Genç Jazz’cılar
Yurtdışından Döndü

Buğra Balcı
Ülkemizde sanatçılar arasında en şansız kesimin jazz sanatçıları
olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Düşünün, genç bir jazz sanatçı adayının
gidebileceği okul sayısı bir elin üç parmağını aşmıyor. Bin bir emekle
ürettikleri çalışmalarını çalabilecekleri ortamlar yok denecek kadar az. Para
kazanamadıkları gibi birikimlerini kutsal jazz aşkı için harcıyorlar ve en can
sıkıcı olan onların seslerini duymaya istekli kişi ve kurumlar çok az.
‘Her sanatçı kendi inancı ve hırsıyla bir yere gelir.” Bu
doğru bir tanımlamadır; ama ülkemiz şartlarında bu kadar da uzun yılları
kapsayan ve yorucu bir çaba ile olmamalıdır.
Bu konuda anlatacaklarımız çok fazla. Biz iyisi mi güzel
ülkemizin genç jazz sanatçılarında heyecan uyandıracak konulardan bahsedelim.
Onları, kendi imkanları ile yaz aylarında yurt dışına giden ve çok önemli
deneyimler ile yurda dönen genç jazz müzisyenleri ile tanıştıralım.
Bu inançlı müzisyenlerden daha fazla bilgi almak isteyenler
caz@genccazcilar.org adresinden bizimle iletişime geçebilirler.

Evrim Yapıcılar
Röportaj 1
Evrim Yapıcılar, 5 yıldır jazz’la ilgilenmekte. İzmir’de
çeşitli mekânlarda sahne alan geleceğin jazz vokal adayı. 1. Nardis Jazz Vokal
yarışması finalistlerinden olan bu genç sanatçı İKSEV Bursu ile İtalya Siena
Jazz Vakfı yaz kursuna katıldı.
Siena’da vokal eğitmeni yoktu. Tarihinde ilk defa Siena bir
vokal öğrencisine, yani bana burs verdi. Standart dersler dışında istediğim
enstrüman dersine girme özgürlüğü tanınsa da “trompet” zorunlu olarak almam
gereken bir dersti. Çünkü trompetin ses aralığı ile vokal ses aralığı ve
cümleleri arasında benzerlikler bulunmakta.
200’e yakın genç İtalya jazz sanatçısı arasında Buğra ve ben
dahil yirmiyi aşmayan İtalya dışındaki ülkeleden gelen jazz müzisyeni vardı.
Giriş sınavında trompet hocalarının karşısında hazırladığım parçaları vokal
olarak söyledim. Derslerde trompet egzersizlerini vokal olarak sundum. Doğrusu
Siena’nın bu ayrıntıyı düşünmesi ve beni vokal yeteneğimle eğitimine dahil etmesi
çok profesyonelce bir yaklaşımdı.
Siena Jazz, İtalya’da 37 yıllık çok ünlü bir eğitim kurumu.
Yaz, kış tüm bir yıl eğitim yapılmakta. Biz iki hafta süren yaz kurslarına
katıldık. Bu kurslara katılan öğrenciler belirli bir seviyeye sahip. Öğrenciler
öncelikle enstrüman hâkimiyetleri ve parça okuma seviyelerine göre sınıflara
ayrılıyorlar. Hocaların belirlediği seviyeler sonrası sınıflar biçimleniyor.
Siena’da jazz’ın zihniyetine uygun doğallığı içinde hocalar
bizimle çok sıcak iletişim kurup tüm bildiklerini profesyonelce aktardılar.
Siena kurumu eğitimcilerinin eğitim programına karışmıyor. Siena’da ilk
kurulduğu günden beri yani 37 yıldır eğitmenlik yapan dünyaca önemli İtalyan
jazz müzisyenleri bulunmakta. Medice Kalesi bu kuruma tahsis edilmiş. Her sınıfta
piyano, hi-fi ses sistemi, bilgisayar gibi tüm teknik donanımlar bulunmakta.
Ayrıca hocalardan sekreterine kadar tüm çalışanlarda müthiş bir iç disiplin
var. Jazz’a büyük bir saygı gösteriyorlar ve bu saygıyı derslere, programlara,
konserlere yansıtıyorlar.
