|
Meltem
Ege ile domino teorisi üzerine
Geçtiğimiz sezonun son Nardis konseri gerçekten unutulmaz
bir gece oldu. Bir gün sonra gece saat 12’de seçim yasakları başlayacağından
son konser 20 Temmuz akşamı gerçekleşti. Jazz’a yakın olan birçok kişi bu güzel
müziğin hak ettiği ilgiyi yeterince görmemesinden yakınır ama iş bu konuda
elini taşın altına koymaya gelince etrafta çok az kişi kalır. Elini taşın
altına değil de dağın altına sokmaya gelince hiçbir kurum ‘Genç Vokalistler
Yarışması’nı düzenleyen Nardis’in eline su dökemez. Bu yarışma futbol jargonu
ile Türk jazz’ının fideliğidir. Şimdi de size bu bahçede çok güzel şeyler
olduğunun delili bir haberi sunuyorum: Nardis Jazz Club’ın geçen nisan ayında
üçüncüsünü düzenlediği seçmelerde dereceye girerek Finlandiya’daki 12. Lady
Summertime Genç Jazz Vokal Yarışması’na katılma hakkı kazanan Meltem Ege,
yarışmada yer alan 11 ülkenin solistini geride bırakarak birinciliği elde etti.
Bu yıl Estonya, Danimarka, Finlandiya, Almanya, Litvanya, Letonya, Norveç,
Polonya, Romanya, İspanya, Türkiye ve Uruguay’dan vokalistlerin katıldığı
uluslararası yarışma 13–14 Temmuz tarihlerinde Finlandiya’nın Hemmellinna
kentinde yapıldı. Meltem Ege, hem 11 kişiden oluşan jüri üyelerinin tam
puanlarıyla hem de geceye dinleyici olarak katılan halk jürisinin oylarıyla
birinci seçilerek para ödülü ve çeşitli uluslararası festivallerde konser hakkı
kazanmış oldu. Genç solist ayrıca, önümüzdeki yılda da festivalin açılış ve
kapanış konserlerini verecek.
Nardis’teki sezonun en son gecesinde Meltem Egeyi tanıma fırsatım oldu, aşağıda
okuyacağınız şeyler o gece yapılmış bir söyleşiden arda kalanlardır: Ben Meltem
Ege, annem ve babam doktoralarını yaparken Amerika’da doğmuşum. 11 yıl ailemle
orada yaşadım, daha sonra Türkiye’ye dönerek Ankara’ya yerleştik. Amerika’da
ilkokulda başladığım özel piyano derslerime Türkiye’ye dönünce de devam ettim.
Lisedeyken Bilkent Üniversitesi’nin Müzik hazırlık okuluna girmiştim, bitirince
üniversitenin piyano bölümüne lisans düzeyinde devam ettim. Geçtiğimiz yıl
klasik müzik piyanisti olarak mezun oldum. Ama müzikteki asıl ilgi alanım vokal
oldu. Jazz vokalisti olmam iki yıl önce başladı ancak bu konudaki ilgim henüz
çok taze. Jazz’a ilgimin ise ilk olarak nasıl başladığını hatırlamıyorum,
ailede jazz dinleyen yoktu. Bilgisayar mühendisi olan babam klasik müzik sever.
Annemin mesleği ise konuşma terapistliği, kendisi ses telleri uzmanı, kekeme
çocukların tedavisinde çalışıyor. Bir de şu sırada doktorasını yapan sosyolog
bir ablam var. Şu an gelecek için konuşmak ve pat diye ne istediğimi söylemem
zor. Ama ben bir müzisyenim ve müzikle ilgili olarak çalışmaya devam edeceğime
inanıyorum. Daha doğrusu olmam gereken yerde olacağım. Hayatta nereye gittiğin
sadece senin yeteneğine bağlı değil, bu iş biraz da şansa bakıyor. Ben elimden
geldiği kadar kendimi keşfetmeye çalışacağım. Şu sırada henüz akademik olarak
bir jazz veya vokal eğitimi almadım. Bu güne kadar jazz ile ilgili öğrendiğim
her şeyi kendi kendime keşfettim. Lisede müzikle olan ilgim gelişti, o yıllarda
okulda ilk çalıştığım grupta hem vokalisttim hem de klavye çalıyordum. Daha çok
rock ağırlıklı müzikler yapıyorduk. Temel müzik eğitimim olduğundan bunun
üstüne vokalistliği koymak zor olmadı. Bir Eylülde Amerika’ya uçuyorum,
“Berklee School of Music”e kabul aldım, orada jazz vokalistliği okuyacağım.
