26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

17. Akbank Jazz Festivali

JOHN PIZARELLI QUARTET

 

 

Ünlü müzisyen John Pizzarelli, festivalin bu yılki açılış konseri için İstanbul’a geliyor. Bugüne kadar özellikle George Shearing, Rosemary Clooney ve Buddy DeFranco ile birlikte unutulmaz sahne performansları gerçekleştiren sanatçı, geçtiğimiz yıllar içerisinde 40’ı aşkın albümde yer aldı.

John Pizzarelli, 1960 yılında New Jersey’de dünyaya geldi. 6 yaşından itibaren banjo çalmaya başlayan Pizzarelli’nin ilk öğretmeni, aynı zamanda bir gitar dehası olan Bucky Pizarelli’ydi. Baba Pizzarelli, hem John için, hem de kardeşleri için çok iyi bir öğretmendi. Hem onların müzik bilgilerini geliştirmek, hem de kulaklarını eğitmek için çeşitli yöntemler kullanmaktaydı. Bir yandan, okulda her türlü müzikal aktiviteye katılmaları için onları teşvik ederken, bir yandan evde teorik müzik bilgisi veren baba Pizzarelli, yemeklerde bile en son jazz albümlerini çocuklarıyla beraber dinler, hatta albümler hakkında onlarla sohbetler ederdi.

Kısa zamanda banjoda yetkinlik kazanan John’un ilk çaldığı şarkılar “Bye, Bye Blackbird” ve “Honeysuckle Rose”du. Doğaçlamaya ve babasının kendisi için hazırladığı akor dizileri üzerinde solo çalmaya da çok yatkınlık gösteren müzisyen, çok kısa zamanda ailesini ve etrafındaki diğer müzisyenleri etkilemeyi başarmıştı. Baba Pizzarelli, bir yandan Benny Goodman, George Barnes, Joe Venuti ve Zoot Sims gibi, devrin klasik anlamda jazz çalan müzisyenleriyle birlikte çalarken, bir yandan da John ve kardeşlerinin müzik eğitimini sürdürmesi ve buna alışmaları için destek oluyordu. Hatta kaydettiği bazı albümlerde John ve kardeşi Mary bile çalıyordu.

10 yaşında banjoyu bir kenara bırakarak gitara ağırlık veren müzisyen, ilk topluluğunu 14 yaşındayken lisede kurdu. Her ne kadar banjoyla ilk çaldığı şarkılar jazz standartları olsa da, lise yıllarında rock ağırlıklı çalışmalara devam etti Pizzarelli. Babası, bir defasında Reinhardt’ın bir solosunu çalması için ona 5 Dolar önerdi, ancak birkaç kez gerçekleşen denemeden sonra başarısız olan Pizzarelli’nin bu deneyimden en büyük kazancı daha dikkatli ve sık bir şekilde jazz dinlemeye başlamasıydı.

Döneminin en ünlü müzisyenleriyle çok genç yaşta tanışan Pizzarelli, daha 20 yaşındayken babasıyla birlikte çalıyordu. 1980 yılında babasıyla birlikte 2x7=Pizzarelli adlı albümü kaydetti; bu albümde daha önce bir arkadaşına eşlik ederken çalmaya başladığı 7 telli gitarını kullanıyordu.

Pizzarelli, zaman zaman efsane müzisyen Nat King Cole’la karşılaştırılmakta, yumuşak ve dinlendirici üslubu bu açıdan izlenmektedir. Müzisyen, böyle büyük bir efsaneyle karşılaştırılmanın kendisi için en büyük iltifat ve en değerli onur olduğunu belirtmektedir; konserlerinde Nat King Cole ve Frank Sinatra’nın daha önce seslendirdiği şarkıları seslendirmektedir. Günümüzde, bu şarkıları en iyi yorumlayan müzisyenlerden biri olan Pizzarelli, hem vokaliyle, hem de gitarıyla yorumladığı müziğe renk katmaktadır.

Pizzarelli’nin Nat King Cole’la tanışması, 20 yaşına denk gelir. İlk kez Straighten Up and Fly Right şarkısını çok beğenen müzisyen, hemen Cole’un kayıtlarını toplamaya başladı. Cole’un müziğinde en çok sevdiği şey, müziğin bir yandan romantik, diğer yandan da nükteli olmasıydı. Ancak her şeyin ötesinde, müzikte gerçek swing öğeleri vardı, swing gerçekten hissediliyordu. Cole’un vokali de onun için ayrıca etkileyiciydi, çünkü yumuşak ses tonu ve sade cümleleri ona, tıpkı Chet Baker’da olduğu gibi, daha çok yakışıyordu.

