Genç Jazz’cılarımız
Polonya’da workshop’daydılar;
işte Pulawy Günlüğü...

11 Temmuz günü, hangi ülkede olduğunu bile bilmediğim
yerlerde tren aktarması yaparak uluslararası tren gezintimin orta noktası olan
Varşova’ya ulaştım. Meraklı ve kaygılıydım. Fuat Tuaç, Amy Kelligher ve Filiz
Taylan’la Varşova’nın en yüksek yapısı olan Kültür Sarayı önünde buluştuk.
Sonunda birileriyle Türkçe konuştuğum için çok mutluydum. Sibel Köse jazz vokal
atölyesinin Nardis Jazz Club’da düzenlediği konserde bize eşlik eden piyanist
Uraz Kıvaner, bizi Varşova’nın en iyi jazz kulüplerinden olan Tygmont’a
götürdü. İlk Zubrowka’larımızı söyledik, Na Zdrowie! Pawel Tomaszewski (p),
Robert Majewski (tp), Tomasz Pruchnicki (ts), Eryk Kulm (d) tarafından yapılan
güzel müziğin keyfine daldık. O akşam orada çalan müzisyenlerden bazılarının
Pulawy’de de olacağını nerden bilecektik. Bilemezdik tabii.
Ertesi gün trene atlayıp Pulawy’e gittik. Kayıtlarımızı
yaptırdık, otellerimize yerleştik, Smok Jazz Club’da Sibel Köse, Kamil Erdem,
Elif Seven, Ülkü Sunat, Serkan Çakıt, Gözde Demirelli, Gülru Höyük, Barış
Arslan ve Emre Günaydın’la buluştuk. Tanışmayanlar tanıştı, önümüzdeki günlerde
bizim de katılacağımız jam session’lardan ilkini ilgiyle dinledik.
13’ü sabahı Janusz Szprot’un hazırladığı “Survival manual for
aspiring jazz singers” kitabımızı edinerek önümüzdeki hafta boyunca içinde
kaybolacağımız ders, konser, eğlence çarkına çoktan girmiştik bile.
Günlük program şöyleydi:
08.30-09.30: Kahvaltı
10.00-10.45: Jazz Teorisi
11.00-13.30: Vokal Dersi
13.30-15.00: Öğle Yemeği
15.15-16.45: Boş Zaman (Kendi adıma boş geçtiğine
şahit olmadım.)
17.00-19.00: Vokal Dersi
19.20-20.00: Akşam Yemeği
20.00-21.00: Jazz Tarihi Semineri
21.00-22.00: Günün Konseri
23.00- : Jam Session
Bu sene 37. si düzenlenen Pulawy Jazz Workshop’unda,
öğretmen kadrosu oldukça zengindi:
Piyano: Wojciech Niedziela, Artur Dutkiewicz
Kontrabas, Bas gitar: Jacek Niedziela, Bronislaw
Suchanek , Kamil Erdem
Gitar: Artur Lesicki, Jaroslaw Âmietana, Konrad
Zemler, Carlos Kaczmarczyk
Trompet, enstrümantal topluluk koordinatörü: Robert
Majewski
Trombon, Big Band: Dante Luciani
Saksofon: Monty Waters, Tomasz Szukalski, Marek
Stryszkowski, Adam Wendt
Davul ve perküsyon: Marcin Jahr, Krzysztof Dziedzic ,
Cezary Konrad
Vokal: Sibel Kose, Janusz Szrom, Ewa Bem, Inga
Lewandowska
Jazz tarihi: Jacek Niedziela
Jazz teorisi: Janusz Szprot, Bronislaw Suchanek,
Bogdan Holownia
Eşlik:
*Wojciech Majewski /p/, Wojciech Pulcyn /b/ i Kazimierz
Jonkisz /dr/
*Bogdan Holownia /p/, Mariusz Bogdanowicz /b/, i Sebastian
Frankiewicz /dr/.
*Jakub Cichocki /p/
Sanat direktörü: Janusz Szprot
Organizasyon direktörü: Krzysztof Sadowski.