Eğitmenlerin kalitesini anlatmak için şu örneği verebilirim.
Bizim iki ensemble hocamız da davulcuydu. Sadece bizim değil diğer ensemble
grupların hocaları da kendi enstrümanlarını çok iyi çaldıkları gibi diğer
enstrümanlar konusunda teknik anlamda birikimli ve pratik de çalmaktalar.
Ayrıca armoniyi çok iyi bilmekteler. Diyebilirim ki kursa katılan tüm
öğrenciler aldıkları eğitimden çok memnun kaldılar.
Siena çok ilginç bir kasaba. Her mahallenin (contrada) ayrı
bayrağı ve kendilerine ait kimliği var. Bu kimliği zürafa, timsah gibi hayvan
adlarıyla simgelemişler. İki hafta süresince akşamları Siena’nın her
contrada’sında ayrı ayrı jazz konserleri olmaktaydı. Profesyonel sahne
ortamında hocalarımızın konserleri ardından bizler sahne almakta ve gece yarısına
kadar jam-session yapmaktaydık.
Kurs süresince jam-session’lara katıldım. Ayrıca orkestra
laboratuarı dersi kapsamında 45–50 kişilik bir orkestrayla konser verdim. Ama
en önemlisi iki hafta süresince ensemble derslerinde hazırladığımız 4 parçayı 8
kişilik bir grupla çalmamızdı. Buğra da bu grup içindeydi. Daha önce söylediğim
gibi her gece ayrı ensemble grupları çalıyordu. Kendi gecemizde son çaldığımız
parça “Uzun İnce Bir Yolda”ydı ve büyük ilgi gördü.
Oraya gidip geldikten sonra keşke bu ortamlar ülkemizde de
olsa, imkânlara daha kolay erişebilsek diye düşünüyorsunuz. Bir kez daha fark
ettim ki gerçek bir dünya müzisyeninin sadece kendi enstrümanını değil,
olabildiğince bütün enstrümanların teknik ve tınısal yapısını tanımlayabilmesi
önemli.
Yurtdışından iki önemli davet aldım ve olabildiğince
iletişimime devam edip, fırsat buldukça yurt dışına gitmek ve değişik projelere
katılmak istiyorum.
Siena jazz deneyimini tüm genç müzisyenlere öneririm.
Özellikle enstrüman derlerinden çok şey öğreneceklerdir. Hangi seviyede
olunursa olunsun Siena’daki hocalardan alınacak çok şey var. Ben İKSEV
sayesinde oraya gittim. Kendilerine bu anlamda çok teşekkür ederim. İlerleyen
seneler de kendi imkânlarımla tekrar Siena’ya gitmek istiyorum.

Buğra Balcı
Röportaj 2
Buğra Balcı, genç bir bas sanatçısı. İzmir’de usta
müzisyenlerden aldığı eğitimi ileriye götürmek istiyor. Jazz yeteneği ve
bilgisi ile Siena Jazz kurslarında en üst düzey sınıflarına katıldı.
İKSEV’in düzenlediği atölye çalışmasından kazandığım bursla
Siena’ya gittim. Bu çalışma her sene “Avrupa Jazz Festivali” kapsamında
yapılmakta. Bizden önce de İzmir’li arkadaşlarım Siena’ya gitmişlerdi.
İKSEV burs verirken sanırım anlık yaratıcı cümlelere ve belli
bir teknik düzeye bakıyor. Çünkü Siena’ya gidince orada gerçekten belirli
yetenekte öğrencilerin olduğunu gördüm. Siena’ya çalışarak, müzikte ve jazz’da
temel bilgileri bilerek gitmek gerekiyor.
Ben Siena’da enstrüman ve teoride sınıflarının en yüksek
kurlarındaydım. Çok çalışan öğrencilerle bir arada eğitim gördüm.
Açıkçası bu kadar kapsamlı bir müzik programı ile
karşılaşacağımı sanmıyordum. İki hafta dolu dolu geçti. İsmini bilmediğimiz
virtüözlük derecesinde çok sayıda müzisyenle çalıştım John Abercrombie gibi
hayal edemeyeceğim müzisyenler ile tanıştım. Her şey üst seviyeydi ve çok açık
bir ortamdı.