1983 yılında ilk kez vokalist olarak bir albümde yer alan John Pizzarelli’ye I’m Hip (Please Don’t Tell My Father) adlı bu albümünde babası Bucky Pizzarelli, Russ Kassoff ve Jerry Bruno eşlik ediyor, kendisi ise vokalin yanı sıra gitar, trompet ve klavyeyle yer alıyordu. 20’li yaşların ortasında Amerika’nın farklı eyaletlerinde babasından bağımsız olarak konser vermeye başlayan müzisyen, ne bu yaşlarda, ne de daha ileride babasıyla olan müzikal bağlarını koparmadı ve onunla konserler vermeye devam etti. Özellikle ilk gençlik çağında babasıyla birlikte çalmış olması, onun Ray Brown, Barney Kessel, Sweets Edison, Herb Ellis gibi müzisyenlerle birlikte sahne almasını sağladı. Pizzarelli’nin çocukluğundan, müzikle ilk tanışmasından, babasıyla olan ilişkisinden ve özellikle babasının kendisini yönlendirmesiyle birlikte gelişen müzik anlayışından detaylı olarak bahsettik. Çünkü Pizzarelli’nin müziğindeki sağlam yapı, bir anlamda gençliğinde edinmiş olduğu klasik jazz temelleridir.

Şimdiye kadar, Pizzarelli’nin gitarist olarak kariyerinden bahsettik, ancak en azından onun kadar önemli ve bugün Pizzarelli’yi günümüzün en mühim jazz müzisyenlerinden biri haline getiren özelliği onun aynı zamanda güçlü bir jazz vokalisti olmasıdır. Zaman içerisinde, hem babasının tavsiyesi hem de konserlerde almış olduğu geri dönüşlerle birlikte, sesini de çalıştırması ve geliştirmesi gerektiğini fark eden müzisyen, bu konuda dersler almaya başladı.

Pizzarelli, ‘davulsuz’, yani Nat King Cole tarzında oluşturduğu trioyla birçok turneye çıktı, 1980’li yıllarda. Ancak bunlardan en önemlisi, Frank Sinatra’yla birlikte çıktığı turneydi. Bu konserler dizisi içerisinde Pizzarelli, müziğin yanı sıra, sahne duruşunu, giyinişini, davranışlarını ve dinleyicilerle ilişkilerini izledi Sinatra’nın. Böylece, sadece bir müzisyen olmaktan öteye geçti, sahnede kendine özgü bir duruş oluşturdu ve bu duruşuyla birlikte çok iyi canlı sahne performansları sunmaya başladı.

Pizzarelli’nin 1990 yılından itibaren kaydettiği albümler, eski jazz müzisyenlerine bir nevi saygı duruşu özelliğini taşıyor. My Blue Heaven, Knowing You, Bossa Nova, Live at Birdland, Dear Mr. Cole ve Dear Mr. Sinatra albümleri, Pizzarelli’nin bu eserleri yorumlamakta ne kadar usta olduğunu; eski Amerikan geleneğine bağlı kalırken, kendi üslubunu yansıtmakta da son derece başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte.

Pizzarelli’nin Nat King Cole ve Frank Sinatra yanında, son derece saygı duyduğu ve aynı zamanda hayran olduğu başka bir müzisyen daha var: Joao Gilberto. 21 yaşındayken radyoda Gilberto’yu ilk kez duyan müzisyen, hemen ertesi gün bir Gilberto albümü edinerek bossa nova alemine daldı. “Gilberto’nun nasıl gitar çaldığını yakından, dikkatle dinlemeye çalıştım; basit, aynı zamanda karmaşıktı. Daha önce de bossa nova çalıyordum, ancak bu şekilde değildi. O günden sonra, Joao’nun stilinde çalmaya çalıştım, bossa novayı bu şekilde dinlemeye çalıştım.” diyor Pizzarelli.

1992 yılından beri John Pizzarelli Trio, dünyanın dört bir yanında konserler verdi, 1993 yılında ise Frank Sinatra’nın uluslararası turnesinin açılışını gerçekleştirdi. Frank Sinatra’yla yıllar önce aynı turnede sahne alan Pizzarelli için, Frank Sinatra’nın turnesinin açılışını Carnegie Hall gibi prestijli bir konser salonunda gerçekleştirmek büyük bir onurdu.