Çok kısa zamanda yaklaşık 70 kişilik vokal bölümündeki
öğrencilerle ve diğer bölümdeki birçok öğrenciyle tanışıp arkadaş olma ve
birlikte müzik yapma imkanı bulduk, hatta Smok’da rakı gecesi bile yaptık.
Sınıfları ders saatleri dışında özgürce kullanabiliyorduk. Bu özgürlük
sayesinde yeni projeler geliştirenler oldu. Bir sorumuz ya da sıkıntımız olduğu
zaman yardım alacağımız birilerini her zaman bulduk. Özellikle bu yılın
direktörü Janusz Szprot, bütün soru ve sorunlarımızla samimiyetle ilgilendi.
Ayrıca herkes bize karşı oldukça sıcakkanlı davrandı. İlerleyen günlerde Uraz
Kıvaner’in de Pulawy’e gelmesiyle jam sessionlara daha aktif olarak katıldık.
20’si vokal konseri günüydü. Heyecan doruktaydı. Kocaman bir
sahnede, bir sürü insana şarkı söyleyecektik. Geçen hafta boyunca Thelonious
Monk’un ‘Round Midnight’ını çalışmıştım. Ayrıca Fuat’la birlikte Cole Porter’ın
‘Just One Of Those Things’ini duet olarak çalışmıştık. Müthiş karizmasıyla Ewa
Bem, beni oldukça yüreklendirmişti. Sibel Köse, kuliste yanımızdan bir dakika
bile ayrılmadı. Şarkılarımı söyledim. Hepimiz çok cesurduk.
22 Temmuz sabahı, workshop bitmişti. Öğlene doğru, Filiz’le
birlikte, Sibel Köse Quartet’in (Sibel Köse (vo), Janusz Szprot (p), Mariusz
Bogdanowicz (b), Sebastian Frankiewicz (d). Polonya’nın başka bir şehri olan
Bilgoray’daki konserinde ikişer şarkı söylemek için müzisyen ekibe katılarak
yola çıktık. İlk profesyonel sayılan deneyimimizi yaşamış olduk. Böylece,
tecrübe, muhteşem bir ilgi, koca bir porsiyon ördek, kalacak yer ve Sibel’le
bir gün daha geçirme şansına sahip olduk.
Birkaç gün sonra, seyahatimin son durağı olan Berlin’e gitmek
üzere trene bindim. Almanya sınırında Polonya polisi uzunca başımda dikildi.
Yanımdaki kız İngilizce bildiğinden durumu bana açıkladı. Polonya girişinde
pasaport kontrolü sırasında beni atlamışlar. Aktarma yapmaktan ülkeleri
şaşırdığım için ben de farketmemişim. Aslına bakarsanız geçen kısacık günleri,
sakin şehir Pulawy’de, ırklardan ve sınırlardan o kadar bağımsız geçirmiştik ve
dünyanın dört bir yanından insanlarla o kadar kaynaşmıştık ki, karşılaştığım bu
olay bana oldukça komik gelmişti. Gülümsedim ve kulaklıklarımı takıp
workshop’ta çalıştığım Monk şarkısını dinleyerek yolculuğuma devam ettim.
Pasaportuma sorarsanız Polonya’dan hiç geçmedim. Bana
sorarsanız düşümde yemyeşil bir ülkeye gitmiştim ve bir an hayalimdeki hayatı
yaşamıştım. Tıpkı Özdemir Asaf’ın şiirindeki gibi:
Bu bir öykü idi;
Ben mi anlattım, o mu dinledi.
Saklamalı mıydı, ya da söylemeli mi;
Ne o ev vardı, ne o gün, ne de o kedi.
Değerli Sibel Köse ve katılımcı arkadaşlarımın görüşlerine
geçmeden önce, Nardis Jazz Club’a ve Zuhal Focan’a, bize yardım etmekten hiç
sakınmayan, şimdi kendisi askerde olan Serkan Çakıt’ın ve Ülkü Sunat’ımızın
deneyim ve dostluklarını bize kazandırdığı için teşekkür etmek isterim.

