|
Stanley Clarke’ın bas
melodileri, jazz felsefesi ve epik...

Stanley Clarke için neler söylenmez. O, 1970’li yıllarda
büyük bir oluşum ve devinim yaşayan jazz-rock fusion’ın en gözde
müzisyenlerinden biridir. Kompozitörlüğü, grup liderliği, virtüözitesi basçılığı
kadar önemlidir. Clarke, jazz’a tam bir serbestilik kazandıran nadir
sanatçılardan biridir. Akustik ve elektro-bas’ı aynı mükemmeliyette çalar. Ünlü
jazz yazarı Joachim Berendt’in bir tespitine göre, Clarke, bunu Miroslav
Vitous’un akustiğiyle yapar. Oscar Pettiford’un “soul”unun yani ruhunun bir
karışımıdır. Bası apayrı bir çalış tekniği vardır bu müzisyenin.
Elektro-basından garip, kendine has bir metalik sound çıkarmaktadır. Bas gitar
soloları, hız açısından John McLaughlin’in çalışıyla mukayese edilir. Stili son
derece enerjiktir. Akustik bas ballad’larındaysa, ruhani, velhasıl, bası bir
melodik enstrüman olarak en iyi kullanan basçılardan biridir.
Sanatçının, jazz, dolayısıyla da profesyonel geçmişi kırk yıl
öncesine uzanır. Müzisyenlik ve grup liderliği yanında; önemli bir prodüktör ve
TV- sinema bestecisidir de. Kendi ardından gelen bas kuşağını en çok etkileyen
isimlerden biridir. Onun ustasıysa, büyük ölçüde, Bill Evans Trio’nun ünlü
basçısı, Scott LaFaro’dur. Yani, ritimleri inanılmaz ölçüde melodik
çalmaktadır. Basın bir solo enstrüman olarak yaygınlaşmasında Clarke’ın ciddi
katkıları vardır. Birbirinden çok farklı müzikal patikalarda gezinir. Merkez
jazz- rock fusion olsa da; funk’tan R&B ve Latin müziğine uzanan kuşatıcı
bir sound’u vardır. Hep, bir tür fusion yapmaktadır. Ama, parçalar bile, teknik
olarak incelendiğinde apayrı yapılarla karşılaşılır. Konservatif bir jazz’la
hiçbir akrabalığı olmaz. Tam tersi, içinde yaşadığı dönemin rock ve pop
sound’larından yalnız esin almakla yetinmez, bu müziğin kalburüstü müzisyen ve
şarkıcılarıyla da albümlere girer, turnelere katılır.
Clarke’ı, Türkiyeli jazz severler canlı olarak da izlemiştir.
Özellikle de 1980 sonrası uzun süre birlikte çalıştığı, çaldığı piyanist George
Duke’le Açık Hava’da verdiği bir şovunu unutmak mümkün değildir. Bas gitarını,
inanılmaz bir virtüöziteyle izleyicilerin arasında dolaşarak çalışı unutulmaz.
Clarke’in, daha 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de albümleri çıkar. Onu, hem
jazz hem rock tutkunları sever. Ama, sonraki on yıllarda, her albümün burada
yayımlandığı söylenemez. Evet, bir Clarke yazısı başlamamızın nedeni, basçının
2007’nin sonlarında yayımlanan yeni albümü “The Toys Of Men”in, haftalardır
müzik marketlerinde yerini almasıdır. Heads Up firmasınca çıkan bu albüm
vesilesiyle Clarke’a, onun kendisi ve müziğinin köklerine bir yolculuk
düşünülmektedir.