İki hafta süresince inanılmaz bir disiplin içinde çalıştık.
Okulun yurdunda kaldık. Dersler çoğunlukla İngiliz’ceydi. Derslerimiz “Jazz
Teorisi, Jazz Tarihi, Enstrüman Dersi, Duyuş Egersizleri Dersi, Ensemble ve
Analiz Dersi”ydi. Sabah 10’da derse girip akşam 8’de çıkıyorduk. 1,5 saatlik
bir boşluğun ardından 21.30’da başlayan konserlere koşuyorduk. Önce hocalar
çalıyor, sonra öğrenciler çıkıyordu. Gece 1, 2 gibi de uyumaya gidiyorduk.
Diyebilirim ki bir nevi çalışma kampı havasındaydık.
Biz burs kazandığımız için herhangi bir ödeme yapmadık.
Sanırım temel dersler, iki hafta için 400 Euro. 2000 Euro’ya yakın bir para ile
çok kolay yaşanır orada.
Siena’yı Marmaris’e benzetebilirim. Ama binalar, yerleşim
biçimi inanılmaz korunmuş. Sanki ortaçağda yaşadım. Jazz’a ilgi çok fazlaydı
her yerde sürekli konser vardı.
Kafamda çeşitli projelerle Türkiye’ye döndüm. Bunlardan bir
tanesi Evrim’le olacak. Çalışmalarımı burada gerçekleştirmek biraz zor aslında.
Çalacak yer yok en başta. Müzisyen bulmak da mesele.

İstanbul Quintet
Röportaj 3
İstanbul Quintet Grubu, dünyanın en büyük festivallerinden
biri olan Umbria Jazz Festivali ve Berklee Collage of Music ile ortaklasa
gerçekleştirilen ‘Jazz Clinics’ için İtalya’nın en güzel kentlerinden biri olan
Perugia’daydı’
İsminden de anlaşılacağı gibi burası jazz adına bir klinik.
Avrupa’da bu uygulamayı hemen hemen her ülke senede en az 2 kere yapmakta.
Örnek olarak, eğer kuzey jazz’ı için yola çıkarsanız, Norveç’te yılda 5 kere böyle
klinikler düzenlenmekte. Böylece katılımcılar hem jazz ve türevleri konusunda
uzmanlarla bir arada çalışma fırsatı buluyor, hem de yeni oluşumları ve
fikirleri bu kliniklerde deneyebilir.
Bütün eğitmenlerimiz ve asistanları bu yönde ellerinden gelen
her türlü desteği vermekte, sorularınızı cevaplamaktadırlar, ders harici bile.
Bu arada burs kazanma şansınız da var. Berklee, Perugia’da her sene 30.000
$’lik burs dağıtmakta.
Derslerin içeriğine gelince sabah üç ve öğleden sonra üç saat
olmak üzere günde 6 saat ders görmekteydik.
Bunun üç saati seviyenize göre belirlenmiş uygulamalı vokal
ve enstrüman dersleri, diğer 3 saatte de armoni, teori, ear traning, ensemble
olmak üzere düzenlenmişti. Öğlen 2 saat ara veriliyor, sanmayın ki
rahatladınız; çünkü gitarlarda Jim Kelly ve Jon Damian, davulda Etian
Itzkovich, basta Oscar Stagnaro, trompette Ken Cervenka, saksofonda Dino
Govoni, piyanoda Suzanna Sifter ve vokalde Dona McElroy’dan kurulu Berklee
profesörleri sadece bizler için müthiş bir kulak ziyafeti veriyor.
Anlayacağınız çok yoğun bir tempoda 2 hafta geçiriyorsunuz.
Jazz kliniğin sonunda, Umbria Jazz Festivali’nin en uzun konserine şahit
oluyorsunuz, tam 18 saatlik bir maraton başlıyor. Katılımcılardan oluşturulan
30 ensemble jazz ziyafetine soyunuyor. Bu konserler bitince de sertifikalar
dağıtılıyor.
Umbria Jazz Clinics için en az 2 ay önceden rezervasyon ve
ödemelerin yapılması gerekmekte, zira 250 kişilik kontenjanı, dünyanın dört bir
tarafından gelen talepler neticesinde sizi kabul etmeyebiliyorlar.