Meltem Ege pırıl pırıl bakışlı ve hayat dolu bir genç insan. Konuşurken
karşısındaki insanı kendi dünyasına bir çekiyor, pir çekiyor. Onun jazz’a nasıl
başladığını hatırlamadığını öğrenmiştim, ama bana anlattığı renkli dünyada
vokalistliğe nasıl başladığı net olarak belli idi: Vokal konusundaki ilgimin
nasıl başladığını hatırlıyorum. İlkokulda okul ödevi olarak bir biyografi
hazırlamam gerekiyordu, ben konu olarak Nat King Cole’u seçtim. Onun albümünü
alıp dinlediğimde her şey başladı. Gördüm ki onun söylediği şarkılar çok
popüler ve birçok başka şarkıcı tarafından da söyleniyor. Zamanla onun
söylediği müzikleri keşfetmeye başladım ve bu şekilde de jazz vokalına girmiş
oldum. Nat King Cole’ün en sevdiğim parçası “Straighten Up and Fly’dır.
Nardis’teki yarışmaya geçen sene de katılmıştım. İşe biraz kaderci yaklaşmamın
sebebi şu, benim bir önceki sene mezuniyetim Nardis’in yarışmasının ilk
yılındaki finali ile aynı güne düşüyordu. Sınavdan dolayı yarışmaya gelememiştim
ve o zaman daha henüz 3 aydan beri jazz çalıyorduk. Biraz da şimdi müzik olarak
ben neredeydim diye öğrenmek için geldim. Yarışma beni çok eğitti. Açığımı
gördüm, bilgim eksikti, ses ve ses kullanımı üzerine kendimi tanıdığımı fark
ettim. Bir yarışmaya gelirken biraz taktiksel yaklaşılması gerekiyordu. Kendini
göstermen için uygun parçalar seçmen ve özgün bir şeyler sunmam gerekiyordu.
Tüm bunları gördüm. Geçen sene yarışmaya tekrar katıldım ama sonuçta Estonya’ya
kimi göndereceklerini seçemediler. Ferhat Öz, Sezgi Olgaç ve ben bir kere daha
sahneye çağrıldık ve Ferhat Öz’ü seçtiler. Bu sene ise birinci ikinci dememek
için Sadece Estonya ve Finlandiya’ya yarışmaya gidecek kişileri seçtiler. Özge
Estonya’ya gitti ben Finlandiya’ya Lady Summertime yarışmasına gittim. Orada
birinci oldum. Beni çok beğendiler. Çıldırtıcı bir farkla birinci oldum, işin
güzel tarafı da bu oldu, deli bir birincilik aldım. Orada ‘Moody’s Mood for
Love’ söyledim. En çok ilgi çeken parça bu oldu, James Moody’nin ‘I am in the
mood for love’ adlı parçadaki bir solosu üzerine yazılmış vocalese tipi bir
şey. Lirikler Mark Murphy’nindi. Bir de yarı finalde Latin yorumuyla bir
‘Nature Boy’ söylemiştim. Finalde önce “I’m a fool to love you” adlı bir
ballad, arkasından da “Twisted” adlı bir vocalese söyledim, kendim hakkında da
bir çok şey öğrenmiş oldum. Çok rahattım, etrafımda birçok gereksiz bir hırs ve
ego ile gelmiş kişi vardı, kendimin onlar gibi olmadığımı gördüm. Çevremdeki
insanlarla çok güzel bir iletişim kurdum. Fark ettim ki kendimi tanıyorum ve bu
işi çok rahat yapıyorum. Önder Focan bana parçalarımı iyi seçtiğimi ve tüm
birikimimi jüriye gayet doğal olarak ilettiğimi söyledi. Benim hoşuma giden de
bu rahatlık oldu. Başka bir eksik de görmedim. Siz bu satırları okuduğunuzda
Meltem bambaşka bir müzik dünyasında yaşıyor olacak. Biraz da onun bu yeni
dünyası üzerine sohbet açtık: Benim geçmişimde reddedilemeyecek boyutta bir
klasik müzik geçmişi var. Piyano dönemim şimdilik arka planda kaldı, şimdi
vokal tarafımın üzerine gidiyorum ama elbette ileride bunlar da birleşecek.
