|
TORD
GUSTAVSEN TRIO İLE ORADA OLMAK
Norveçli genç piyanist - besteci Tord Gustavsen’in 2003 tarihli ilk albümü
“Changing Places” jazz dünyası ve eleştirmenler tarafından büyük bir heyecanla
karşılanmıştı. Geleneksel İskandinav halk müziğini günümüz jazz standartları
içinde ustalıkla kullanan, gospel ve Karayip ritimleri ile cool jazz’ı ve hatta
funk’ı harmanlayan ezgileri ile bu albüm geniş kitlelerce kabul gördü.
Gustavsen’in, müziğini “doğaçlamanın diyalektik erotizmi” olarak tanımladığı
2005 tarihli “The Ground” albümü ise gospel, pop, Flamenko, Barok ve hatta
50’lerin Frank Sinatra standartlarına uzanan çarpıcı ve hüzünlü bir müzikal
yolculuk sunuyordu. Üçlü bu albümün tanıtımı sırasında iki yıl önce İstanbul’da
verdikleri konser ile Türkiye’deki müzikseverlerin de büyük beğenisini kazandı.
Tord Gustavsen Trio’nun diğer üyeleri Jarle Vespestad ve Harald Johnsen de,
Tord Gustavsen ile çalışmadan önce deneysel projelerden cool jazz’a kadar
Norveç’te değişik türde müzikler yapan gruplarla çalıştılar. Tord Gustavsen
Trio’nun “The Ground” albümü Norveç pop müzik listelerine 4 numaradan, 2007’de
yayınlanan son albümü “Being There” ise 3 numaradan giriş yaptı. Bu ismi
taşıyan bir başka sanat eseri daha var. “Being There” Peter Sellers’in bu
dünyadan geçip gitmeden önce sinemaseverlere armağan ettiği son filmi ünlü
romancı Jerzy Kosinski’nin unutulmaz kitabının sinema diline aktarılmış
halidir. Orada kendi halinde yaşayan, dünyadan izole bir bahçevanın tesadüfler
sonucu Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına aday olmasının öyküsü
anlatılır. “Being There” jazz dünyasının yükselen yıldızı Tord Gustavsen’in ECM
markasıyla yayınlanarak dinleyicileriyle buluşan son albümünün de adı
olduğundan film ile aralarında bir bağlantı olduğunu düşünmüştüm. Ama
olmadığını ECM’in yeni Türkiye dağıtımcısı A.K müzik Tord’u bir konser için
Türkiye’ye getirince öğrendim. Önce A.K müzik’ten Eray Aytimur bana albümü
gönderdi, sonra konserimiz var, buyurun dedi ve sıcak bir Eylül günü
İstanbul’un en ilginç yeni gösteri mekânlarından biri olan Garaj İstanbul’da
buluştuk.
Garaj deyince sakın aklınıza otomobil garajı gelmesin diyemeyeceğim, çünkü bu
mekân gerçekten bir eski garajın ilk katı. Tiyatrocu bir çift olan Mustafa ve
Övül Avkıran’nın hayal güçleri ile İstanbul’a kazandırılmış bir gösteri
merkezi, duyulan ihtiyaca göre değişik şekillere sokulabiliyor. Biz
gittiğimizde konser düzeninde idi. Ancak arabanızı park etmek için artık
garajın üst katlarına gelmeniz lazım. Konserden önce Garajistanbul’un bir
köşesinde oturarak Tord Gustavsen’in derin dünyasına girdik: Norveçliyim, 37
yaşındayım. Uzun yıllardan beri müzikle uğraşıyorum. Norveç jazz konusunda
ilginç bir yer ama hayat tozpembe değil. Bizim ülkenin konservatuarlarında
değişik jazz programları var. Eğitim parasız olduğu için hükümet doğrudan
olmasa bile dolaylı olarak müzisyenleri destekliyor. Gençlerde de jazz ve
doğaçlama müziklere karşı bir ilgi var. Ama diğer ülkelerde olduğu gibi bizde
de sadece müzik yaparak yaşamınızı kazanmak zor. Bu benim İstanbul’a ikinci
gelişim. İki sene önce de gelmiştim, şimdi yeni bir albümle karşınızdayım ve
burada konser vereceğim için kendimi çok iyi hissediyorum. İlk albümüz 2003
yılında yayınlanan “Changing Places” idi. Bunu 2005’de “The Ground” takip etti,
şimdi ise “Being There” ile karşınızdayız. Bu şekilde bir anlamda sanal bir
daireyi tamamlamış olduk. İlk çıktığımız noktadan beri hep aynı vizyonun
içerisinde kalmaya devam ettik ama olduğumuz yerde durmuyoruz ve ilerliyoruz.
