27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Marsalis ile Birkaç Gün

 

14İstanbul Jazz Festivalinin bu yılki belki de en önemli “jazz’cı” konuğu Wynton Marsalis, topluluğu “Jazz at Lincoln Center Orchesta” ile birlikte 10 ve 11 Temmuz akşamları iki konser vermek üzere İstanbul’daydı. Ben de kendisine şehirde bulunduğu süre boyunca eşlik etmek ve tercümanlık yapmakla görevli olduğum için bu konserlere, Fransız Kültür’de gerçekleşen “workshop”a ve Nardis’teki “jam session”a hem izleyicilerin arasından hem de sahne arkasından tanıklık ettim. En baştan söyleyeyim; müzikle aramda, iyi bir dinleyici olmaya çalışmak dışında amatör veya profesyonel bir bağ olmadığı için, bu bir kritik yazısı değil. Marsalis’e refakat ettiğim günlerde, o ve orkestrası hakkında edindiğim izlenimleri aktarmaya çalısacağım.

Havalimanı’na misafirlerimizi karşılamaya giderken biz festival rehberlerinin en çok merak ettiği, gelen misafirlerin huyu suyudur. Üç rehber arkadaşım Zeynep, Merve ve Dilara’yla uçağın inmesini beklerken açıkcası biraz endişeliydim. Geride bıraktığımız Film, Müzik ve Jazz festivallerinde ağırladığımız talepkar sanatçıları ve huysuz menajerleri hatırlayıp,

9 Grammy ve, müzik alanında ayrıca verilen, Pulitzer sahibi trompetçinin halim selim bir insan olmasını umut ediyordum; keşke başka bir şey dileseymişim! Tanıştığımız anda bu endişelerimin yersiz olduğunu gördüm. Karşımda elinde trompetiyle dünyayı dolaşan ve mümkün olduğunca çok konser vermek, kayıt yapmak, farklı müzisyenlerle çalışmak isteyen bir müzik adamı duruyordu.

Havalimanı’ndan otele geldikten sonra Marsalis teşekkür ederek doğrudan odasına çıktı ve ertesi gün “workshop” ve Kemerburgaz’daki konsere gitmek için buluşana kadar herhangi bir isteği olmadı. Prova, performans gibi programlanmış işlerden arta kalan zamanların her anında bir yerlere gitmek, bir şeyler yapmak ve bu zamanlarda sürekli rehberlerini ve araçlarını yanlarında görmek isteyen, bu hafta sonları dahil olmak üzere uzadıkça uzayan çalışma saatleri demek oluyor, misafirlerden sonra, Marsalis’in bu halinden pek de şikayetçi değildim. Ancak, muhabbetimiz ilerledikçe, gezi tekliflerinde bulunan taraf da ben olacaktım.


Trompetçilerle Buluşma

Fransız Kültür’e workshop için gittiğimizde, daha önce bulunduğum benzeri etkinliklere kıyasla konuyla son derece ilgili bir kalabalık vardı; İstanbul’da yaşayan ve o gün o saatte bir manisi bulunmayan her müzisyen, etkinliğe gelmiş gibiydi.  

Marsalis kısaca New Orleans’ta geçen çocukluğunu, kendisi gibi müzisyen olan babası Ellis Marsalis Jr.’ın arkadaşı ünlü trompetçi Al Hirt’in, kendisine altı yaşındayken hediye ettiği trompeti ve bu ilk dönemlerine ilişkin birkaç hikayeyi de dinleyicilerle paylaştıktan sonra, sahneden dinleyicilerin arasına inip, kendi müzik anlayışını dinleyicilerin sorularını da alarak anlatmaya başladı. Elbette sosyal sorunlara ve politik konulara duyarlılığıyla tanınan, köleliği işlediği üç saatlik oratoryosu “Blood on The Fields” ile Pulitzer ödülünü kazanmış olan, özellikle memleketi New Orleans’ı yerle bir eden Katrina felaketinden sonra, aralarında Norah Jones, Cassandra Wilson, Diana Krall, Dianne Reeves, Herbie Hancock’un da bulunduğu birçok ünlü sanatçıyı biraraya getirerek, yardım konserleri düzenleyen Marsalis, dünyanın gidişatına dair de fikirlerini dinleyicilerle paylaşacaktı; kelimesi kelimesine hatırlamasam da, özetle, bugün dünyada emperyalizme karşı demokratik güçlerin bir mücadelesi var, ve bence jazz müziği de bu bağlamda önemli bir noktada duruyor diyerek, en azından benim gönlümü bir kez daha fethetmiş oldu. Woody Guthrie, Paul Robeson, Joan Baez gibi Amerikalı efsanevi protest şarkıcılarının ve müzisyenlerinin döneminden beri kendi ülkesinin sürüklediği dünya sistemini, “emperyalist” olarak tanımlayan bir Amerikalı  müzisyene pek şahit olmamıştım.

