Marsalis ile Birkaç Gün

14İstanbul Jazz Festivalinin bu yılki belki de en önemli
“jazz’cı” konuğu Wynton Marsalis, topluluğu “Jazz at Lincoln Center Orchesta”
ile birlikte 10 ve 11 Temmuz akşamları iki konser vermek üzere İstanbul’daydı.
Ben de kendisine şehirde bulunduğu süre boyunca eşlik etmek ve tercümanlık
yapmakla görevli olduğum için bu konserlere, Fransız Kültür’de gerçekleşen
“workshop”a ve Nardis’teki “jam session”a hem izleyicilerin arasından hem de
sahne arkasından tanıklık ettim. En baştan söyleyeyim; müzikle aramda, iyi bir
dinleyici olmaya çalışmak dışında amatör veya profesyonel bir bağ olmadığı
için, bu bir kritik yazısı değil. Marsalis’e refakat ettiğim günlerde, o ve
orkestrası hakkında edindiğim izlenimleri aktarmaya çalısacağım.
Havalimanı’na misafirlerimizi karşılamaya giderken biz
festival rehberlerinin en çok merak ettiği, gelen misafirlerin huyu suyudur. Üç
rehber arkadaşım Zeynep, Merve ve Dilara’yla uçağın inmesini beklerken açıkcası
biraz endişeliydim. Geride bıraktığımız Film, Müzik ve Jazz festivallerinde
ağırladığımız talepkar sanatçıları ve huysuz menajerleri hatırlayıp,
9 Grammy ve, müzik alanında ayrıca verilen, Pulitzer sahibi
trompetçinin halim selim bir insan olmasını umut ediyordum; keşke başka bir şey
dileseymişim! Tanıştığımız anda bu endişelerimin yersiz olduğunu gördüm.
Karşımda elinde trompetiyle dünyayı dolaşan ve mümkün olduğunca çok konser
vermek, kayıt yapmak, farklı müzisyenlerle çalışmak isteyen bir müzik adamı
duruyordu.
Havalimanı’ndan otele geldikten sonra Marsalis teşekkür
ederek doğrudan odasına çıktı ve ertesi gün “workshop” ve Kemerburgaz’daki
konsere gitmek için buluşana kadar herhangi bir isteği olmadı. Prova,
performans gibi programlanmış işlerden arta kalan zamanların her anında bir
yerlere gitmek, bir şeyler yapmak ve bu zamanlarda sürekli rehberlerini ve
araçlarını yanlarında görmek isteyen, bu hafta sonları dahil olmak üzere
uzadıkça uzayan çalışma saatleri demek oluyor, misafirlerden sonra, Marsalis’in
bu halinden pek de şikayetçi değildim. Ancak, muhabbetimiz ilerledikçe, gezi
tekliflerinde bulunan taraf da ben olacaktım.
Trompetçilerle Buluşma
Fransız Kültür’e workshop için gittiğimizde, daha önce
bulunduğum benzeri etkinliklere kıyasla konuyla son derece ilgili bir kalabalık
vardı; İstanbul’da yaşayan ve o gün o saatte bir manisi bulunmayan her
müzisyen, etkinliğe gelmiş gibiydi.
Marsalis kısaca New Orleans’ta geçen çocukluğunu, kendisi
gibi müzisyen olan babası Ellis Marsalis Jr.’ın arkadaşı ünlü trompetçi Al
Hirt’in, kendisine altı yaşındayken hediye ettiği trompeti ve bu ilk
dönemlerine ilişkin birkaç hikayeyi de dinleyicilerle paylaştıktan sonra,
sahneden dinleyicilerin arasına inip, kendi müzik anlayışını dinleyicilerin
sorularını da alarak anlatmaya başladı. Elbette sosyal sorunlara ve politik
konulara duyarlılığıyla tanınan, köleliği işlediği üç saatlik oratoryosu “Blood
on The Fields” ile Pulitzer ödülünü kazanmış olan, özellikle memleketi New
Orleans’ı yerle bir eden Katrina felaketinden sonra, aralarında Norah Jones,
Cassandra Wilson, Diana Krall, Dianne Reeves, Herbie Hancock’un da bulunduğu
birçok ünlü sanatçıyı biraraya getirerek, yardım konserleri düzenleyen
Marsalis, dünyanın gidişatına dair de fikirlerini dinleyicilerle paylaşacaktı;
kelimesi kelimesine hatırlamasam da, özetle, bugün dünyada emperyalizme karşı
demokratik güçlerin bir mücadelesi var, ve bence jazz müziği de bu bağlamda
önemli bir noktada duruyor diyerek, en azından benim gönlümü bir kez daha
fethetmiş oldu. Woody Guthrie, Paul Robeson, Joan Baez gibi Amerikalı efsanevi
protest şarkıcılarının ve müzisyenlerinin döneminden beri kendi ülkesinin
sürüklediği dünya sistemini, “emperyalist” olarak tanımlayan bir Amerikalı
müzisyene pek şahit olmamıştım.