Sibel Köse
“1990 yazı Janusz Szprot’un tavsiyesi üzerine jazz vokal yaz
okuluna katılmak üzere Polonya’ya gittim. O zamanlar Zwierdzyniec kasabasında
sadece vokalistler için ayrı bir workshop düzenlenmekteydi. Sırt çantamda
birkaç parça giyecek, annemin “aman kızım oralarda yiyecek bulamazsın aç
kalırsın” diyerek tıkıştırdığı peynir, bisküvi, kıyıp da açıp yiyemediğimiz bir
kutu konserve pilaki de dahil olmak üzere ıvır zıvır yiyecek, notalarım ve
hayallerim vardı. Benimle yolculuğu paylaşan sevgili arkadaşım Neslihan ve
sonraki yıllarda her konuda ve her zaman yardım ve desteğini cömertçe paylaşan
sevgili dostum Ajlan’ı da orada tanıyacaktım. Polonya bugünkü görünümünden
hayli farklıydı o dönemde, şimdiki Avrupalı kimliğinden daha çok demir perde
havası hakimdi. Çalışmayan telefon hatlarına bir de 1.Körfez savaşı eklenince
ilk yurt dışı maceram benim için ne kadar aydınlıksa, ailem için o denli
karanlık olmuş olmalı. Günlerce hat bulmaya çalıştıktan sonra eve telgraf
çekmiştik “biz geldik iyiyiz” diye. İkimiz de profesyonel olarak çalıştığımız
ve dolayısıyla utanıp sıkılma safhalarını çoktan atlattığımız, jam
sesssion’larda her zaman gönüllü olduğumuz ve ne de olsa müzisyen halinden daha
iyi anladığımız için bize “ever-ready Turkish girls” ismini takmışlardı. Kendim
de aynı yerden geçtiğim için çok iyi biliyorum müzik heyecanını ve yıllara
yayılan dostlukların ilk adımlarının güzelliğini.
Şaşkınlık verici çok şey vardı benim için: özellikle genç
müzisyenlere gösterilen itina, dilini hiç anlayamamakla birlikte gördüğümüz
sıcaklık, Polonyalıların nezaketi ve romantizmi beni bu ülkeye derinden
bağlamış olmalı ki sonraki yıllarda pek çok kez gidip geldim, çoğu değerli
müzisyenle çalışma fırsatım oldu. Şu anda iki oğlu da (Robert ve Wojtek
Majewski) Polonya’nın önde gelen müzisyenleri haline gelmiş ve Polonya
jazz’ının ve Polijazz ismindeki kurumun temel taşı Henryk Majeski’nin ise her
zaman ayrı bir değeri olmuştur benim için. O günden bu yana bana her koşulda
destek veren ve babacan sıcak sevgisini esirgemeyen bu kişiyi sevgili Erol
Pekcan’a benzetmek çok da yanlış olmaz sanırım. Tıpkı onun gibi jazz’a koşulsuz
gönül veren, genç müzisyenleri alabildiğine destekleyen, programları,
organizasyonları, yürütücülüğünü üstlendiği etkinlikleriyle Polonya jazz’ının
kilometre taşlarından olan Majewski’nin daha önce öğrencisi olduğum bu yaz
okulunda vokal eğitmeni olmamı istemesi müzikal anlamda benim için onur
verici, aynı zamanda da artık aramızda olmayan bu büyük kalbin ateşini taşımak
için büyük bir fırsat ve sorumluluk oldu.