Kliniğe kabul edilmek çok sorun değil. Her milletten, yaştan
ve ırktan insanlar katılabiliyor. Asıl sorun olan ilk gün yapılan elemeler;
seviyenize göre bir sınıfa düşmek için harcanan çaba. Çünkü Berklee
profesörlerinin sınıfına girebilmek çok önemli, herkes mücadele içinde. Yoksa
asistanların sınıfına düşebiliyorsunuz. Bu arada ben ve grubum İstanbul Quintet
dışında hiçbir Türk müzisyenini orada göremedik. Böyle bir organizasyon’da
mutlaka her sene bizlerden de birilerinin orada olması şart.
Umbria Jazz Clinics’in ücreti 2 haftalık sure için 390’.
Fakat İtalya inanılmaz pahalı bir ülke; bir de buna en büyük Jazz Festivali’de
olayın içine girince fiyatlar 2 katına çıkıyor. Bizim anladığımız anlamda bir
yemeğin fiyatı kişi başı 60-70’’dan aşağı değil o yüzden de olabilecek en ucuz
yemeği yiyebiliyorsunuz.
İtalya’ya gidecekseniz 2 hafta için yanınızda en az ders
ücreti dışında 1000’ olmasında fayda var. Uçak biletini 2 ay önceden
almalısınız yoksa son güne bırakırsanız yaklaşık 500’ civarında
bulabiliyorsunuz.
Yaşadığımız deneyim inanılmazdı. Bir festivalin, özellikle
konu jazz olunca, bir şehre neler yaptığını görseniz inanamazsınız. Gözlerimle
görmeseydim, inanmazdım derler ya? Aynen öyle.
Umbrica Jazz Festivali başladığında. Festivalin bize
sağladığı ayrıcalık sayesinde, ana konser meydani olan Arena Santa Gulliani
için her gün serbest geçiş kartlarımız temin edilmesiydi –250 kişi için 2 hafta
boyunca-, buradaki konserler dizisinde; Sonny Rollins, Keith Jarrett Trio (Jack
DeJohnette ve Gary Peacock ile), Roberto Fonseca Band, Al Jarreau, Dionne
Warwick, Ornette Coleman Quartet, Pat Matheny & Brad Mehldau, Gilbeto Gil
gibi dünya starlarını izleme fırsatımız oldu.
Sanmayın ki sadece burada konserler vardı; birde şehrin
çeşitli yerlerine kurulmuş 4 adet büyük sahnede her gün saat 13.00’de
başlayarak dünyanın her yerinden gelen tanınmış, tanınmamış çeşitli üniversite
veya özel bigband’lar ve gruplar bedava konserli aksam saat 24.00’e kadar
dönüşümlü olarak devam etmekteydi.
Tam “herhalde bugünlük bu kadar derken gece 00.30’dan sonra
gece yarısı konserleri oratoryolarda, kiliseler ve gece kulüplerinde
başlamakta, bunlar ücretli, 04.00’e kadar devam etmekte. Eğitmenlerimiz ve
asistanlarımız, her gece başka bir kulüpte sabaha kadar jam-session’lara
katılmaktaydılar ve bizler onları takip ederek hemen hemen her gece jazz’ın
büyüsüne takılıp ruhumuzu şarj ediyorduk.
Her ulustan bir sürü dostumuz oldu, hatta bizim Türk
olduğumuzu öğrenince, hep şaşkınlık içindeydiler. Çünkü bu organizasyona, demin
de dediğim gibi, hemen hemen Türkler hiç katılmamakta, Mauritius Adalarından
bile her sene 1 veya 2 öğrenci katılabiliyorken hem de.
İtalya’da kaldığım süre boyunca eşimle birlikte birçok fikir
ve projeler, kafamızda oluşmaya başladı. Jazz müziğinin içindeki güzelliği,
herkese yayabilmeyi umut ediyoruz. Kendi kültürel zenginliğimizi dünya’ya
ulaştırabilirsek, bu sayede Türkiye’nin ismini daha çok duyurabiliriz.