Sibel Köse ile Nardis’te tanıştım, harika bir insan, beni Polonya’daki bir yaz
okuluna gönderdi, orada da birçok ülkeden gelen değişik vokalistlerle tanıştım.
Bu deneyim bana yurt dışında bir müzik okuluna başvurma düşüncesini verdi,
Berklee’ye gitmek istedim ve müracaat ettim, kabul edildim. İnsanın hayatında
her kapı bir başka kapıyı açıyor. Piyanoda sıkıldığımdan vokala geçmiştim,
şimdi de Amerika’ya gidip oradaki sınırlarımı göreceğim. Örneğin aranjman
dersleri göreceğiz, o konuda neler yapabilirim teknoloji ile bunu ne kadar
bağlıyabiliyorum merak ediyorum. Piyanoda nereye döneceğim bunu da bilmiyorum.
Aslında neler olacağını da bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Yol kendini
gösterecek. Yol tabi ki kendini gösterecek ama önemli olan o yolun geçtiği
dünyanın doğru algılanması. Biraz da Meltem’in içinde yaşadığımız dünyayı nasıl
gördüğü üzerinde durduk. Türkiye birçok açıdan büyük potansiyeli olan bir
ülkedir. Çok akıllı ve azimli insanların yaşadığı bir ülkeyiz. Ama bana göre
önümüzde müzikle ilgili olarak aşılması gereken bazı engeller var. Jazz eğitim
imkânı Türkiye’de çok sınırlı, Örneğin Ankara’da geçmişte jazz eğitimi alma
imkanı özel hocalardan ders almak dışında pek yoktu. Bana göre Türkiye’de
birçok başka müzik okulunun açılması gerekiyor. Çevremizdeki birçok kişi bize
Türkiye’de ne işiniz var, yurt dışına gidin ve ne yapacaksanız orada yapın
diyorlar. Ben bu görüşe karşıyım. Evet, yurt dışına gidelim bu doğru, ama bir
başka doğru da şu. Burası doğup büyüdüğümüz ülke. İnsan dışarıda güç toplamalı
ama sonunda ülkesine geri dönmeli. Bir kişi tek başına önemli bir fark
yaratamaz diyorlar. Buna da katılmıyorum. Doğru insanlarla çalışıp kendimizi
geliştirirsek fark yaratabiliriz diye düşünüyorum. Ben bir kişinin fark yaratma
çabasının kendi ötesinde olumlu bir domino etkisi yaratacağına inanıyorum.
Bence ölümsüzlük diye bir şey yok, hayat sürelerimiz sınırlı ama geriye
bırakabildiğimiz bir şey var. Genç beyinlerde bir güzellik bırakabiliriz. Bu
güzellik ise sonsuzluk olabilir, senin devrilecek bir tek taşın oluyor ama o
tek taş sonsuza kadar başka taşları devirebiliyor.
Meltem Ege’ye o domino taşı olarak bu dünyaya bir çocuk getirmek isteyip
istemediğini sordum. Ona göre bir çocuk yetiştirmek konsantrasyon gerektiriyor,
hayatının yurt dışına gitmek üzere olduğu bu aşamasına giderayak böyle bir
konsantrasyon mümkün gözükmüyor. Sonra kulağıma fısıldıyor, zaten bir koca
adayı da yokmuş. Ancak çok sevdiği Lidya adlı yedi yaşındaki Golden Retriever
cinsi köpeğini kime emanet edeceğini de söylemedi. Müziğin dışında onun için en
önemli şey bu varlık.
