|
Fahir
Atakoğlu ve Istanbul in Blue

Fahir Atakoğlu uzun yıllardan beri Türkiye’nin gündeminde
olan değerli bir müzik insanı. Hem piyanist hem de besteci. Hangisi ağır
basıyor diye sorarsanız doğrusu cevap veremem. Bence Fahir’in kişiliğinde
bunlar etle kemik gibi birbirine yapışmış kavramlar. Biri diğeri olmadan var
olmuyor.
Türkiye önce onu yapmış olduğu film müzikleri ile tanıdı, onun yarattığı
melodiler sayısız insanın yüreğindeki duyguları ses haline getirdi. Senfoniler
ve jingle’lar besteledi. Dünyaya açıldı, kendi ülkesinin ötesinde de hayranları
oldu, eserleri Avrupa’da, Amerika’da ve Japonya’da çalındı. Uzaklara gitti ama
yüreği hep doğduğu topraklarda kaldı, ruhunu besleyen asıl kaynak Türkiye oldu.
Değişik müzik kültürlerini kendi kültürü ile harmanlayarak kendi müziklerini
yarattı. Onun 1994’de yayınlanan ilk albümünden sonra 17 değişik ülkede 14
albümü yayınlanmış oldu ve bu albümler iki milyondan fazla sattı. Her aklı
başında müzik insanı gibi sonunda ‘doğruyu buldu’ ve jazz müziğine girdi. (Efendim,
bu doğruyu bulma ifadesi Fahir’in değil bir jazz fanatiği olan benim kişisel
yorumumdur.)
Geçen yıl bu aydınlanma sürecinin ilk meyvesi olan “IF” albümü yayınlandı ve
çok büyük bir ilgi gördü. Ünlü Jazziz dergisi bu albüme ‘işte küresel jazz’
ünvanını layık gördü. Bir başka jazz dergisi olan Jazz Times’a göre bu albümde
tartışılmaz bir yetenek, geçerlik ve özgürlüğün izlerinin görüldüğünü yazdı.
Şimdi rahmetli olan dünyaca ünlü müzik adamımız Ahmet Ertegün onun için müzik
dünyasının zirvedeki isimlerinden biridir dedi. Türkiye’de yayınlanan Jazz
Dergisi’nde de onunla röportaj yapan görmüş geçirmiş bir jazz yazarının
(kısacası bu sözleri ben yazmıştım) şu sözlerini okumuştum: Fahir Atakoğlu her
gün yeni projelerle güne başlayan, her zaman kendi düş sınırlarını genişleten
bir müzik adamı. Konuşmamızın sonunda aramızda gelişen samimiyete sığınarak
kendisini Zorro’yu oynayan Banderas’a benzettiğimi söyledim. Nasıl bir tepki
vereceğini merak ediyordum, güldü ve “ilk benzeten sen değilsin” dedi. Sonra at
şeklinde bir beyaz piyanoya bindi, piyano kanatlandı ve uçtu gitti, ardından
baka kaldım. Zorro başka maceraların peşine düşmüştü. Zorro’nun nerelere at
koşturduğunun hikâyesi bir yıl sonra Türkiye’ye Lobby Halkla İlişkiler
şirketinden bir basın bülteni olarak elime ulaştı: Fahir Atakoğlu yine tümü
kendi bestelerinden oluşan, Horacio El Negro, Anthony Jackson, Mike Stern,
Wayne Krantz, Bob Franceschini gibi jazz dünyasının ileri gelen isimleriyle
çalıştığı yeni albümünü Ekim 2007 tarihinde tüm dünyada aynı anda satışa
sunacak.