Uzun zamandır diğer enstrümanlarla birlikte Pulawy’de
düzenlenen yaz okulu Dom Chemika’da gerçekleşiyor. Kullanılan bina aslında bir
kimya enstitüsü ve sene içinde çeşitli seminer, atölye çalışması vs
organizasyona ev sahipliği yapıyor. Polonya’nın dört bir yanından ve Avrupa’nın
çeşitli yerlerinden gelen 200 civarı öğrenci ve birbirinden değerli
müzisyenlerden oluşan eğitim kadrosuyla zaman zaman cennet, zaman zaman
tımarhane izlenimi veren bir müzik fabrikasına dönüşüyor her sene bu binalar
kompleksi. Eğitim programı, birbirinden güzel konserler, jam session’lar ve
Marek Karewicz’in (Polonya’nın en önemli jazz fotoğrafçısı olan Karewicz aynı
zamanda Varşova’daki en önemli jazz kulübü Tygmont’un da sahibi) seneler
tünelinden geçip gelen fotoğraf sergisinin vazgeçilmez olduğu etkinlikler bir
hafta sürdükten sonra final konserleri yapılıyor; bu yoğun bir haftalık
çalışmanın sonucu bir kutlama havasında izleyenlerle paylaşılıyor. Öğrenciler
için kendi seviyelerini ve deneyimlerini yükseltmek için bir fırsat sunarken,
eğitmenler için de her sene kısa süreliğine de olsa bir araya gelip dostluk
tazelemek, yeni projeler geliştirmek ve fikir, deneyim, bilgi alışverişinde
bulunmak için fırsat sağlıyor.
Bu organizasyonun içinde giderek biraz daha kalabalıklaşan
bir Türk grubuyla yer almaktan dolayı duyduğum mutluluğumu anlatamam.
Paylaşılan taze enerji ve müzik sevgisi beni yenilemekle kalmıyor, kültür
farkının zenginliğe dönüştüğü, iletişimin sadece sözcüklerden ibaret olmadığı
ve sevginin hiç de sınır tanımadığıyla ilgili bir ortamı bize solutarak hayata
dair inancımı ve ümidimi perçinliyor. Dileğim ışığı hisseden arkadaşlarımın
bunu kendi uğraşlarında ve hayatlarında yansıtmaları. Katılan ve paylaşan
herkese buradan teşekkür ediyorum.
Sibel Köse

"10 gün boyunca jazz ve fusion adına herseyi
yapabileceğiniz çok eğlenceli bir workshop idi. Gerek eğitmenlerle yapılan
çalışmalar, gerekse her akşam yapılan jam session’lar bize çok yararlı
deneyimler kazandırdı. Bunların da üstüne Dante Luciani'nin çalıştırdığı Pulawy
Big Band' de çalmak benim için ayrıca önemli bir tecrübe oldu. Ayrıca Avrupa
jazz’ının yıllar içinde nerelere geldiğini ve Avrupalı müzisyenlerin jazz’a
bakış açılarını canlı olarak gözlemleme şansına eriştik. Dolayısıyla, misafirperver
Polonyalılar başarılı bir organizasyon gerçekleştirdiler.
Barış Arslan.

Elif Seven
“Müzikle uğrasan insan biraz duygusal olur.
Çünkü müzikle ugrasan insan aslında biraz da kendiyle
uğraşıyordur, duygularıyla oynaşıyordur.
Ya işteki sıkıntısını
ya evdeki takıntısını
ya aşktaki saplantısını dile getiriyordur o notalar elinden,
ağzından dökülürken.
Zor iş...
Duygularla uğraşmak.
1 kişi değil 14 kişi olarak hem de. 14 ayrı insan,
duygularını dile getirmek uzere bilmedikleri bir ülkenin muhtemelen adını ilk
defa duydukları bir şehrinde bir araya geliyorlar. 10 gün boyunca sabah
kalktıklarında ilk okudukları şey gazete manşeti değil de nota kağıtları
oluyor. İyi de oluyor. Hiç alışık olmadıkları ama alışık olmayı çok istedikleri
bir durum. Sabah 09.00'dan gece 04.00'e kadar müzikle yaşıyorlar.
Heyecanlanıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar ama en nihayetinde mutlular.
"Nasıl söyledim? Güzel. Emin misin? Eveet" /
"Sözlerini unuttum yine yaa" / "Şarkının burasında ne demek
istiyor?" / "dubiduba dabdabaduuu duadubi" (Serkan’ın scatleri)
/ "Çok içli söyledin, hay ağzına sağlık" / "Scatlarini biraz
daha akıcı yapsana, bölme" / "Verse'ünü de söyleyecek misin?" /
"Bu ton doğru mu?" / "Yine yanlış girdim yaa"...
