|
ENGİN
GÜRKEY VE GÜLDESTE

Engin Gürkey ile ilk tanışmamız 2005 yılının sonunda
yayınlamış olduğu “World of Percussion” adlı albümü vesilesi ile olmuştu. O
sohbetin sonucunda yazdığım yazıyı şu sözlerle bitirmiştim: Ritim nabızdır,
yani insanın yaşamıdır, hepimiz birer ritimiz aslında. Belki de bu son cümle
yüzünden onun yeni albümü Güldeste elime geçince bir başka perküsyon
yolculuğuna çıkacağımı düşünmüştüm ama yanılmışım. Bu albüm de bir yolculuktu
ama bu sefer Engin ayın öteki yüzü gibi kendi iç dünyasının bir başka yönünü
bizimle paylaşıyordu. Ramazanın süslediği hoş bir Eylül günü bir kere daha onun
atölyesine konuk oldum, güler yüzünü ve tatlı sohbetini yüreğime doldurdum ve
dostlar bir Güldeste’nin peşine düştüm. Bu albümü küçük yaşta babasız kalmanın
getirdiği şartlarda beni hem anne, hem de babalık yaparak yetiştiren, hakkını
hiçbir zaman ödeyemeyeceğim sevgili anneme ithaf ettim. Seksenli yılların
başlarında perküsyon dışındaki diğer enstrümanım piyano ile besteci kimliğim
oluşmaya başladı. Bunun sonucunda yaşadığım etkilendiğim olayların bir özeti
olan bu albüm ortaya çıktı. Ben onlara perküsyon çalarak eşlik ettiğim sözsüz
şarkılarım dedim. İnsanlar benim bu yönümü hiç bilmiyorlardı. Albümde 11 şarkı
bulunuyor. Bunlardan 8 şarkı bana ait. Engin Gürkey Ensemble olarak çalıyoruz.
Ancak albümün yapılması bu grubu kurmamdan önce başlamıştı, birçok değerli
müzisyen kayıtta yer alınca albümde kendi grubuma çalacak pek az şey kaldı.
Albümün onur konuğu ise dünyaca ünlü ud sanatçısı Marcel Khalife ile oğulları
piyanist Rami ve perküsyonist Bachar Khalife. Bunun yanında yine çok değerli
sanatçı bana eşlik ettiler. Mısırlı Ahmet, Hüsnü Şenlendirici, Ercan Irmak,
Donovan Mixon ve Yansımalar grubu sanatlarıyla albüme ruhunu verdiler. Albüm
2004–2007 yılları arasında 3 ayrı stüdyoda: zb-arya ve Virüs Yapım’da
kaydedildi. Mix ve mastering’i Martin Spencer Cru’ya ait. Kalan Plak etiketi
ile yayınlandı. Galipdede Caddesi’nden aşağı giderken sağ taraftaki sokaklardan
birine saparsanız Engin Gürkey’in atölyesine ulaşabilirsiniz. Burası aynı
zamanda bir perküsyon okulu. Alt kattaki atölyede ritim çalışmaları sürerken
biz üst katta birer fincan çayın hoşluğunda Güldeste’nin öyküsüne kendimizi
kaptırdık ve uzaklara gittik. Albümdeki her parçanın bir anısı, bir öyküsü var.
Engin bakın bunları nasıl anlattı: Albümdeki tüm parçalar değişik aşklar için
yazıldı, dost aşkı, anne aşkı ve daha birçok aşk için. Benim bir başka
özelliğim de albümdeki tüm parçaları birilerine ithaf etmem. İlk albümüm bir
perküsyon albümü idi, arşivlik bir çalışma idi. Bu albüm ise tamamen farklı. Bu
ise benim tüm ruhumu ifade eden bir çalışma oldu, bu yüzden de beni çok
heyecanlandırıyor. Çalışmalar üç yıl sürdüğünden epey titiz çalışabildik.
Giriş parçası Sohbet-i Visal benim can dostum, sevgi ve hoşgörünün timsali
Birol Yayla için yazıldı. Biz 10 yıldan beri Yansımalar grubunda neler
paylaştık neler. Birol her zaman benim besteci kimliğimi cesaretlendirmiş bir
insandır. Bu parçalar ilk olarak onunla birlikte Yansımalar grubu ile
çalınmıştı. Tango Orient parçasını bir Donovan Mixon’un albümünden
hatırlarsınız, bunu da vibrofoncu dostum Dave Samuels için yazmıştım.
Sardunya için çok söz söylemek gerekmiyor, sevgili anneciğim için yazdığım bir
parça. Zaten albümün tamamını da ona ithaf ettiğimi söylemiştim Khiam bana göre
dünyanın en mütevazı ve bir o kadar da büyük müzik ustası Marcel Khalife’nin bu
albüme hediye ettiği üç parçadan bir parçası. Diğerleri de Meryem ve Pasaport.
Pasaport’u ilk dinlediğimde o kadar beğenip çalmak istemiştim ki, sonunda bu
gerçek oldu. Bu parça sınırların üstünde olan gerçek pasaportun müzik olduğunu
anlatır. Sevgili Marcel bu albümün kaydına katılmak için iki oğluyla İstanbul’a
gelerek beni onurlandırdı. Bir derken üç parçasını çaldık ve bu güzel eserleri
için hiçbir telif ücreti de almadı. Ona bütün kalbimle teşekkür ederim.