Pizzarelli, en son 2006 yılında Dear Mr. Sinatra albümünü kaydetti. Bu albümde, Sinatra’nın daha önce seslendirdiği ve birçoğu Sinatra’yla özdeşleşmiş olan Witchcraft, You Make Me Feel So Young, How About You?, I’ve Got You Under My Skin, Nice ‘n’ Easy gibi şarkıları yorumladı.

Pizzarelli, Akbank Jazz Festivali’nin açılış gecesinde 17 Ekim Çarşamba akşamı Aya İrini’de 20:30’da sahne alacak. Kendisine eşlik edecek sanatçılar ise, basta kardeşi Martin Pizzarelli, piyanoda Larry Fuller ve davulda Tony Tedesco olacak. Konser öncesinde edindiğimiz bir tüyo ise, sanatçının konserde Sinatra eserleri de seslendireceği. Çağımızın en iyi Sinatra yorumcularından biri olan Pizzarelli’nin bu performansı kesinlikle kaçmaz!


PHIL WOODS QUARTET

Akbank 17. Jazz Festivali’nin en önemli konserlerinden biri de Phil Woods Quintet şüphesiz. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda 25 Ekim Perşembe akşamı 20:30’da sahne alacak Phil Woods Quintet’te, üstat Woods’a piyanoda Jim McNeely, trompette Brian Lynch, davulda Bill Goodwin, basta ise Steve Gilmore eşlik edecek.

50 yılı aşkın müzik kariyeri süresince Phil Woods, jazz tarihinin en yetenekli ve en çalışkan müzisyenlerinden biri olarak görüldü. Bir anlamda, Charlie Parker’ın mirasını ve müzik anlayışını ondan sonraki dönemlere taşıyan –ama hiçbir zaman onun basit bir kopyası olmayan-, sadece taşımakla kalmayıp onu geliştirerek yeniliklere uyarlayan Woods, 1970’lerden beri uzun yıllar boyunca kendi liderliğini gerçekleştirdiği Phil Woods Quartet’le turnelere çıktı, yüzlerce konser verdi. Stüdyo çalışmalarından her ne kadar uzak kalmaya çalıştıysa da, 1977 yılında ünlü pop şarkıcısı Bill Joel’in Just the Way You Are kaydında harikalar yarattı. Jazz dünyasına kattıkları tartışılmaz olan Woods’un adına atıfta bulunan bir İtalyan plak şirketi bile Philology adı altında kuruldu. Philology, şimdiye kadar Woods’un 27 kaydını piyasaya sürdü. Günümüzde yaşayan en önemli alto saksafonculardan biri olan müzisyen, geçtiğimiz yıllar içerisinde hiçbir zaman yaratıcılığını ve hevesini kaybetmedi.

1931 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts eyaletinde dünyaya gelen müzisyen, 12 yaşındayken ilk kez saksafonla tanıştı. Bu sırada, dönemin en önemli saksafoncularından Lennie Tristano’dan ders almaya başladı. Tristano’yu, aslında Miles Davis’e atfedilen cool akımının başlangıcı olarak görür birçok jazz eleştirmeni. Bu açıdan, Woods’un ilk kez saksafon derslerini almaya başladığı öğretmeni, Woods’a salt tekniğin ve notaların çok ötesinde bir müzikal anlayış aşılamıştı. 17 yaşında Manhattan School of Music’te yaz derslerine katıldıktan sonra ABD’nin en prestijli müzik okulu olan Julliard School’da klarnet eğitimi aldı. Henüz üniversiteden yeni mezunken Kenny Dorham, George Wallington, Friedrich Gulda gibi esaslı müzisyenlerle birlikte çalma fırsatını edinen Woods, aslında bu dönem bir anlamda müzikte olgunlaşmanın ve kendi tarzını oluşturmanın yollarını arıyordu.


Phil Woods


Henüz 25 yaşındayken Dizzy Gillespie’nin orkestrasında yer alan ve içerisinde Güney Amerika ve Orta Doğu’nun bulunduğu uzun bir turneye çıkan müzisyen için Gillespie’nin önderliği çok önemliydi. Bu yadsınamaz ilham kaynağını Woods, “Dizzy benim müzikal varlığımın en önemli kaynaklarından biriydi” diye açıklıyor.

1950’lerin sonunda kendi topluluklarını yönetmeye başlayan ve bu konuda başarısını çok kısa sürede kanıtlayan müzisyen, Herbie Hancock ve Ron Carter’la birlikte gerçekleştirdiği çalışmalardan çok keyif aldığını her fırsatta belirtir. Ayrıca, Quincy Jones, Buddy Rich, Benny Goodman gibi jazz tarihini bizzat oluşturan müzisyenlerle birlikte farklı turnelere çıkmak da Woods için, klasikle ve gelenekle moderni birleştirmek açısından önemli bir ilham kaynağı oluşturmuştur.