Stanley Clarke ve Miroslav Vitous
Clarke, 1970’lerin sembol müzisyenlerindendir. 1961’de, henüz on yaşındayken
akordeonla tanışır önce. Ardındansa keman ve çello çalmaktadır. Ve en sonunda
kesin olarak bas’ta odaklaşır. Öncelikli olarak, eyaleti olan Philadelphia’nın
Müzik Akademisi’nde klasik müzik eğitimine başlar. Dönemin rock rüzgarından
büyük feyz alarak, rock gruplarına eğilmektedir. Yıl, 1970’e gelindiğindeyse,
Clarke henüz 19 yaşında yeni bir yetenek durumundadır. 1970’de altı ay Horace
Silver Band’de çalar. 1971 yılındaysa Joe Henderson’un grubundadır. Bu süreç
içinde Stan Getz ve Chick Corea, birlikte çaldığı en önemli jazz’cılardır. Ve
Chick Corea, bir anlamda Stanley Clarke’ı da ulusal ve uluslararası bir üne
taşıyacaktır. 1972, jazz-rock fusion’un en önemli gruplarından Return To
Forever’in ortaya çıktığı yıldır. Chick Corea’nın yeni grubudur. Bu grupta ilk
aşamada akustik bir fusion deneyimi belirmiştir. Corea, Airto Moreira ve Flora
Purim’le beraber Stanley Clarke’ı da bu gruba almıştır. Clarke, kısa sürede
grubun en orijinal üyesi olur. İlk albüm “Return To Forever”da akustik – bas
çalarken, ardından gelen süreçte grup inanılmaz sofistike, garip bir elektrikli
jazz sound’u geliştirmektedir. Kısa süre sonra gruba Al Di Meola, Lenny White
gibi geleceğin efsaneleri de katılırken, Stanley Clarke bu grubun sound’uyla
teknik ve jazz tavrını hızla geliştirecektir. Clarke, 1976’ya kadar grubun
üyesidir. Birçok önemli albüm yoluyla, neredeyse tüm dünya, jazz ve rock
severler bu genç bas virtüözünü tanımıştır. Artık gencecik yaşta, 1970’lerin
ortasında bir usta gözüyle bakılmaktadır Stanley Clarke’a. Hem akustik, hem
elektro- basçıdır artık. Ve bir yıldız dönemine başlamıştır.
Clarke’ın ilk solo albümü, henüz Return To Forever’ın
üyesiyken, 1974 yılında çıkar. Mükemmel bir bas gitarist olduğunu daha ilk
albümüyle dünyaya göstermiştir. Bu albümde, İspanyol Flamenko esinleri dikkat
çekicidir. Kısa sürede, bu çalışma, dönemin jazz-rock hareketinin sembolü
albümlerden biri olur. Tony Williams, Jan Hammer ve Bill Connors gibi dev
müzisyenlerle yapmıştır albümü. İnsanı zamana yolculuğa, derin düşüncelere
iten, gerilimli ve çağın ruhunu yansıtan bir albümdür bu. 1975’de ise “Journey
To Love” albümünü çıkarır. R&B hiti “Silly Putty” yer almaktadır bu
çalışmada. Jazz ve rock’ın dışında funk ve R&B’un açık esinleri dikkat
çeker. Yine bir yıl sonra çıkan “School Days” ise Clarke’in en popüler albümü
olacaktır. Elektro bas açıkça çarpıcı bir solo enstrüman olarak bu dönem
belirirken; bunda Clarke’ın da büyük katkısı bulunmaktadır. Albümde Steve
Gadd, Bill Cobham ve bir parçada da John McLaughlin yer almaktadır.
Clarke’ın öncelikli saydığımız birçok özelliği, 1970’lerin sonlarında,
yani müzisyen daha otuzuna yaklaşmadan şekillenmektedir. Bas, inanılmaz bir
serbestliği beraberinde getirirken, Clarke jazz ve rock’ın dışında birçok
müzik türünü sound’una tüm incelikleriyle yedirmektedir. Klasik, Latin ve
Afrikan müziklerde kompozisyonları içinde gezinmekte, sound’unu gerektiğinde
yedirebilmektedir. Return To Forever’dan 1976’da ayrıldıktan sonra hemen The
Stanley Clarke Group’u kurar. 1979 yapımı “I Wanna Play For You Columbia”
albümü, müzikal açıdan en mükemmel olanıdır. Albümün destekçileri de önemlidir
tabii. Stan Getz, Airto Moreira, Jeff Beck ve şarkıcı Dee Dee Bridgewater
albümün konuklarıdır. Rock ve latin ögeler, duyarlılıklar bu albümün içinde
gezinir durur.

Stanley Clarke ve George Duke
Clarke, bir jazz muhafazakârı hiç olmaz. Jazz dışı müzik türleri içinde de
müzisyen kimliğiyle varolur. Özellikle de 1970’lerin sonuyla birlikte. Bir
örneği es geçmek mümkün değildir. Clarke, 1979’da, ünlü Rolling Stones grubunun
iki üyesi Keith Richards ve Ronnie Wood’un oluşturduğu “New Barbarians”
turnesinde çalmaktadır. Öte yandan Clarke’ın müzikal açılımında özel yere sahip
müzisyenlerden biri de piyanist İstanbul konseri vasıtasıyla andığımız George
Duke’dur. Basçı Duke’le 1980’de The Clarke & Duke Project’i kurarlar. Basçının
tek pop hiti, bu projeyle yayımlanan albümlerinde yer alan 1981 yapımı “Sweet
Baby” şarkısı olmuştur. Bundan sonra, George Duke’le seri albümler çıkarır.