Güzel bir Eylül günü Levent’te Lobby’nin bahçesinde çay içerken Fahir ile
konuştum: Bu albüm Anthony Jackson ve Horacio El Negro Hernandez ile birlikte
gerçekleştirmiş olduğumuz “IF” albümünün devamı oldu. İkinci albümün adı
“İstanbul In Blue”. Aynı trio ile çalıyoruz ama bu sefer ilk ekibe ilave olarak
saksofonda Bob Franceschini, gitarda Mike Stern var. Ayrıca bir başka özgün bir
gitarist olan Wayne Krantz da dört parçada bize katıldı. Bob ise sürekli olarak
Mike ile çalıştığından aralarında çok güzel bir uyum var. Bu yeni
arkadaşlarımın katılımıyla müziğimin yeni renkler almasını istedim. Albümde
kendi bestelerimi çaldım. Kış boyunca parçalarımın demo kayıtlarını tek başıma
hazırladım. Her bir kayıt albümde çalacak müzisyenlere göre ayrı ayrı
hazırlandı. Geçtiğimiz Nisan ayında bu albümde çalacak müzisyen arkadaşlarıma
bunları ulaştırdım. Her biri kendilerine gelen demo müzikleri dinlediler,
üzerlerinde çalıştılar. Bu insanların hepsi tanınmış ve son derece meşgul
insanlar. Konserleri, turneleri ve kayıt projeleri var. Hepsi bu süreç
içerisinde müzikleri incelediler ve sonra bir araya geldik. Ben ilk defa böyle
bir şey yapıyorum, onların bu müziğe yapacakları girdileri bekledim. Önce ben
eski trio’m ile stüdyoya girerek çalıştım. Sonra diğerleri aramıza katıldılar
ve birlikte çalmaya başladık. Parçalar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Ben
onlara yol verdikçe onlar müziğe daha fazla girdi sağladılar, girdiler
çoğaldıkça müziklerim güzelleşti. Sonra üç gün Carriage House Stüdyosuna girdik,
buranın üst katlarında geceleri otel gibi kalmak da mümkün, üçüncü günün
sonunda kayıtları bitirmiş olarak çıktık. Albümde çok az ‘overdubbing’ var, bir
iki yerde elektronik sesler ve vokal ilave ettim, diğer bölümleri tek çalışta
kaydedildi. Asıl amacım o anda yaşadığımız anı yakalamaktı ve bu albümde onu
yakaladığımı düşünüyorum. Yakalama demişken yeri geldi söyleyeyim. Bu albümde
daha değişik bir kitleyi yakalamak istiyorum. Jazz fusion seven ve
elektrogitara yakın, özgür ruhlu, doğaçlamayı seven bir dinleyici kitlesine
ulaşacağım. Yakalama meselesinde onunla mutabık oldum. Ama konuştuğumuz sırada
henüz dinleme fırsatı olmadığı için ilk albümün devamı olan bu albümde nereye
vardığını da merak ediyordum. Bu sorunun cevabını ben tek başıma veremeyeceğimden
ben müziğimi onlara açarak bir anlamda birlikte çalıştığım müzisyenlere bu
soruyu sormuş oldum. Onların cevabı da kendi renklerini ve üsluplarını benim
bestelerime katmak oldu. Sonunda ortaya farklı boyutta bir müzik çıktı.
Bak albümün iç kapak notlarını yazan Scott Yanow bu yaklaşımımın neticesini
nasıl ifade etti: ‘Fahir Atakoğlu’nun bu son çalışması ilk dinleyişte bir
jazz/rock fusion’una benziyor ama dinledikçe Türk müziğinin ezgilerini de
duymaya başlıyorsunuz. Sonra başka renkler ve çağrışımlar hissetmeye
başlıyorsunuz. Ama bütünüyle bakınca bu albümü herhangi bir önceden belirlenmiş
sınıfa sokamıyorsunuz.’ Kısacası ben müziğimi paylaşmış oldum. Bu paylaşım hem
beni hem de müziğimi zenginleştirdi, benimle çalışan müzisyenler de bu
zenginleşmeden nasiplerini aldı. Şimdi bu albümü konserlerde çalmaya
başlayacağız, o zaman da müzik değişmeye ve zenginleşmeye devam edecek çünkü
kendi içinde değişik boyutlara açılabilen kapılar barındırıyor. Bende besteci
olmanın verdiği bir özgürlük var, yazdığım şeyleri farklı insanlarla çalabilme
özgürlüğüm var. Jazz müziğinin temelinde de bu özgürlük kavramı var. Ama şunu
belirteyim, ben kendimi bir jazz müzisyeni olarak nitelendirmiyorum. Fakat
aslında her müzisyenin içinde böyle bir özgürlüğün var olduğunu düşünüyorum.
Mesele o özgürlüğü ve onun uzantısı olan yaratıcılığı ortaya koyabilmek, ona
yol verebilmek. İlk albümümde de bu anlayışla müzik yapmıştım. Zaten müziği de
aslında böyle öğreniyorsun. Doğaçlama çok önemli, sadece müzikte değil, her
şeyde, zaten hayatın kendisi de bir büyük doğaçlama değil mi’ Bu da işin
felsefi boyutu. Felsefe ile ilgileniyorum, şu sırada Norveçli Felsefeci
Nernando Pesua’nın bir kitabını okuyorum. Adam tuttuğu günlüklerden yola
çıkarak bir kitap yazmış. Hepimizin çocukluğumuzdan beri benimsemiş olduğu bazı
düşünceler var, Bunları doğru olarak kabul etmişiz ve sorgulamıyoruz. Mesela
yardım etmek, sen hiç yardım etmenin kötü bir şey olabileceğini düşündün mü,
adam kitabında bunu gösteriyor. Kitabı okudukça hayatta baktığın ve normal
gördüğün şeylere başka bir açıdan bakmayı öğreniyorsun. Benim müzikte yapmak
istediğim şeylerden birisi de bu, bu yüzden bestelerimi ve düşüncelerimi başka
müzisyenlerin etkilerine açıyorum. Fahir Atakoğlu müzik çalışmalarını
Amerika’da sürdürüyor, oraya yerleşmiş, ama bir ayağı İstanbul’da, ondan da hiç
kopmak istemiyor. O akşam konuşmamızdan sonra Moda’da oturan anne ve babasına
gidecekti. Annesinin pişirdiği sarımsak soslu patlıcan kızarmalarını özlediğini
öğrendim. Amerika’da eşi de patlıcan kızartıyormuş ama orada patlıcanların
farklı olduğunu söyledi. Biz de patlıcanın farkından iki ülkenin farkına uzanan
bir konuya girmiş olduk: Amerika’da kurmuş olduğum müzik yapım ve dağıtım
şirketim devam ediyor. Kendi prodüksiyonlarımı satıyorum. Şimdi Grammy
Ödüllerini dağıtan Recording Academy’e üye oldum. İlk albümüm müzik
çevrelerinden çok iyi eleştiriler aldı. Birçok radyo istasyonunda çalındı. Ama
henüz kendi dışımda bir sanatçının albümünü yapmadım. Hala bunu yapmak ve
kendimden başka müzisyenlere de kapı açmak istiyorum. Amerika ile burası yaşam
olarak bakınca iki ayrı dünya ama müzik açısından bakılınca iki ayrı dünya
hissedilmiyor.