1968 yılında, jazz?ın Amerika’daki gelişiminden ötürü hayal kırıklığına uğrayan sanatçı Avrupa’ya yerleşti ve burada The European Rhythm Machine adında çok iyi bir grubun liderliğini üstlendi. Birkaç yıllık Avrupa macerasının ardından, 1970’lerin başında tekrar Amerika’ya temelli geri dönen müzisyen, birkaç deneysel girişimin ardından 1973 yılında Bill Goodwin, Mike Mellilo ve Steve Gilmore ile birlikte Phil Woods Quartet’i kurdu. Her ne kadar zaman içerisinde topluluk beşli ve hatta altılı yapıda bulunmuş olsa ve topluluğun elemanları dönem dönem değişmiş olsa da, tarz ve üslup açısından bir kopuş yaşanmamış, müzikal gelişim sağlanabilmiştir. Geçtiğimiz dönem içerisinde, Tom Harrell (tp), Hal Crook (tb), Brian Lynch (tp), Hal Galper (p) ve Bill Charlap (p), Phil Woods Quartet’le çalan müzisyenlerden sadece birkaçıdır. Goodwin ve Gilmore ise, Woods’la birlikte, topluluğun kuruluşundan itibaren çalmaya devam etmektedir.

Özellikle bebop platformunda kalmayı tercih eden Woods’un toplulukları hiçbir zaman sadece birer bebop grubu olmadı, her zaman kendi repertuarlarını geliştirdiler ve Wood’un yolunda ilerlerken kendilerini geliştirmeyi başardılar.

1970’lere kadar, birçok film müziği, reklam müziği veya televizyon jeneriği için stüdyoya giren müzisyen, bu yıllardan sonra bu tarz kayıtlar yapmaktan mümkün olduğunca kaçınmıştır.

Phil Woods, 1977 yılında Harry Leahey (g) ve Alyrio Lima (p) ile birlikte kaydettiği Live from the Snowboard albümüyle Grammy ödülünü kazandı. Müzisyen, enstrümantal jazz dalında 1982 ve 1983 yıllarında birer kez daha Grammy ödülü kazandı.

Woods’un müzik anlayışı sadece bestecilik, yorumculuk ve grup liderliğiyle sınırlı kalmıyor. Woods, aynı zamanda başarılı bir eğitimci. Jazzın en iyi öğrenim şeklinin çalarak ve bol bol seyahat ederek olduğunu savunan müzisyenin jazz eğitimi üzerine söyledikleri, günümüzde jazz eğitiminin yöntemini sorgular nitelikte.

Sokaklardan üniversitelere doğru giden bir müzikal ihtiyaç var elbette. Jazz canlıdır ve bu yüzden bütün okullarımızda jazz üzerine derslerimiz var. Bu harika. Ama aslında emin değilim. Bunu daha derinden incelememiz gereklidir. Okullardaki jazz bölümleri, dışarıda gerçek hayatın içerisinde gerçekten öğrencilerin mezun olduktan sonra jazz icra edecekleri platformlar bulabileceklerine inanıyor. Ancak öğrenciler büyük bir hevesle çalmaya başlıyorlar, ancak bunun imkansız olduğunu gördükleri anda tekrar üniversiteye dönerek akademik hayata atılıyorlar. Üniversitelere konuşmaya gittiğim zaman, müzik öğrencilerini her zaman uyarmışımdır. Eğer müzisyen olmak istiyorsan, kültür sahibi ve entelektüel bir insan olmalısın. Hem Benny Carter, hem de Charlie Parker bana bunu öğretti. Dünyayla ilgili bir şeyler öğrenin, yemekle ilgili, şarapla ilgili bir şeyler bilin, farklı dillerde konuşabilin, bir oyuna gidin, bir şeyler yapın. Sadece ‘Coltrane çok severim’ demeyin.

Bebop geleneğini yaşayan, aynı zamanda ABD’nin en prestijli müzik okulu olan Julliard’dan mezun olup, müziği akademik olarak da analiz etmiş olan Woods’un müzikal geçmişi başarılarla dolu. Böyle bir müzisyeni ülkemizde misafir etmek bizler için de büyük bir onur olacak.