Etkinlikten sonra, yetişmemiz gereken bir konser olmasına rağmen, herhalde salondakilerin yarısından fazlasıyla tek tek konuştu, imza verdi ve fotoğraf çektirdi. Daha sonra ilk konser için Kemer Country Club’a doğru hareket ettik. Yolculuk tahmin ettiğimizden kısa sürdüğü için, kalan boş vaktimizi, menajeri Susan’la birlikte bir pizza paylaşarak değerlendirdik. Yemek sırasında, yabancılardan sıkça duymaya alıştığım, ee, ne diyorsun bakalım, Avrupa Birliği’ne girecek misiniz, Kürtlerle olan sorunlar bitecek mi, sorularıyla karşılaştım. Ülke gündemindeki konuları, kamuoyunun bu konulardaki temel yönelimlerini, kendi görüşlerimi de katarak anlatırken, sohbet koyulaştı. Hesabı ödeme zamanı geldiğinde, yakın dönem Türkiye tarihi anlatmakta olduğumu fark ettim; tabi dilim döndüğü ölçüde. Rehberliğini yaptığım diğer sanatçılara göre Marsalis’in insanlığın tarihi ve güncel sorunlarıyla, politikayla daha ilgili olduğu ve bu konular üzerine derinlemesine kafa yorduğu, birlikte olduğumuz süre boyunca aramızda geçen konuşmalardaki dikkatli ve meraklı halinden belli oluyordu.


İki Konser

Yazının başında da belirttiğim gibi, konserlerin kritiğini yapmayacağım; daha doğrusu gönül isterdi ama yapamayacağım! İşin bu kısmını müzik eleştirmenlerine bırakıyorum. Ayrıca bu tip organizasyonlarda görev alanlar bilir; performans sırasında halletmeniz gereken ufak tefek işler olduğu için, çalınan müziğe, sergilenen performansa tam anlamıyla konsantre olup takip edemezsiniz.  Yine de Kemer Country’deki konserden aklımda kalanları aktaracak olursam, kırda serin bir gece, çatal bıçak seslerinin fon müziği oluşturduğu bir gazino ambiansı, Jazz at Lincoln Center Orchestra’nın, tren sesleri üzerine çeşitlemelere ağırlık verdiği repertuarından bahsedebilirim.

Sonraki gün sıra festivalin ana sahnesi olan Harbiye Açıkhava’daki konsere gelmişti. Kemer Country’deki izleyici sayısı ve profilini aşan bir izleyici kitlesinin olacağı aşikardı. Beklenildiği gibi de oldu; 11 Temmuz Çarşamba Günü, Açıkhava Tiyatrosu’nu dolduran kitle, 14. İstanbul Jazz festivalinin en ilgili dinleyici topluluklarından biriydi. Bir gün öncesinin “tren” temalı setlistine, orkestra üyelerinden Ted Nash’in ünlü ressamlar için bestelediği üç eser de eklenmişti.

Konser sonrası kuliste Marsalis ve Orkestra bir kez daha sevenleriyle buluştu. Marsalis burada da pek alışagelmediğim gibi davranarak, ama artık şaşırmıyordum, kendisiyle tanışmak, fotoğraf çektirmek, imza almak isteyen herkesin kulise alınmasını, İKSV’nin  Harbiye Açıkhava ekibinden rica etmişti. Birçok sanatçının aksine, Marsalis’in canayakın ve mütevazı tutumu insanın hoşuna gidiyordu ama, her defasında herkesle muhabbet etmesi, biz grup rehberlerinin eve dönüş saatlerini uzattıkça uzatıyordu!

“Satranç Session”

Kulise gelenler arasında Nardis Jazz’dan Zuhal Hanım da bulunuyordu; grubu o akşam Nardis’te devam etmekte olan jam session’a davet etti. Her davete icabet eden Wynton Abi bu daveti de geri çevirmedi ve biz de Nardis Jazz Kulübü’nün yolunu tuttuk.