Etkinlikten sonra, yetişmemiz gereken bir konser olmasına
rağmen, herhalde salondakilerin yarısından fazlasıyla tek tek konuştu, imza
verdi ve fotoğraf çektirdi. Daha sonra ilk konser için Kemer Country Club’a
doğru hareket ettik. Yolculuk tahmin ettiğimizden kısa sürdüğü için, kalan boş
vaktimizi, menajeri Susan’la birlikte bir pizza paylaşarak değerlendirdik.
Yemek sırasında, yabancılardan sıkça duymaya alıştığım, ee, ne diyorsun
bakalım, Avrupa Birliği’ne girecek misiniz, Kürtlerle olan sorunlar bitecek mi,
sorularıyla karşılaştım. Ülke gündemindeki konuları, kamuoyunun bu konulardaki
temel yönelimlerini, kendi görüşlerimi de katarak anlatırken, sohbet koyulaştı.
Hesabı ödeme zamanı geldiğinde, yakın dönem Türkiye tarihi anlatmakta olduğumu
fark ettim; tabi dilim döndüğü ölçüde. Rehberliğini yaptığım diğer sanatçılara
göre Marsalis’in insanlığın tarihi ve güncel sorunlarıyla, politikayla daha
ilgili olduğu ve bu konular üzerine derinlemesine kafa yorduğu, birlikte
olduğumuz süre boyunca aramızda geçen konuşmalardaki dikkatli ve meraklı
halinden belli oluyordu.

İki Konser
Yazının başında da belirttiğim gibi, konserlerin kritiğini
yapmayacağım; daha doğrusu gönül isterdi ama yapamayacağım! İşin bu kısmını
müzik eleştirmenlerine bırakıyorum. Ayrıca bu tip organizasyonlarda görev
alanlar bilir; performans sırasında halletmeniz gereken ufak tefek işler olduğu
için, çalınan müziğe, sergilenen performansa tam anlamıyla konsantre olup takip
edemezsiniz. Yine de Kemer Country’deki konserden aklımda kalanları aktaracak
olursam, kırda serin bir gece, çatal bıçak seslerinin fon müziği oluşturduğu
bir gazino ambiansı, Jazz at Lincoln Center Orchestra’nın, tren sesleri üzerine
çeşitlemelere ağırlık verdiği repertuarından bahsedebilirim.
Sonraki gün sıra festivalin ana sahnesi olan Harbiye
Açıkhava’daki konsere gelmişti. Kemer Country’deki izleyici sayısı ve profilini
aşan bir izleyici kitlesinin olacağı aşikardı. Beklenildiği gibi de oldu; 11
Temmuz Çarşamba Günü, Açıkhava Tiyatrosu’nu dolduran kitle, 14. İstanbul Jazz
festivalinin en ilgili dinleyici topluluklarından biriydi. Bir gün öncesinin
“tren” temalı setlistine, orkestra üyelerinden Ted Nash’in ünlü ressamlar için
bestelediği üç eser de eklenmişti.
Konser sonrası kuliste Marsalis ve Orkestra bir kez daha
sevenleriyle buluştu. Marsalis burada da pek alışagelmediğim gibi davranarak,
ama artık şaşırmıyordum, kendisiyle tanışmak, fotoğraf çektirmek, imza almak
isteyen herkesin kulise alınmasını, İKSV’nin Harbiye Açıkhava ekibinden rica
etmişti. Birçok sanatçının aksine, Marsalis’in canayakın ve mütevazı tutumu
insanın hoşuna gidiyordu ama, her defasında herkesle muhabbet etmesi, biz grup
rehberlerinin eve dönüş saatlerini uzattıkça uzatıyordu!

“Satranç Session”
Kulise gelenler arasında Nardis Jazz’dan Zuhal Hanım da
bulunuyordu; grubu o akşam Nardis’te devam etmekte olan jam session’a davet
etti. Her davete icabet eden Wynton Abi bu daveti de geri çevirmedi ve biz de
Nardis Jazz Kulübü’nün yolunu tuttuk.