 

ARCHIE SHEPP QUARTET

Archie Shepp, 1960’lı yıllarda New York jazz sahnesine gelişinden itibaren tenor saksofonuyla ve piyanosuyla tüm dünyadaki jazz severleri şaşırtmaya devam etmektedir. Zaman zaman bir radikal, zaman zaman da korkulan ve çekinilen bir figür olmuş, müziğinin yanı sıra sosyal konularda açıkça konuşabilmesi de hem kendi dönemindeki sanatçılar için, hem de toplum için sosyal adaletsizlik konusundaki duruşuyla örnek olmuştur. Tenor saksofon soloları sert, dinleyici açısından zorlayıcı, kimi zaman da rahatsız edici olmuş, bütün bunların ötesinde çok büyük bir yoğunluk ve derinlik taşımıştır.

Archie Shepp’i, çağdaşlarından, hatta jazz tarihindeki birçok müzisyenden ayıran en önemli özelliği, jazz?ın Afrika’daki köklerine inmesi ve bu konuda derin araştırmalar gerçekleştirmesidir. Bu şekilde, kendi müziğinin Afro-Amerikanlığını yeniden farklı bir bakış açısıyla izleyebilmiş ve Afrika’dan tekrar aldığını kullanarak kendini yenileyebilmiştir.

Saksofoncu, piyanist, besteci ve yazar Archie Shepp, 1937 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinde dünyaya geldi. Gençlik yıllarını Philadelphia’da geçiren Shepp, bu yıllarda Lee Morgan ve Bobby Timmons gibi hard-bop müzisyenleriyle birlikte çalışma fırsatı buldu. 1959 yılında Goddard College’den drama edebiyatı konusunda derece alan müzisyen, dönemin akımı olan free jazz?a yöneldi. 1960’ların başında ise New York’a taşınan ve dönemin en sıra dışı müzisyeni olan Cecil Taylor’la birlikte avangart çalışmalar gerçekleştiren müzisyen, bu süreç içerisinde John Coltrane’le de çaldı. Cecil Taylor’la birlikte New York Contemporary Five topluluğunda Don Cherry, John Tchicai ve Bill Dixon’a eşlik eden müzisyen, 1960’ların ortalarından itibaren kendi topluluklarının liderliğini üstlenmeye başladı. Rosewell Rudd, Bobby Hutcherson, Beaver Haris ve Grachan Moncur III ile yürüttüğü projelerle yoğun ilgi çekmeyi başardı.

Eserlerinde ve albümlerinde Malcolm X ve James Baldwin gibi sosyal içerikli ve özellikle ırkçılık karşıtı yazılar yazan kişilerin sözlerinden alıntılar bulunuyordu. Shepp’in çalışmaları, Afrika müziğinin temellerine ulaşmaya çalışıyor, Afrika merkezli Amerikan hayatının düşünsel ve sosyal yapısını sesle tasvir ediyordu.

Protest kişiliğini müziğin yanı sıra edebi eserleriyle de yansıtan Shepp, New York’ta 1965 yılında The Communist, 1972 yılında ise Lady Day: A Musical Tragedy’i sahneledi. 

1970’li yıllarda daha swing temelli bir yaklaşım taşıyan sanatçı, 1980’li yıllarda ise bebop’a ve blues’a doğru kaydı ve eski dönemlerde taşımış olduğu hırslı ve kızgın üslubu yumuşattı. Artık eskisi kadar büyük bir sertlik ve kızgınlık taşımıyordu eserleri, müziği daha farklı bir karakter kazanmıştı.

Geçtiğimiz ay Archie Shepp’le müzik ve kültür hakkında yapılan bir röportajdan bazı bölümleri paylaşmak istiyoruz. Böylece, müziğin arkasındaki düşünsel temelleri Shepp’in kendi sözlerini okuma fırsatımız olacak.

Daha çocukken blues çalmaya başladım, daha ilk blues grubunda çalarken bunun en çok yapmak istediğim şeylerden biri olduğunu anlamıştım. Babam da banjo çalıyordu ve aynı zamanda birçok blues şarkısı söylerdi; çocukluğum blues dinleyerek geçti. Daha sonra Lee Morgan ve Clarence Sharpe gibi müzisyenlerle tanıştığım zaman birçok akoru bilmiyordum ama o zaman blues’u biliyordum ve müzisyenlerin arasına bu kadar kısa zamanda karışmamın en önemli etkisi de benim blues bilgim oldu. Lee, benim ilk mentorumdu ve Lee’nin bende beğendiğin en büyük özellik, birçok farklı akor değişimini çalamasam da, genç bir adam olarak blues çalabilmemdi. Kendimi kabaca bir blues müzisyeni olarak görüyorum.