Güldede doğup büyüdüğüm mahalle olan İstanbul’un tarihi semtlerinden
Karagümrük’te bulunan türbe ile ilgili anılarımı anlatıyor. Küçükken valide
hanım benim mahallenin türbe ile kesişen sınırına kadar oynamama izin verirdi.
Krişna benim ilk bestem, 1980 yılında yapmıştım. Bu parçayı hayat felsefemi
derinden etkileyen Krişna Murti’ye ithaf etmiştim. İz ise farklı bir duyguyu
anlatıyor. Bu parça İstanbul depreminde asker olarak gördüklerim ve hissettiklerimin
ses olarak ifadesidir. Türkü halk müziğimizde adı bilinmeyen ama yapıtları ile
yaşayan ve tüm halkların müziklerini oluşturan değerli ozanlara ithaf edilmiş
bir parça. Bir şekilde onların da anılması gerektiğini düşündüm. Bir parçamı da
doğa ve kayın ağaçları için yazdım, onun da adı Huş, umarım her zaman yeşil
kalırlar. İşte böyle, Güldeste birbirinden farklı öyküler anlatıyor, ama son
tahlilde küçük derelerin birbirine kavuşup nehir haline gelmesi gibi albüm de
dinleyenlerin gönlünde bir bütün öykü haline geliyor. Ama ortaya çıkan şeye
jazz denebilir mi diye sorarsanız, bundan sonra neler olacak diye merak
ederseniz gelin bir kere daha Engin Gürkey’e kulak verelim. Bu proje ile
yeniden doğdum diyebilirim. Yaptığımız müziği ben modern bir Türk müziği olarak
tanımlıyorum, bu jazz değil. Ama içinde jazz da dahil bir çok öğe var. En büyük
arzularımdan birisi de bunu yurt dışında da konserlerde çalabilmek. Yeni
albümler yapacağım. Şimdi de bu sözsüz şarkılarımı sözlendirmek istiyorum ve
biraz daha orta doğuya kaymak istiyorum. İnsan sesi anne karnında başlayan
büyük bir serüvendir ve doğru kullanıldığı zaman çok etkileyici bir enstrüman
olarak kullanılabilir. Çok da eğitici olabilir. Bu yüzden ben yeni
çalışmalarımda ve albümüm de insan sesini bir araç olarak kullanmayı
düşünüyorum. Ben Arap kadın vokalını çok seviyorum. Yeni albümümde muhtemelen
bir Arap kadın vokalist yer alacak. Marcel de bana bu konuda kendi çevresi ile
yardım edecek. Biraz evvel sizle konuşurken bir telefon geldi, asistanım
konuştu, Marcel birlikte çalacağımız bir albüm projesini kabul etmiş. Çok mutlu
oldum. Ama çok mutlu olduğum bir olay daha var. Kurduğum ritim atölyesi için
geliştirdiğim müfredat İstanbul Teknik Üniversitesi MIAM tarafından kabul gördü
ve bir perküsyon bölümü kuruldu. Bir yıldan beri bu müfredatı oradaki master ve
doktora programlarında kullanıyorum. Bir çok yabancı öğrenci bu programa
katılıyor. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuar’ındaki derslerim de
sürüyor. Yapmak istediğim daha birçok proje var, her iki grubumu da
sürdüreceğim. Birçok şey üretmek istiyorum. Bir stüdyo açmak istiyorum.
Yaptığımız müzik ve kullandığımız değişik öğeler batılı müzisyenlerin de
dikkatini çekiyor. Ben kendimizin özüne yönelik müzikler yaptığımızı ve bu
yüzden ilgi çektiğimizi düşünüyorum Şimdi konserler de vermeye başladık,
şirketlerin tanıtım konserlerinde çalmaya başladık. Bu müzikle Avrupa ve
Amerika’ya açılmak istiyorum. Oturduğumuz odanın alt katından gelen perküsyon
sesleri yoğunlaşmaya başlayınca ev sahibime güzel sohbeti ve göz nuru emeği
albümü için teşekkür ettim. Gitmeden önce alt katta çalışan gençleri görmek
istedim. Hepsi enerji doluydu. Ayrılırken Engin’e bu düşüncelerimi açtım, o da
beni teyit etti. Haklısınız, çok iyi bir gençlik geliyor. İşin gerçeği de şu,
gençlere şimdi çok iş düşüyor. Zamanında bana model olmuş kişilerle benim
aramda ortalama 20 yaş fark vardı. Ben de bugün kendi talebelerime bakınca aynı
yaş farkını görüyorum. Bugün artık 41 yaşıma giriyorum. Bu mesafelerin
kapanması için gençlere çok iş düşüyor. Grup müziğinin önemi artıyor. Geçen
sefer yanından ayrılırken Engin Gürkey’den süzülüp aklımda kalan sözler şu idi:
Ritim nabızdır, yani insanın yaşamıdır, hepimiz birer ritimiz aslında. Evet,
doğru, hepimiz aslında birer ritimiz ama Engin Gürkey’in farklı bir ritimi var,
bunu şimdi daha iyi anladım. Bakalım gelecek günlerde daha ne güzellikler
sunacak insanlığa. Gökten üç elma düştü, biri Enginin kafasına, yeni ilhamlar
için, birisi benim kafama, onun müziğini dinleyince, üçüncüsü de size
düşebilir, bu yazıyı okuyunca. Söyledim dostlar, dilimiz sürttüyse af ola...
|
|