Grubun kendine has özelliklerinden birisi de, her fırsatta,
yanlarında taşıdıkları minik seyahat takımlarıyla satranç oynamaktı. Gerçi
orkestra üyeleri ne kadar meraklıydılar satranca, tam kestiremiyorum. Bu
ifadeyi herhalde, Wynton herkesle satranç oynamak istiyordu, olarak da
düzeltebilirim. Nardis’e giderken yolda bana da bir maç teklif etti. Artık
fazla zamanımız kalmadığı için, herhalde oynayamayız diye düşünüyordum.
Nardis’in kapısından içeri girdiğimizde de içeride hiç boş masa yoktu, hemen
sonra da orkestranın üyeleri birer birer sahneye çıkmaya başladı. Bir
soluklanma arası verildiğindeyse Marsalis yanıma geldi ve “Hadi dostum,
oynamıyor muyuz” diyerek ısrarını sürdürdü ve biz de bir boş masa bulup
oynamaya başladık. Yeteri kadar ışık olmadığı için önce biraz mum istedik; bu
da kafi gelmeyince cep telefonlarımızın ışığını küçük satranç tahtamıza tutarak
oynamaya devam ettik. Bu arada “jam session” da devam ediyor ve Marsalis
trompetini bir an olsun yanından ayırmıyordu. Birden sahnede yeni bir parçaya
giriş yapılınca, Marsalis, “C’mon now, that’s what i’m talkin ‘bou” diyerek
yerinden ve satrancın başından kalkmadan sahneye eşlik etmeye başladı. Oyun
boyunca da, sahneden gelen tınılara içlendiği anlarda, aynı şekilde çalmaya
devam etti. Uzun lafın kısası hem çaldı, hem oynadı. Konsantrasyonu
dağıldığından mıdır bilinmez, fena oynamamasına rağmen, kazanan ben oldum.
Nardis’ten çıktığımızda vakit geceyarısını çoktan geçmiş ve
sokaklar boşalmıştı. Otel ile kulüp arasında kısa bir mesafe olmasına rağmen,
Galata’nın “meşhur” sokağının civarından da geçmemiz gerekeceği için, grubu
otellerine arabayla bırakmak istiyorduk. Ancak Marsalis biraz temiz havanın iyi
geleceğini belirtip, “Merak etme, ben New Orleans’lıyım, burada beni
endişelendirebilecek bir şey olamaz” diyerek yürümek istediğini söyledi. Otelin
lobisine geldiğimizde ise, grubun bazı elemanlarını, başka müzisyenlerle sohbet
ederken gördük. Bu diğer müzisyenler de İstanbul’da çeşitli müzik kulüplerinde
çalıyorlarmış. Çoğunun Küba’lı olduğunu öğrendiğimiz grup, Marsalis’in bu
otelde kaldığını öğrenince tanışmak istemişler. Buraya kadar bir sorun yok, ama
sorun müzisyenlerin tanışma biçiminde; gece 03:30’da bir otelin lobisinde
trompet çalarak! İki konserden sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde, hala
Marsalis’in bütün heyecanıyla yeni tanıştığı meslektaşlarına trompetiyle bir
şeyler göstermeye çalışmasını hayretle izlerken, otel çalışanları,
beklenilebileceği üzere bizi uyarıp gürültü yapmamamızı rica ettiler. Neyse ki,
bu son fasıl çok uzamadı ve Marsalis’le geçirdiğimiz günler, başladığı gibi
müzikle sona ermiş oldu böylece.
Düşüncelerimi bu yazıyı yazmak için toparlarken, biraz da
Marsalis hakkında müzik dünyasında yapılan yorumları incelemeye çalıştım. Bir
defasında bir yerde, Miles Davis’e “şarlatan” dediği türünden anekdotlarla
karşılaştım. Doğru mudur bilemiyorum, ancak bütün okuduğum veya duyduğum
anekdotlar ve anlatılardan, Marsalis’in jazz’ın geleneksel çizgisine sadık bir
stili olduğu sonucuna ulaştım. Yanılmıyorsam lakaplarından birisi de “Jazz
Polisi”ymiş. Müzikteki yeri üzerine bir söz söyleyemem; söyleyebileceğim sözler
kişisel izlenimlerimden ibaretti ve bu yazıda da bu izlenimlerimi aktarmaya
çalıştım. Marsalis benim aklımda, duyarlı, sempatik ve çalışkan bir müzisyen
olarak kalacak.