Blues çalığımda, çok fazla nota ya da akor bilmiyordum, ancak çaldıklarım gerçek notalardı ve bunların hepsi gerçek deneyimlerden ortaya çıkmıştı. Bunlar benim ruhumdan çıkmıştı ve benim blues’umdu. Bunu kimseye öğretemezsiniz.

İlk kez Afrika’ya gittiğimizde Cezayir’e gitmiştik. Daha sonra Fildişi Sahilleri, Senegal, Fas ve diğer ülkeleri gezdik. Benim için bu çok önemli bir deneyimdi. Bu zamana kadar Trane [Coltrane] önümüzde çok büyük kapılar açmıştı, Ravi Shankar ve Olatunji gibi müzisyenler benim için son derece ilham vericiydi; Trane Afrika müziği ile Afrikalı Amerikan müziği arasındaki bağlantıları bizim için kurmuştu, bizim önümüzü açmıştı. Özellikle Trane modları açmaya başladığında, bu müzik pentatonik dizilere ve ragalara çok benzemeye başlamıştı. 1960’larda, Coltrane dünya müziğinin kapılarını açmış oldu böylece. Çünkü daha önce jazz denen müziği icra eden müzisyenlerle onların kendi bildiklerinin dışında müzikler icra eden başka müzisyenler hiçbir araya gelmemişti. Ancak benim Afrika’ya gittiğim zaman, müziğin gerçekten çok içindeydim ve neyin mümkün olabileceğini görmüştüm. Bu müzikten teknik anlamda daha çok şey çıkarmak için bir müzisyen olarak daha da gelişmem gerektiğini biliyordum. Ancak şimdi kendimi piyanosuz ya da sadece bir davulla çalarken rahat hissedebiliyorum, aynen bir köyde kutsal davulun eşliğinde çalarken hissedebileceğim gibi.

Archie Shepp, jazz?a yeni bir şekil verdi, jazz müzisyenlerine önemli noktaları işaret etti, onlara nereden geldiklerini göstermeye çalıştı. Avangart jazz dünyasında da birçok devrim yaptı, ancak aynı zamanda birlikte çalıştığı Cecil Taylor, Don Cherry gibi müzisyenlerle çok değerli yorumlar gerçekleştirdi. Son çalışmalarını film müzikleri üzerine yoğunlaştıran müzisyen, en son olarak Imagine the Sound adında bir belgesel filmin müziklerini besteledi. Archie Shepp, 26 Ekim Cuma akşamı 19:30’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak; kendisine ise Tom McClung (p), Wayne Dockery (b) ve Steve McCraven (d) eşlik edecek.

Mose Allison Trio
26 Ekim, CRR

Mose Allison (p)

Roy Babbington (b)

Paul Clarvis (d)

MOSE ALLISON TRIO

1927 yılında Mississippi’de doğan Mose Allison, daha okula başlamadan önce evlerinde bulunan piyanoda boogie woogie tarzında eserler besteliyordu. Bunun en büyük sebebi, kendisi de piyanist olan babasıdır. Allison, piyano çalmanın yanı sıra, çocukluğunda pamuk tarlalarını sürerdi. “Blues havadaydı, her an blues’u hissetmek mümkündü” diyen müzisyen, çocukluğunda bizzat tarlada çalıştığı için kendisini gerçek bir blues sanatçısı olarak görmekte, bunu esprili bir şekilde her fırsatta dile getirmektedir.

Okul yıllarında Memphis’te kendi yaşıtlarından oluşan bir müzikal topluluğun liderliğini üstlenirken, kendisiyle yakın yaşlarda olan B. B. King de o zamanlar aynı şekilde Memphis’te sokakta müzik icra eden arkadaşlarının liderliğini sürdürmekteydi. Bu dönemlerde ABD’de beyazlarla siyahların aynı ortamlarda bulunmaları hiç hoş karşılanmadığından ötürü Allison bu dönemde ancak beyaz arkadaşlarıyla birlikte müzik çalma fırsatı buldu.

1956 yılında, jazz dünyasının kalbinin attığı yer olan New York’a taşınan müzisyen, burada hem besteleriyle hem de kişiliğiyle geniş bir çevreden saygı ve takdir kazandı. Günümüzde Allison, yazarın yazarı, müzisyenin müzisyeni olarak görülmektedir. Halen yılda ortalama 150 konser veren sanatçı, hayatını müziğe adamıştır.