Grubun kendine has özelliklerinden birisi de, her fırsatta, yanlarında taşıdıkları minik seyahat takımlarıyla satranç oynamaktı. Gerçi orkestra üyeleri ne kadar meraklıydılar satranca, tam kestiremiyorum. Bu ifadeyi herhalde, Wynton herkesle satranç oynamak istiyordu, olarak da düzeltebilirim. Nardis’e giderken yolda bana da bir maç teklif etti. Artık fazla zamanımız kalmadığı için, herhalde oynayamayız diye düşünüyordum. Nardis’in kapısından içeri girdiğimizde de içeride hiç boş masa yoktu, hemen sonra da orkestranın üyeleri birer birer sahneye çıkmaya başladı. Bir soluklanma arası verildiğindeyse Marsalis yanıma geldi ve “Hadi dostum, oynamıyor muyuz” diyerek ısrarını sürdürdü ve biz de bir boş masa bulup oynamaya başladık. Yeteri kadar ışık olmadığı için önce biraz mum istedik; bu da kafi gelmeyince cep telefonlarımızın ışığını küçük satranç tahtamıza tutarak oynamaya devam ettik. Bu arada “jam session” da devam ediyor ve Marsalis trompetini bir an olsun yanından ayırmıyordu. Birden sahnede yeni bir parçaya giriş yapılınca, Marsalis, “C’mon now, that’s what i’m talkin ‘bou” diyerek yerinden ve satrancın başından kalkmadan sahneye eşlik etmeye başladı. Oyun boyunca da, sahneden gelen tınılara içlendiği anlarda, aynı şekilde çalmaya devam etti. Uzun lafın kısası hem çaldı, hem oynadı. Konsantrasyonu dağıldığından mıdır bilinmez, fena oynamamasına rağmen, kazanan ben oldum.

Nardis’ten çıktığımızda vakit geceyarısını çoktan geçmiş ve sokaklar boşalmıştı. Otel ile kulüp arasında kısa bir mesafe olmasına rağmen, Galata’nın “meşhur” sokağının civarından da geçmemiz gerekeceği için, grubu otellerine arabayla bırakmak istiyorduk. Ancak Marsalis biraz temiz havanın iyi geleceğini belirtip, “Merak etme, ben New Orleans’lıyım, burada beni endişelendirebilecek bir şey olamaz” diyerek yürümek istediğini söyledi. Otelin lobisine geldiğimizde ise, grubun bazı elemanlarını, başka müzisyenlerle sohbet ederken gördük. Bu diğer müzisyenler de İstanbul’da çeşitli müzik kulüplerinde çalıyorlarmış. Çoğunun Küba’lı olduğunu öğrendiğimiz grup, Marsalis’in bu otelde kaldığını öğrenince tanışmak istemişler. Buraya kadar bir sorun yok, ama sorun müzisyenlerin tanışma biçiminde; gece 03:30’da bir otelin lobisinde trompet çalarak! İki konserden sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde, hala Marsalis’in bütün heyecanıyla yeni tanıştığı meslektaşlarına trompetiyle bir şeyler göstermeye çalışmasını hayretle izlerken, otel çalışanları, beklenilebileceği üzere bizi uyarıp gürültü yapmamamızı rica ettiler. Neyse ki, bu son fasıl çok uzamadı ve Marsalis’le geçirdiğimiz günler, başladığı gibi müzikle sona ermiş oldu böylece.

Düşüncelerimi bu yazıyı yazmak için toparlarken, biraz da Marsalis hakkında müzik dünyasında yapılan yorumları incelemeye çalıştım. Bir defasında bir yerde, Miles Davis’e “şarlatan” dediği türünden anekdotlarla karşılaştım. Doğru mudur bilemiyorum, ancak bütün okuduğum veya duyduğum anekdotlar ve anlatılardan, Marsalis’in jazz’ın geleneksel çizgisine sadık bir stili olduğu sonucuna ulaştım. Yanılmıyorsam lakaplarından birisi de “Jazz Polisi”ymiş. Müzikteki yeri üzerine bir söz söyleyemem; söyleyebileceğim sözler kişisel izlenimlerimden ibaretti ve bu yazıda da bu izlenimlerimi aktarmaya çalıştım. Marsalis benim aklımda, duyarlı, sempatik ve çalışkan bir müzisyen olarak kalacak.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


70985 - unknown - 38.107.179.239