiyoruz. Böylece, müziğin
arkasındaki düşünsel temelleri Shepp’in kendi sözlerini okuma fırsatımız
olacak.
Daha çocukken blues çalmaya başladım, daha ilk blues grubunda
çalarken bunun en çok yapmak istediğim şeylerden biri olduğunu anlamıştım.
Babam da banjo çalıyordu ve aynı zamanda birçok blues şarkısı söylerdi;
çocukluğum blues dinleyerek geçti. Daha sonra Lee Morgan ve Clarence Sharpe
gibi müzisyenlerle tanıştığım zaman birçok akoru bilmiyordum ama o zaman
blues’u biliyordum ve müzisyenlerin arasına bu kadar kısa zamanda karışmamın en
önemli etkisi de benim blues bilgim oldu. Lee, benim ilk mentorumdu ve Lee’nin
bende beğendiğin en büyük özellik, birçok farklı akor değişimini çalamasam da,
genç bir adam olarak blues çalabilmemdi. Kendimi kabaca bir blues müzisyeni
olarak görüyorum.
Blues çalığımda, çok fazla nota ya da akor bilmiyordum, ancak
çaldıklarım gerçek notalardı ve bunların hepsi gerçek deneyimlerden ortaya
çıkmıştı. Bunlar benim ruhumdan çıkmıştı ve benim blues’umdu. Bunu kimseye
öğretemezsiniz.
İlk kez Afrika’ya gittiğimizde Cezayir’e gitmiştik. Daha
sonra Fildişi Sahilleri, Senegal, Fas ve diğer ülkeleri gezdik. Benim için bu
çok önemli bir deneyimdi. Bu zamana kadar Trane [Coltrane] önümüzde çok büyük
kapılar açmıştı, Ravi Shankar ve Olatunji gibi müzisyenler benim için son
derece ilham vericiydi; Trane Afrika müziği ile Afrikalı Amerikan müziği
arasındaki bağlantıları bizim için kurmuştu, bizim önümüzü açmıştı. Özellikle
Trane modları açmaya başladığında, bu müzik pentatonik dizilere ve ragalara çok
benzemeye başlamıştı. 1960’larda, Coltrane dünya müziğinin kapılarını açmış
oldu böylece. Çünkü daha önce jazz denen müziği icra eden müzisyenlerle onların
kendi bildiklerinin dışında müzikler icra eden başka müzisyenler hiçbir araya
gelmemişti. Ancak benim Afrika’ya gittiğim zaman, müziğin gerçekten çok
içindeydim ve neyin mümkün olabileceğini görmüştüm. Bu müzikten teknik anlamda
daha çok şey çıkarmak için bir müzisyen olarak daha da gelişmem gerektiğini
biliyordum. Ancak şimdi kendimi piyanosuz ya da sadece bir davulla çalarken
rahat hissedebiliyorum, aynen bir köyde kutsal davulun eşliğinde çalarken
hissedebileceğim gibi.
Archie Shepp, jazz?a yeni bir şekil verdi, jazz
müzisyenlerine önemli noktaları işaret etti, onlara nereden geldiklerini
göstermeye çalıştı. Avangart jazz dünyasında da birçok devrim yaptı, ancak aynı
zamanda birlikte çalıştığı Cecil Taylor, Don Cherry gibi müzisyenlerle çok
değerli yorumlar gerçekleştirdi. Son çalışmalarını film müzikleri üzerine
yoğunlaştıran müzisyen, en son olarak Imagine the Sound adında bir belgesel
filmin müziklerini besteledi. Archie Shepp, 26 Ekim Cuma akşamı 19:30’da Cemal
Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak; kendisine ise Tom McClung (p), Wayne
Dockery (b) ve Steve McCraven (d) eşlik edecek.

Mose Allison Trio
26 Ekim, CRR
Mose Allison (p)
Roy Babbington (b)
Paul Clarvis (d)
MOSE ALLISON TRIO
1927 yılında Mississippi’de doğan Mose Allison, daha okula
başlamadan önce evlerinde bulunan piyanoda boogie woogie tarzında eserler
besteliyordu. Bunun en büyük sebebi, kendisi de piyanist olan babasıdır.
Allison, piyano çalmanın yanı sıra, çocukluğunda pamuk tarlalarını sürerdi.
“Blues havadaydı, her an blues’u hissetmek mümkündü” diyen müzisyen,
çocukluğunda bizzat tarlada çalıştığı için kendisini gerçek bir blues sanatçısı
olarak görmekte, bunu esprili bir şekilde her fırsatta dile getirmektedir.
Okul yıllarında Memphis’te kendi yaşıtlarından oluşan bir
müzikal topluluğun liderliğini üstlenirken, kendisiyle yakın yaşlarda olan B.
B. King de o zamanlar aynı şekilde Memphis’te sokakta müzik icra eden
arkadaşlarının liderliğini sürdürmekteydi. Bu dönemlerde ABD’de beyazlarla
siyahların aynı ortamlarda bulunmaları hiç hoş karşılanmadığından ötürü Allison
bu dönemde ancak beyaz arkadaşlarıyla birlikte müzik çalma fırsatı buldu.