Bunlarla uğraşıp bir de Kamil Abi’yle Sibel’in konserinde
ağladık mı tamaaam. Duygusal Türk insanı profiline uymuş olduk.
Aglamamizin nedeni ülkemizi özlememiz mi? Onların bizim için
harika müzisyenler olmaları mı? Konser için çok acıklı parçalar seçmiş olmaları
mı?Yoksa gözümüze toz kaçmış olması mi?
Nedeni, sadece müzik. Nedeni, işimizden, evimizden,
aşkımızdan bir parça bulmamız müzikte. Şarkılarda kendimize ait bir yer
hissediyor olmamız belki de.
Bize müziği veren, birlikte çalıştığımız, dinledigimiz, ilham
aldığımız herkese sonsuz teşekkürler. İyi ki bir kısmı orada bizimle
birlikteydi, iyi ki bir kısmı burada hala bizimle ve hep yanımızda olmaya devam
edecek.
Elif Seven.

Gözde Demirelli
“Bu yıl 12 – 22 Temmuz 2007 tarihleri arasında Pulawy,
Polonya’da düzenlenmiş olan Uluslararası Jazz Atölyesi’ne katılmak benim için
ayrı bir anlam taşıyordu çünkü ilk defa yurtdışına gidecektim ve yanımda
sevgili jazz Vokal Hocam Sibel Köse ve onun İstanbul’daki atölyesinden çok
sevdiğim arkadaşlarım Elif Seven, Ülkü Aybala Sunat, Serkan Çakıt ve Barış
Arslan olacaktı. İçim kıpır kıpırdı, çok heyecanlıydım.
Gittiğimizde Polonya’da soğuk, yağışlı bir hava bizi
karşıladı, artık neredeyse akşam olmuştu. Uçağımız Varşova’ya vardığında bizi
güleryüzüyle on gün boyunca kahrımızı çekecek olan sevgili tercümanımız (ve
dostumuz) Kasia karşıladı. On gün içinde onun adeta kanatsız bir melek olduğuna
inandım. Bütün günler boyunca yorulmadan bize tercümanlık yaptı.
Karşılaştığımız her sorunda ilk başvurduğumuz kişi haline geldi.
Atölye içerik açısından bayağı yoğun bir programdı ve bazen
dinlenmeye hatta yemek yemeye bile fırsat bulmakta zorlandığımız zamanlar oldu
ama olsun orada dinlediğimiz, yaptığımız ve söylediğimiz her türlü müzik bizi
canlı tutuyordu.
Bir arkadaşım atölyeye gitmeden evvel “git” demişti, “ülkeler
arasındaki sınırların sadece laftan ibaret olduğunu anlayacaksın”. Gerçekten de
öyle oldu, orda sanki evimde gibiydim, sanki hepimiz aynı dili konuşuyorduk;
müziğin dilini. Anladım ki bu dili konuşan herkes nerede olursa olsun
birbiriyle anlaşır ve kardeş olur. Ne kadar şanslıyım ki bu yaz kendime bir
sürü kardeş edindim. Hem de bir sürü jazz kardeşleri…
Gözde Demirelli

Ülkü Aybala Sunat
“Ben Pulawy’e sevgili Sibel Köse ve sevgili Zuhal Focan'ın çabalarıyla
Carlsberg firmasının sponsorluğu ile gittim. On gün süren yoğun ve öğretici bir
workshop’tu. Türkiye'den benimle birlikte öğrenci olarak on bir kişi katıldı.
Aynı zamanda öğretici olarak Sibel Köse ve Kamil Erdem vardı.
Vokal sınıfının derslerinde parça seçtik ve standartlardan
olmasına özen gösterdik. Bu parçaları trio eşliğinde defalarca söyledik. Sibel
Hoca diğer arkadaşlarıma ve bana yol gösterdi, parçanın duygusuna girmemi
sağladı, hatalarımı düzeltti ve ufkumu açtı. O kadar yoğunluğun arasında
herkesle tek tek ilgilendi ve rahatlattı bizi.