Yalnız farklı olan bir şey var. Orada müziğimi paylaşabiliyorum ama buradaki
müzisyenlerle müziğimi paylaşamadım. Amerika’da müzisyenlerde bulduğum özveri
ve açıklığı buradaki müzisyen arkadaşlarımda bulamadım. Bu belki de benim daha
çok Amerika’da yaşamamdan kaynaklanabilir. 12 Ekim’de Türkiye’ye döneceğim ve
Nardis’te Önder Focan ile birlikte çalacağız. Önder yeni albümünde benim Lal
adlı bestemi çalmak için onay istedi, severek verdim. Kendisi ile çok eskiden
beri tanışırız. Belki o zaman bir şeyler değişir. 2008 yılının Şubat ve Mart
aylarında önce İzmir Jazz Festivalinde çalacağız, daha sonra da içinde
İstanbul’un da olduğu bir dizi konser vereceğiz. Zorro ile sohbetimiz daha
sonra paylaştığımız bir takside de devam etti. Onun annesinin sıcak yemeklerine
gittiğini biliyordum ama büyük resimde nereye koştuğunu öğrenmek istedim: Bütün
amacım dünyanın değişik ülkelerinden gelen müzisyenler ile müziğimi paylaşmak,
onlarla birlikte müzik yapmak, onların sayesinde kendi müziğimi değişik açıdan
görebilmek ve ortaya çıkan şeyleri de dünyanın her tarafına duyurabilmek.
İlk albümün başarısı bana epey kapı açtı. İnsanlar beni tanıyorlar, müzik yapamaya
devam edeceğim. Bence müzik hiçbir zaman bir odaya girilerek aletlerin
cihazların yardımıyla tek başına yapılacak bir şey değil. Çok çalışmak ve diğer
müzisyenlere açık olmadan müzikte bir yere varmak mümkün değil. Bu anlayışa
göre çalışmalarıma devam edeceğim. Türkiye’de beni seven ve müziklerimi takip
eden bir insan kitlesi var. Bu insanlar benim her yaptığım şeye açıklar. Nasıl
ki Chick Corea’yı seven hayranları o ne yaparsa yapsın, klasik, jazz fark
etmeden alıyorlarsa beni takip eden insanlar da aynı şekilde yaptığım şeylere
açıklar. Amerika’da ise bu açıdan daha yolun başındayım. Ama orada da
albümlerim satılıyor, çaldığım kulüpler doluyor. Birlikte çaldığım
müzisyenlerin bunda çok önemli bir rolü oldu. Şimdi yeni projelerim var. El
Negro sayesinde çok ilginç bir Flâmenko gitaristiyle tanıştım, adam Bill
Evans’ın parçalarını Flâmenko tarzıyla yorumlamış. El Negro onunla çalarken
benden bahsetmiş, şimdi de ben onunla bir albüm yapacağım. Bak insan açık
oldukça, değerli müzisyenlerle çalıştıkça önünde nasıl yeni ufuklar ve kapılar
açılıyor. Beşiktaş’a gelmiştik, bu sefer taksinin kapısı açıldı vedalaştık ve
benim sevgili arkadaşım Zorro atına değilse bile iskeledeki motorlara doğru
koştu. Ben taksi ile Cihangir’e doğru yola devam ederken taksi şoförü bana
sordu. Ağabey, bu demin arabamdan inen adam televizyona çıkmış mıydı? İyi bir
ağabeye benziyor.
Ona cevap verdim, evet, çok iyi bir insan ve müzisyendir. Sen onun jazz
çaldığını biliyor musun?
|
|