1960’larda İngiliz müzik piyasası tarafından keşfedilen Allison’ın eserleri, The Yardbirds, The Who, John Mayall’s Bluesbrakers gibi topluluklar tarafından yorumlandı. Allison’un eserleri, bu topluluklar yorumladıktan sonra geniş kitleler tarafından beğeni kazandı. Bu konuda Allison’a şöyle sormuşlar: “Dylan’dan önce sen sosyal oluşumları eleştirirdin, Newman’dan önce sen satiriktin, Jagger’dan önce sen kabaydın. Peki neden sen büyük bir yıldız değilsin?” Mose ise bu soruya “Sanırım sadece şans” diyebilmiş ancak.

Mose Allison, Akbank 17. Jazz Festivali kapsamında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda 26 Ekim Cuma akşamı 21:45’te sahne alacak. Allison’a bu konserde, Roy Babbington (b) ve Paul Clarvis (d) eşlik edecek.

Roberto Fonseca

27 Ekim, CRR

ROBERTO FONSECA

Roberto Fonseca, Akbank 17. Jazz Festivali kapsamında ülkemize konuk olacak yıldızlardan bir diğeri. Aslında Fonseca, daha önce ülkemize İstanbul Jazz Festivali kapsamında konuk oldu. Ünlü Kübalı solist İbrahim Ferrer’in topluluğunda yer alan ve sadece 2 yıl önce İstanbul’da Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki konserde olan Fonseca’yı özellikle çok beğenmiş, ismini bir kenara not etmiştim. Küba’nın şimdiye kadar yetiştirdiği en büyük piyanistlerden biri olan Ruben Gonzalez’in Buena Vista Social Club topluluğundaki boşluğunu doldurabiliyordu Fonseca. Tabi bu sefer kendi liderliğindeki topluluğuyla sahne alacağı için, beklentilerimiz de bir anlamda yükseliyor.

Fonseca’nın Akbank Jazz Festivali’ne geldiğini öğrenince de özellikle çok sevindim. Piyanoya yüksek hakimiyeti, çok kaliteli ve yumuşak tuşesi, ve olağanüstü güzellikte doğaçlamaları olan Fonseca, eminim ki bizlere harikulade bir konser sunacak. 27 Ekim Cumartesi akşamı 21:45’te Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak olan Fonseca’ya Joel Hierrezuelo (perc), Javier Zalba (clt, f, s), Ramses Rodriguez (d) ve Omar Gonzalez (b) eşlik edecek.

Fonseca, Küba müziğindeki en önemli ve en çok gelecek vadeden yetenek veya kendi nesli içinde en çok öne çıkan piyanist olarak gösterilmekte. Ancak Fonseca’nın müziğe başlarken asıl hedefi müziğinin, kendisini tanımayan insanlara ulaşması ve bir gün kendi dinleyicisi için bir referans noktası oluşturmakmış.

1975 yılında doğan sanatçı, ilk müzik hevesi perküsyon olmasına rağmen 8 yaşındayken piyano çalışmaya başladı. 14 yaşındayken, Beatles şarkılarını yorumlayan bir toplulukta davul çalıyordu. Bu yıllarda ilk bestelerini yapan müzisyenin ilk eserleri Afro-Küba tarzındaydı. Fonseca, bu besteleri ve ilham kaynaklarını şöyle belirtiyor: “Okuldayken, referans noktası olarak Amerika kaynaklı jazz?ı görmüştük. Müziğin farklı tarzların birleşmesiyle oluşabileceğini hissederdim. Herbie Hancock ve Keith Jarrett gibi biirçok jazz müzisyenini çok severdim, ancak aynı zamanda funk ve soul klasiklerini de çok severdim.”

Daha henüz 15 yaşındayken Havana’da gerçekleşen Jazz Plaza International Festival’de sahne alması, izleyenlerde daha o zamandan büyük hayranlık uyandırdı. Piyano eğitimini tamamlayan Fonseca, 15 yaşından sonra Instituto Superior de Arte (ISA)’de kompozisyon eğitimi almaya başladı. 21 yaşında ise, şarkıcı Augusto Enriquez’le birlikte İtalya’da uzun bir turneye çıkan Fonseca, bu turne sonucunda her zaman için kendi müziğini ve kendi yolunu aramsı gerektiğini gördü.

Bir yıl sonra Temperamento topluluğunda çalan saksofoncu Javier Zalba’yla tanışan Fonseca için bu, sonunda son albümü olan Zamazu’nun kaydedildiği 9 yıllık uzun bir yolun başlangıcıydı.