Zaten, burada hedefimizi belirlemiştik ve emeği geçen başta
Aydın Esen ve sevgili eşi Randy Esen olmak üzere, müziği sevdiren bütün
hocalarımızın katkılarını göz ardı edemeyiz. Bazı soru işaretleri vardı;
cevaplarını 2 haftada gittiğimiz İtalya’da aldık.
Bundan sonraki olay, projelerimizi hayata geçirebilmek. Bunun
için yoğun tempoda çalışmalarımızı sürdürmek ve bulabildiğimiz her sahneyi, her
platformu kullanmak. Bugüne kadar, başvurduğumuz organizasyonlar, kulüpler ve
festivaller önyargılı davranmazlarsa ve fırsat sunarlarsa, bu güzellikleri ve
oluşumları hem genç nesille (ki onlar olmadan jazz müziği olmaz), hem de Türk
jazz dinleyicileriyle paylaşmak bizim için büyük mutluluk olacaktır. Sonuçta,
bir müzisyenin klinik ortamı, sahnedir.

Evo Trio
Röportaj 4
33 ülke ve 40’dan fazla grup arasından seçilerek Romanya’nın
başkenti Bükreş’te düzenlenen EuropaFEST festivaline katılan Evo Trio, gerekli
desteği kendi çabaları ile yaratarak bu önemli deneyimi yaşadı.
Katıldıkları bu organizasyon ile önemli jazz sanatçıları ile
tanışma fırsatı bulan grubun yolculuğu dergimizin geçen sayısında ayrıntılı yer
almıştı.
Gönderdikleri demo ile yarı finallere kalan grup 7–13 Mayıs
tarihleri arasında düzenlenen organizasyon boyunca Jimmy Weinstein düzenlediği
atölye çalışmalarına katıldı. Festival süresince başarılı iki konser veren
grup, özellikle Türk ezgileri düzenlemeleri ile dinleyicilerden övgü aldı.
Romanya’da yayınlanan iki Türk gazetesine röportaj da veren topluluk üyeleri
yeni hedefler ile Türkiye’ye döndüler.
EVO Trio grubu olarak birlikte çalışmaya başladığımız 2006
yılının Mart ayından beri birçok konser verme, bir sürü insanla tanışma ve
tecrübe edinme fırsatımız oldu. Bütün bu tecrübeler müziğe bakış açımızı,
bireysel ve toplu olarak planlarımız etkiledi. Ama bu tecrübelerden en önemlisi
Romanya’da katıldığımız bu festivaldi.
Oraya gittiğimiz andan itibaren sanki yaşadığımız hayatın
içinden sıyrılıp, Miles Davis’in biyografisinin veya Round Midnight filminin
içine düşmüşüz gibi bir hisse kapıldık. Orada olduğumuz 8 gün boyunca da bu
sürdü. Bir sürü ülkeden müzisyenlerle tanışmak, çalmak ve sohbet etmek hem
kendimize güvenimizi arttırdı hem de müzikle ilgili her şeyi daha fazla
sorgulamamızı sağladı.
Avrupa’da müzik öğretimi gören gençlerin bizden çok fazla bir
farkları yok. Sadece daha çok çalabiliyorlar ve bölünmeden müziğe kanalize
olabilecekleri daha fazla zamanları var. Bunun yanında ise, genel olarak müziğe
bizden çok daha dar bir açıdan bakıyorlar.
Bütün bu gördüklerimiz gelecekle ilgili olan planlarımıza da
şekil vermeye başladı. Yaşadığımız yerlerin ve yaşam koşullarının bize
sağladığı görünüşte dezavantajları da avantaja çevirebileceğimizi fark ettik.
Gelecekte her birimizin mutlaka yurtdışında zaman geçirmemiz gerektiğini daha
iyi anladık.
Bu gezi için karşılaştığımız en büyük zorluk sponsor bulmakla
ilgiliydi. Romanya’ya gitmeden 2,5 ay önce sponsorluk için girişimlere
giriştiğimiz, bir sürü yere başvurduğumuz halde oraya gittiğimizde bile daha
sponsorluk alıp alamayacağımız belli değildi. Ancak oradaki girişimlerimizin de
ardından TİAD (Türk İşadamları Derneği) bize yardımcı oldu. Onların dışında
görüştüklerimizin çok büyük bir kısmı da konuyla ilgilenmedi bile.