Meltem yengeç burcu, kendi ifadesiyle hem içine kapanık hem de dışa dönük bir
insan. Benim görüşüm ikincisinin ağır bastığı, ayrıca kendisini çok yönlü bir
insan olarak görüyor. Güzel yemek yaptığını da öğrendim. Ona “hadi, yarın akşam
sana yemeğe geliyorum, bana bir menü hazırla’ dedim. O da bana şu satırları
yazdığım sabah saatlerinde bile ağzımın suyunu akıtan bir sanal menü hazırladı.
Meğer Meltem esaslı bir makarnacı imiş ve İtalyan mutfağına severmiş. Yemekte
bana özel baharatlarla hazırlanmış bir Viyana Şnitzel ve fesleğen soslu makarna
yedireceğini söyledi. Makarnanın pesto olarak pişme kıvamını, sosundaki
sarımsak ve soğanın ince uyumunu, bonfilenin nasıl dövüleceği ve kereviz tozu
ile kimyonun nasıl bir araya geleceğini büyük bir keyifle anlattı. Hem annesi
hem de babası tarafından Egeli olduğunu, evlerinde dedesinin yaptığı aile
mahsulü zeytinyağını kullandıklarını sanal davetimizin salata faslında
öğrendim. Gülerek ‘yemeğimiz asla salatasız olmaz, bizde tüm aile yeşile
bayılır” dedi. Tatlı konusundaki asıl uzman sosyolog abla olmasına rağmen bana
3 çeşit çikolatadan yapılan kurabiyelerin tarifini de verdi. Tüm bu yemek
şöleni Meltem’in dünyasında esaslı bir Türk kahvesi ile sonuçlanıyormuş ama ne
yazık ki sohbet ettiğimiz gece Nardis’teki masamızda sadece filtre kahve vardı.
Epey konuşmuştuk, acelesi de vardı çünkü biraz sonra Nardis’te sahne alacaktı.
Sohbetimiz de onun söylemek istediği son sözlerle kapandı: Klasik müzikle yola
çıktım, piyanist oldum ama sonra yolumu değiştirdim. Artık klasik müziğe zaman
ayıramıyorum ve ilham almıyorum. Bu güne kadar de ders almadan jazz müziğinde
bir yerlere geldim ama şimdi iyi bir eğitim alacağım. Birçok sevdiğim ve takip
ettiğim jazz müzisyeni var ama aralarında bir ayırım yapmıyorum. Daha doğrusu
düşüncelerimi kendime saklamak istiyorum. Dönünce kendi ülkemde de bir şeyler
yapmak istiyorum, bir okul açacak gücü toplamam gerekiyor. İnsanın kendisine
dönüp bakıp ne olduğunu görmesi çok zor bir şeydir. Her alanda herkese şunu
diyorum; gitmek istediğiniz yolda cesur olun, sevdiğiniz konuda bir şeyler
yapmaktan korkmayın. Aslında hayatta hiçbir yenilgi yok, sadece yeni bir şeyler
öğrenmek var. Ben korksaydım hiçbir yere varmazdım, ne oluyorsa zaten oluyor,
cesaretle yola çıkmak lazım. Siz de korkmayın ve bir an önce yola çıkın. İşte
felsefe bu, yenilmek diye bir şey yok, sadece öğrenmek var. Çoğu insan neden bu
tip sohbet ağırlıklı röportajlarda karşımdaki müzisyenle konuşurken yemek konularını
açtığımı merak eder, bu sefer sizlere nedenini söylemek istiyorum. Yemek
yapmada gösterdiğiniz ustalık, ayrıntılara verdiğiniz değer sizin kendi işinize
gösterdiğiniz özenin de aynasıdır. Yemeği nasıl yaptığımızı anlatırken aslında
kendimizi anlatırız. Meltem Ege’ye gelince, onun yüreğinin götürdüğü yolda
başarılı olacağına, buraya dönünce Berklee’de aldığı ışığı başka yüreklere
taşıyarak tek bir domino taşının mucizeler yaratabileceğini göstereceğine
içtenlikle inanıyorum. Tek üzüntüm şu, kız oralara gitmeden keşke bir
şnitzelini yiyebileydim. Kısmet.
|
|