Fonseca’nın kaydettiği ilk solo albüm olan En el Comienzo, Cubadisco ’99 Festivalinde en iyi jazz albümü ödülünü aldı. Fonseca aynı yıl, Augusto Enriquez’in albümü Cuando Yo Sea Grande’de çaldı ve UNESCO tarafından organize edilen Trimalca yarışmasında en iyi popüler Küba müziği ödülünü alan Teine Que Ver adlı albümü kaydetti. Ayrıca, 2000 yılında No Limit adındaki solo albümünü de kaydeden Fonseca, bu süre içerisinde yaratıcılığını kullanarak farklı projeler içerisinde olmaya çalıştı, kendi yolunu aradı.

Ancak, 2000 yılının sonlarında, Anga Diaz’ın albümü için EGREM stüdyolarına gittiğinde hayatının en önemli dönüm noktalarından birindeydi. Stüdyoda kendisinin yanı sıra Ruben Gonzalez, Cachaito Lopez, Guajiro Mirabal gibi efsaneler de bulunuyor. Çok kısa bir süre sonra, Ibrahim Ferrer’in orkestrasında, Ruben Gonzalez’in yedeği olarak çalmak için teklif alan müzisyen için bu olanak olağanüstüydü. Her konserde oturup saatlerdce Ruben Gonzalez’i seyreden ve ondan mümkün olduğu kadar çok deneyim almaya çalışan Fonseca, Ibrahim Ferrer’in yeni albümünün tanıtımı için gerçekleşen turnede Cachaito Lopez, Guajiro Mirabal ve Manuel Galban gibi müzisyenlerle birlikte yer aldı. Bu turne süresince, farklı ülkelerde gerçekleşen konserlerle ilgili basında çıkan yazıların hiçbiri Fonseca’ya olumlu bir şekilde değinmeyi ihmal etmemişti.

Fonseca’nın tarzını çok beğenen Omara Portuondo, Fonseca’yı kendi turnelerinde de yer alması için davet etti. Portuondo’yla birlikte turneye çıkan Fonseca için 2002 Tokyo Jazz Festivali de ayrı bir önem taşıyordu. Bu festivalde, Herbie Hancock, Michael Brecker ve Wayne Shorter gibi efsane jazz müzisyenleriyle birlikte aynı sahneyi paylaşan Fonseca’yı ayrıca Herbie Hancock, kendisiyle çalması için sahneye bizzat sahneye davet etti.

Alberto Fonseca’nın son albümü Zamazu, müzisyenin birçok farklı kaynaktan etkilendiğini gösteriyor; klasik batı müziği, Afro-Küba müziği, jazz ve geleneksel Küba müziği. Ancak bütün bu farklı tarzların ortak noktada birleşmiş, birbirini rahatsız etmeden erimiş ve bir bütün haline gelmiş olması, Fonseca’nın artık kendi yolunu bulmaya başlamış olduğunun ve müzikal anlamda olgunlaşma sürecinde önemli bir gelişme kaydettiğinin göstergesi olarak düşünülebilir.

Nublu Orchestra

24 Ekim, CRR

NUBLU ORCHESTRA CONDUCTED BY LAWRENCE D. “BUTCH MORRIS”

Norah Jones, Kudu, Wax Poetic ve Brazilian Girls gibi isimleri keşfeden New York’taki Nublu’nun son projesi ise, Butch Morris yönetimindeki “Nublu Orchestra”. Dinleyicisini dans etmeye teşvik eden, sıcak ve keyifli bir müzik sunan Nublu Orchestra, New York’un yenilikçi profesyonel müzisyenlerini bir araya getiriyor. Butch Morris’in yönettiği Nublu Orchestra’da Didi Gutman (p), Jesse Murphy (b, g), Clark Gaton (tb), Thor Madsen (g) ve Aaron Johnston (d), Kenny Wollesen (d), Jonathon Haffner, (as), Graham Haynes (c), Cavassa Nickens (b) ve tabi ki İlhan Erşahin (ts) bulunuyor.

1947 doğumlu Lawrance D. “Butch” Morris, ilk olarak 1970’lerin sonunda David Murray’in topluluklarındaki performanslarıyla adından söz ettirmeye başladı. Asıl enstrümanı kornetken, enstrüman çalarak müzik icra etmek yerine, daha büyük çaplı orkestraları ve toplulukları yönetmeye başladı. Morris’in orkestra idaresi, tamamen yeni bir konsept üzerine oturtulmuş. Özgür doğaçlamanın yer aldığı bölümlerde Morris, elindeki batonun hareketleriyle birlikte, serbest doğaçlamayı gerçekleştiren müzisyene yol gösterir, bu şekilde serbest organizasyon içerisinde uyum sağlanabilmek

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


70965 - unknown - 38.107.179.239