Daha sonraki günlerde Polonya'nın jazz divası Eva Bem de
geldi, derslerimize katıldı, hepimizi dinleyip eleştirilerde bulundu. Akşamüstü
jazz tarihi derslerinde kayıtları dinledik ve videolar izledik. Bu derslerden
sonra, konserler oldu. Farklı gruplar, farklı anlayışlar, bakış açımı
geliştirmemi sağladı. Bu konserlerde Sibel Köse, Eva Bem, Janusz Szrom (öğle
aralarında yakasına yapışıp blues doğaçlamalar çalıştık, Elif’le), Janusz
Szprot ve diğer öğreticiler müzisyenler yer aldılar. Sibel Köse konseri ve solo
Kamil Erdem konseri, benim için çok anlamlıydı, dalgalanıp ta durulmak gibi ya
da durulamamak gibi. Öğrencilerle birlikte katıldığım konser de çok değerliydi.
Herkes söylediği şarkı oldu, öyle hissetti ve çaba gösterdi. Buraya gelmeme
sebep olan insanlara çok teşekkür ederim, kazandığım bir çok değerli şey ve
değerli arkadaşlıklarım oldu.
Ülkü Aybala Sunat.

Fuat Tuaç
“Çok sıcak bir İstanbul günü atlayıp Varşova uçağına
Polonya’ya gittik, Sibel Köse vokal atölyesi öğrencisi olan birkaç amatör jazz
vokalisti bizler; Polonya’da her yıl düzenlenen bir jazz okuluna katılmak
üzere. Ben oldukça heyecanlıydım. Her ne kadar üç aydır haftada bir kez ders alıyor
olsam da birbirimizi yeterince tanımıyorduk, ancak koşullar kaynaşmayı kolaylaştıracak
gibi görünüyordu.
Derken okulun ilk günü geldi çattı. Yaklaşık 70 adet bayan
vokalistin yanında bizler yani erkekler 5 kişiydik. Çalışmalar tüm hızıyla bir
anda başladı, günler birbirini kovaladı ve bizler vaktin nasıl geçtiğinin farkına
varamadık. İşin komik tarafı, kendimizi bu müzik okuluna kayıtlı birer öğrenci
sanmaya başladık, ne de olsa sabahtan akşama kadar vaktimiz okulda müzik çalışarak
geçiyordu.
Son gün için tüm öğrencilerin sahne alacağı bir konser
düzenlenmişti. Yalnızca kulisten izleyicilere bakmam kalbimin yerinden sıçrayıp
vücudumun heryerinin sallanmasına yetti. Sıra benim şarkıma yaklaştıkça heyecanım
daha da artıyor ve sanki salon gitgide daha da kalabalıklaşıyordu. Diğer arkadaşları
sahnede izlemek heyecanımı bir nebze azaltsa da sahneye çıkıp notaları
müzisyenlere dağıtıp piyanistten ilk notaları duyup gözleriyle bana verdiği işareti
alana kadar geçen süre hala gözlerimin önünden gitmiyor. Zaferimi iki bardak
Polonya’nın dünyaca ünlü bizon aromalı votkası “Zubrowka” ile kutladım.
Okulun son günü, hepimiz liseden yeni mezun olan çocuklar
gibi mahsunlaştık ve son gece hiç bitmesin diye neredeyse elimizden geleni yapıp
sabahlara kadar şarkı söyleyip dans ettik. Uçağın İstanbul Havalimanı’na inmesi
ve hepimizin evlerine dönmesiyle birlikte içimize garip bir hüzün çöktü, hatta
kendime “acaba bu yaşananlar gerçek miydi” diye sorduğum bile oldu. Amatör
olarak jazz’la ilgilenen tüm vokalistlere önerim bu “Pulawy” deneyimini yaşamaları,
ben tüm yaşantım boyunca bu tecrübeyi unutabileceğimi sanmıyorum.
Fuat Tuaç.