1956 yılında, jazz dünyasının kalbinin attığı yer olan New
York’a taşınan müzisyen, burada hem besteleriyle hem de kişiliğiyle geniş bir
çevreden saygı ve takdir kazandı. Günümüzde Allison, yazarın yazarı, müzisyenin
müzisyeni olarak görülmektedir. Halen yılda ortalama 150 konser veren sanatçı,
hayatını müziğe adamıştır.
1960’larda İngiliz müzik piyasası tarafından keşfedilen
Allison’ın eserleri, The Yardbirds, The Who, John Mayall’s Bluesbrakers gibi
topluluklar tarafından yorumlandı. Allison’un eserleri, bu topluluklar
yorumladıktan sonra geniş kitleler tarafından beğeni kazandı. Bu konuda
Allison’a şöyle sormuşlar: “Dylan’dan önce sen sosyal oluşumları eleştirirdin,
Newman’dan önce sen satiriktin, Jagger’dan önce sen kabaydın. Peki neden sen
büyük bir yıldız değilsin?” Mose ise bu soruya “Sanırım sadece şans” diyebilmiş
ancak.
Mose Allison, Akbank 17. Jazz Festivali kapsamında Cemal
Reşit Rey Konser Salonu’nda 26 Ekim Cuma akşamı 21:45’te sahne alacak.
Allison’a bu konserde, Roy Babbington (b) ve Paul Clarvis (d) eşlik edecek.

Roberto Fonseca
27 Ekim, CRR
ROBERTO FONSECA
Roberto Fonseca, Akbank 17. Jazz Festivali kapsamında
ülkemize konuk olacak yıldızlardan bir diğeri. Aslında Fonseca, daha önce
ülkemize İstanbul Jazz Festivali kapsamında konuk oldu. Ünlü Kübalı solist
İbrahim Ferrer’in topluluğunda yer alan ve sadece 2 yıl önce İstanbul’da Cemil
Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki konserde olan Fonseca’yı özellikle çok beğenmiş,
ismini bir kenara not etmiştim. Küba’nın şimdiye kadar yetiştirdiği en büyük
piyanistlerden biri olan Ruben Gonzalez’in Buena Vista Social Club
topluluğundaki boşluğunu doldurabiliyordu Fonseca. Tabi bu sefer kendi
liderliğindeki topluluğuyla sahne alacağı için, beklentilerimiz de bir anlamda
yükseliyor.
Fonseca’nın Akbank Jazz Festivali’ne geldiğini öğrenince de
özellikle çok sevindim. Piyanoya yüksek hakimiyeti, çok kaliteli ve yumuşak
tuşesi, ve olağanüstü güzellikte doğaçlamaları olan Fonseca, eminim ki bizlere
harikulade bir konser sunacak. 27 Ekim Cumartesi akşamı 21:45’te Cemal Reşit Rey
Konser Salonu’nda sahne alacak olan Fonseca’ya Joel Hierrezuelo (perc), Javier
Zalba (clt, f, s), Ramses Rodriguez (d) ve Omar Gonzalez (b) eşlik edecek.
Fonseca, Küba müziğindeki en önemli ve en çok gelecek vadeden
yetenek veya kendi nesli içinde en çok öne çıkan piyanist olarak gösterilmekte.
Ancak Fonseca’nın müziğe başlarken asıl hedefi müziğinin, kendisini tanımayan
insanlara ulaşması ve bir gün kendi dinleyicisi için bir referans noktası
oluşturmakmış.
1975 yılında doğan sanatçı, ilk müzik hevesi perküsyon
olmasına rağmen 8 yaşındayken piyano çalışmaya başladı. 14 yaşındayken, Beatles
şarkılarını yorumlayan bir toplulukta davul çalıyordu. Bu yıllarda ilk
bestelerini yapan müzisyenin ilk eserleri Afro-Küba tarzındaydı. Fonseca, bu
besteleri ve ilham kaynaklarını şöyle belirtiyor: “Okuldayken, referans noktası
olarak Amerika kaynaklı jazz?ı görmüştük. Müziğin farklı tarzların
birleşmesiyle oluşabileceğini hissederdim. Herbie Hancock ve Keith Jarrett gibi
biirçok jazz müzisyenini çok severdim, ancak aynı zamanda funk ve soul
klasiklerini de çok severdim.”
Daha henüz 15 yaşındayken Havana’da gerçekleşen Jazz Plaza
International Festival’de sahne alması, izleyenlerde daha o zamandan büyük
hayranlık uyandırdı. Piyano eğitimini tamamlayan Fonseca, 15 yaşından sonra
Instituto Superior de Arte (ISA)’de kompozisyon eğitimi almaya başladı. 21
yaşında ise, şarkıcı Augusto Enriquez’le birlikte İtalya’da uzun bir turneye
çıkan Fonseca, bu turne sonucunda her zaman için kendi müziğini ve kendi yolunu
aramsı gerektiğini gördü.