Yeni şeyler yaratmak yerine yarattığımız vizyonu organik olarak geliştirmeyi
sürdürüyoruz. Hâlbuki jazz müziğinin geleneğinde sürekli olarak yeni şeyler
yapma eğilimi vardır. Sürekli olarak gruba yeni enstrümanlar katılır, yeni
müzik anlayışları aranır. Bunun ardındaki asıl sebep dinleyiciyi sıkma
kaygısıdır. Biz aynı yolda ilerledikçe müzik bir anlamda kendisini
derinleştirmeye başladı. İnsanların yaptığımız müziğe olan ilgisi sürüyor, bu
da bize olumlu bir duygu olarak yansıyor. İstanbul’daki konserlerime insanların
gelmesinden ve konserin bir parçası olmalarından başka bir beklentim yok.
Dinleyici konserle bütünleşince hava değişir, konseri birlikte gerçekleştirmiş
oluruz. Dünyanın hali zor gözüküyor. Bu gün süregelen kargaşa dolu dünyada
insanların bizi duymasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Bunu bir perspektif
olarak kabul edebilirsiniz. Ama bir başka perspektif de şu oluyor. Anlamlı bir
romantizm belki de insanların asıl aradığı şey olabilir. Bu acımasız bir yüksek
tempo ile süregelen ve bizleri içinde sürükleyen hayata karşı durmamız ve bir
alternatif bulmamız lazım. Yüreğimizle mantığımızla onun acımasızlığına tepki
göstermeliyiz. Tord Gustavsen’in jazz’a bakış açısı ve vizyonunu ise şöyle: Bu
soruya tek bir cevap verebilmek mümkün değil. En basiti şöyle söylenebilir:
Müzik zaten bir ifadedir, başka bir tarif gerekmez, vizyon ortaya konulan
müziğin kendisidir. Bizim vizyonumuzu tek bir sloganla ifade edebilmek mümkün
değil çünkü sürekli olarak değişiyor ve gelişiyor. Ama şunu söyleyebilirim. Biz
özgürlüğün güçlerini melodi ve zarafetin güçleri ile birleştiriyoruz. Geçmişin
lirik romantik ve melodik jazz müziği ile günümüzün modern free jazz’ı arasında
bir uçurum yoktur. Bunların aslında bir kavramın uzantıları olduğunu
gösteriyoruz. Hâlbuki günümüzün müzik endüstrisinde bunlar birbirinden farklı
şeyler olarak algılanıyorlar. Ben özgür olmadan piyano çalamam, ama özgür olmak
aynı zamanda melodiyi büyük bir sadelikle çalma özgürlüğü anlamına da gelir. Bu
anlayışla müziğin lirik ve romantik köklerine derinlemesine inmek de mümkün
olur. Bu albüm trio’nun çıkmış olduğu yolculuktaki vardıkları 3. nokta, biraz
da o yolda geçtikleri ve vardıkları noktaların derinine gittik: İlk albümümüz
“Changing Places” bir çıkış noktası idi. O güne kadar geçtiğim yerlerin
vardığım noktanın bir özeti oldu, yedi sekiz yıllık bir süreç içerisinde
gerçekleşmişti. İlginçtir bu albümdeki bestelerimin daha eski olanları daha
karışık yapılarda idi. Zamanla sadeleştiler. Bu albüm daha sonra gideceğimiz
noktaların da bir ön habercisi niteliğinde oldu. Trio’muzun ilk defa bir araya
gelmesi de bu albümde olmuştu.
İlk defa stüdyoda birlikte çaldığımızda gördük ki ortaya gerçekten etkileyici
bir şey çıkmış. Daha az çalarak daha güçlü olabilmek mümkünmüş. Bu da bize o
ilk vardığımız noktada kalmak için cesaret verdi. İkinci albümümüz “The Ground”
daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşti. O da ilk albümden sonra yaşadığım
iki yılın ifadesi oldu. İngilizce anlamı ile bu kelimeye baktığınızda verimli
bir paradoks ile karşılaşıyorsunuz. Bir insanın ayağının yere basması ile özgür
olması arasındaki paradoks. Bu benim hayatıma da egemen olan duygudur. Hem
kişisel hem de müzikal olarak yaşamımın her seviyesinde bunu hissediyorum.
Albümdeki parçalar da bu paradoksu anlatıyor, hem geçmişe göre daha sadeler hem
de daha özgürler. Biraz gospel biraz blues çalarak daha sade bir müzik köküne
inmiş olduk. Sadelik ve ayağı yere basmak özgürlük ve yaratıcılık ile birleşti.