Bir yıl sonra Temperamento topluluğunda çalan saksofoncu
Javier Zalba’yla tanışan Fonseca için bu, sonunda son albümü olan Zamazu’nun
kaydedildiği 9 yıllık uzun bir yolun başlangıcıydı.
Fonseca’nın kaydettiği ilk solo albüm olan En el Comienzo, Cubadisco
’99 Festivalinde en iyi jazz albümü ödülünü aldı. Fonseca aynı yıl, Augusto
Enriquez’in albümü Cuando Yo Sea Grande’de çaldı ve UNESCO tarafından organize
edilen Trimalca yarışmasında en iyi popüler Küba müziği ödülünü alan Teine Que
Ver adlı albümü kaydetti. Ayrıca, 2000 yılında No Limit adındaki solo albümünü
de kaydeden Fonseca, bu süre içerisinde yaratıcılığını kullanarak farklı
projeler içerisinde olmaya çalıştı, kendi yolunu aradı.
Ancak, 2000 yılının sonlarında, Anga Diaz’ın albümü için EGREM
stüdyolarına gittiğinde hayatının en önemli dönüm noktalarından birindeydi.
Stüdyoda kendisinin yanı sıra Ruben Gonzalez, Cachaito Lopez, Guajiro Mirabal
gibi efsaneler de bulunuyor. Çok kısa bir süre sonra, Ibrahim Ferrer’in
orkestrasında, Ruben Gonzalez’in yedeği olarak çalmak için teklif alan müzisyen
için bu olanak olağanüstüydü. Her konserde oturup saatlerdce Ruben Gonzalez’i
seyreden ve ondan mümkün olduğu kadar çok deneyim almaya çalışan Fonseca,
Ibrahim Ferrer’in yeni albümünün tanıtımı için gerçekleşen turnede Cachaito
Lopez, Guajiro Mirabal ve Manuel Galban gibi müzisyenlerle birlikte yer aldı.
Bu turne süresince, farklı ülkelerde gerçekleşen konserlerle ilgili basında
çıkan yazıların hiçbiri Fonseca’ya olumlu bir şekilde değinmeyi ihmal etmemişti.
Fonseca’nın tarzını çok beğenen Omara Portuondo, Fonseca’yı
kendi turnelerinde de yer alması için davet etti. Portuondo’yla birlikte
turneye çıkan Fonseca için 2002 Tokyo Jazz Festivali de ayrı bir önem
taşıyordu. Bu festivalde, Herbie Hancock, Michael Brecker ve Wayne Shorter gibi
efsane jazz müzisyenleriyle birlikte aynı sahneyi paylaşan Fonseca’yı ayrıca
Herbie Hancock, kendisiyle çalması için sahneye bizzat sahneye davet etti.
Alberto Fonseca’nın son albümü Zamazu, müzisyenin birçok
farklı kaynaktan etkilendiğini gösteriyor; klasik batı müziği, Afro-Küba
müziği, jazz ve geleneksel Küba müziği. Ancak bütün bu farklı tarzların ortak
noktada birleşmiş, birbirini rahatsız etmeden erimiş ve bir bütün haline gelmiş
olması, Fonseca’nın artık kendi yolunu bulmaya başlamış olduğunun ve müzikal
anlamda olgunlaşma sürecinde önemli bir gelişme kaydettiğinin göstergesi olarak
düşünülebilir.

Nublu Orchestra
24 Ekim, CRR
NUBLU ORCHESTRA CONDUCTED BY LAWRENCE D. “BUTCH MORRIS”
Norah Jones, Kudu, Wax Poetic ve Brazilian Girls gibi
isimleri keşfeden New York’taki Nublu’nun son projesi ise, Butch Morris
yönetimindeki “Nublu Orchestra”. Dinleyicisini dans etmeye teşvik eden, sıcak
ve keyifli bir müzik sunan Nublu Orchestra, New York’un yenilikçi profesyonel
müzisyenlerini bir araya getiriyor. Butch Morris’in yönettiği Nublu
Orchestra’da Didi Gutman (p), Jesse Murphy (b, g), Clark Gaton (tb), Thor
Madsen (g) ve Aaron Johnston (d), Kenny Wollesen (d), Jonathon Haffner, (as),
Graham Haynes (c), Cavassa Nickens (b) ve tabi ki İlhan Erşahin (ts) bulunuyor.
1947 doğumlu Lawrance D. “Butch” Morris, ilk olarak
1970’lerin sonunda David Murray’in topluluklarındaki performanslarıyla adından
söz ettirmeye başladı. Asıl enstrümanı kornetken, enstrüman çalarak müzik icra
etmek yerine, daha büyük çaplı orkestraları ve toplulukları yönetmeye başladı.
Morris’in orkestra idaresi, tamamen yeni bir konsept üzerine oturtulmuş. Özgür
doğaçlamanın yer aldığı bölümlerde Morris, elindeki batonun hareketleriyle
birlikte, serbest doğaçlamayı gerçekleştiren müzisyene yol gösterir, bu şekilde
serbest organizasyon içerisinde uyum sağlanabilmek