Üçüncü albümüz “Being There” de aynı şeyleri yeni şekillerde sürdürerek
başladığımız yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Hem eskiyi muhafaza ediyoruz hem de
melodileri ve müzik formlarını yeni şekillere sokuyoruz. Bu albümde bazı
parçalarda sadece piyano ve bas birlikte çalıyorlar, benzeri bir şey bazen de
sadece piyano ve davul ile oluyor. Böyle şeylerin jazz’da geçmişte de
yapıldığını biliyoruz ama sürekli olarak yeni formları denemeye devam ediyoruz.
Albümlerimiz sürekli olarak değiyor, bestelerimiz çaldıkça gelişiyorlar. Bu
akşam çalacağımız şeyler en son albümümüzden ama kayıtlardan beri çok
değiştiler. Değişmiş olsalar bile aralarında her zaman güçlü bir bağlantı
sürecek. Bizi diğer jazz gruplarından ayıran bir şey var. Biz melodinin
kendisine aşığız, onlar ise melodiyi daha sonra gidecekleri bir yolun ve
doğaçlamanın başlangıç noktası olarak görüyorlar. Bizim için ise doğaçlama ve
beste birbirinin uzantısıdırlar. Melodiler romantik olarak çalınırlar.
Karşımdaki insanın doktora tezi olan “doğaçlamanın diyalektik erotizmi”ni
konuşmamızdan önce okumuştum. Kırk beş sayfa tutan bu yazıyı anlamak için
jazz’dan başka felsefe, teoloji gibi başka konularda da esaslı bilgi sahibi
olmak gerekiyordu. Ben bu klasmana girmediğimden ona basit ifadeyle jazz
kavramının ne ifade ettiğini sordum: Size sizin sorunuzla cevap vereyim çünkü
sorunuz bu oldukça karışık durumu ifade ediyor. Bana göre jazz onu oluşturan
tüm geleneklerin bir toplamıdır. Bir başka açıdan ise jazz şu an olduğumuz
yerden ayrıldığımız bir çıkış kapısıdır. Tarihe bakınca jazz’ın ilk çıktığı
yerden çok farklı noktalara gittiğini görüyoruz. Ama değişmeyen bir şey var,
aslında bu sadece jazz için değil tüm müzik türleri için geçerli. Ne çalarsan
çal içten ve yürekten çalacaksın. Bu olduktan sonra diğer şeylerin hiçbir önemi
kalmıyor. Bir daire tamamlandı, ama konu jazz olunca daha gidilecek başka
daireler de var tabi.
Şimdi başka bir döneme giriyorum, yeni albümler üzerinde çalışmaya başladık
bile. Şu an bu konuda bir şey söylemek için çok erken ama birçok yeni
düşüncelerim oluştu. Bu trio bir yaylı sazlar grubu ile birlikte çalmıştı, bir
keresinde aramıza bir şarkıcı almıştık. Değişik işbirlikleri yaptık, bunlar yeni
albümümüzde yer alabilir. Bu da başka bir dairesel yolculuk olabilir ama
gelecek hakkında bir öngörüm yok. Daha uzun döneme gelince, kim bilir, bir aile
sahibi olmak istiyorum, ama bu konuda sorulacak sorulara şimdilik kapalıyım.
İleride yaşlanınca hala piyano çalabilen cömert ruhlu bir insan olabilmeyi
isterim. Değerlerini kaybetmemiş, çevresine faydalı olabilen hayata olumlu
bakabilen bir insan da diyebilirsiniz. Yaşlılığımda sağlığımı da koruyabilmek
güzel olur.
“Being There” o güne kadar benim için Peter Sellers’in son filmiydi, bir
bağlantı olabileceğini düşündüm, ama kendisi ile konuşunca ismin Tord’un albümü
ile bir bağlantısı olmadığını öğrendim. O günkü buluşmamızda konuştuğumuz
müddetçe karşımdaki genç insanın ışık dolu gözlerine bakarken defalarca
dinlediğim albümü hatırladım. Öyle bir müzikti ki insan dinledikçe içindeki
sadeliğin ve derinliğin büyüsüne kapılıyordu. O sırada tekrar fikir
değiştirdim, belki Tord farkında değildi ama Peter Sellers ve kendisi arasında
tıpkı modern jazz ile romantik melodili, lirik jazz arasında olduğu gibi bir
bağlantı vardı. Her ikisi de sadelikten gelen güzelliğin farklı boyutlardaki
ifadesi idi. Acaba bunu Tord’a söylesem mi, ben söylemesem de dördüncü albümde
bunu keşfedeceğinden eminim.
|
|