Ayrıca, 1980’li yıllar boyunca Clarke’in “Time Exposure” (1984), “Find Out!”
(1985) ve “Hideaway”(1986) albümleri anımsanmaya değer yapıtlardır. Müzisyen
kendine has jazz-fusion’ı gitgide derinleştirmiş, başkalaştırmıştır. Siyah
kültürün müzikal kökleri içinde derin bir yolculuk yapar. Dünyanın birçok
folklorundan yararlanır. Ama aynı oranda da rock tavrı ve jazz’a olan tutkulu
bağından hiç vazgeçmez. Bir usta işi ürünlerdir yayımladıkları. Ama, yer yer,
teknik ve müzikal mükemmeliyet tekrarlarına da rastlanır.
Clarke’in bir başka önemli yanı, 1970’lerden beri, etkili bir
müzik adamı da olmasıdır. Örneğin, Clarke, iyi bir süpervizördür. Prodüktör
olarak birçok önemli albüme imzasını atar. Aynı oranda da, yaptığı film ve
televizyon müzikleriyle, müzik endüstrisinin apayrı alanlarında gezinmiştir.
Gitarist Roy Buchanan ve şarkıcılar Dee Dee Bridgewater ve Flora Purim’in
albümlerinin prodüktörüdür. Bir dönem magazinlerde, bas çalış tekniğine dair
köşe yazıları yazmıştır. Hatta, bas üzerine kitap yazmak bile tasarımları
arasındadır. Henüz yazdı mı bilmiyoruz. Özellikle 1970’ler boyu, birçok önemli
dergide, yılın basçısı veya müzisyeni olarak seçilmiştir. Seslendiren film ve
televizyon müziği çalışmaları arasında “The Five Heartbeats”, “Boyz N The
Hood”, “Poetic Justice” ve Tina Turner’in bio pic’i olan “What’s Love Got To do
With It”dan söz edilebilir.
Sound’undaki müzikal çeşitlilik, tekniği ve müzik dilindeki
kalburüstülük her projesinde dikkate değer durumdadır. 1980’lerin sonlarındaki
yeni kompozisyonlarını çalmak için 1989’da Animal Logic üçlüsünü kuranlar
arasında, davulu, The Police’in ünlü üyesi Stewart Copeland çalar. Üçüncü üye,
Los Angeles’li şarkıcı yazar Deborah Holland’dır. 1990’larda ilginç Afrika
ritimleriyle bezeli, etkili albümler yayımladı. 1992 yapımı “East Riwer Drive”,
bu noktada, Clarke’in ilginç ve benzersiz albümleri arasındadır. Kamerunlu basçı
Armand Sabal- Lecco yer almaktadır. Kendi de bas’ı çalışını gitgide
başkalaştırır. 1993 yapımı “Bolero” albümünde, hem 1970’lere geri döner.
Albümün çıktığı yıl ve dönemin müzikal ve teknolojik duyarlılıklarını müziğine
yedirmiş bir Clarke’la karşılaşılır. 1995, müzisyenin ve en üretken olduğu
yıllardan biridir. Bu yıllarda, yine Clarke- Duke projecet gündemdedir ve yeni
bir dönemini daha, yoğun bir biçimde yaşamaktadır. “Rite Of Strings” bu yılın
çarpıcı bir albümüdür.

Stanley Clarke ve Kareem
Clarke’ın elimizdeki yeni albümü “The Toys Of Men”e gelmeden önce, 2001’den bu
yana beş albümü daha çıkmıştı. Yani, Clarke asıl yeniden yükselişini 2000’li
yıllarda yaşıyor. 1970’lere çokça şapka çıkarıyor albümlerinde. Müziğini fazla
yenilediği söylenemez. Ama, gitgide derinleşiyor. Önceki albümler arasında “To
The Bass” ve “Standards”ın ilkinde müzisyenin virtüözitesi, ötekindeyse modern
jazz geleneğine duyduğu sıkı bağın, geçmişe özlemin izlerine rastlanıyor. Ama
yine de, Clarke’ın asıl “geçmişi” hep 1970’li yılların fusion atmosferi
olagelmiştir. Dönemin jazz-rock sound’u ve duyarlılığını hiç dışlamayan
albümler yapmıştır. Bunu hep riski vardır. Bazı tekrarlarına birtakım albüm
kesitlerinde rastlanır. Ama, aynı oranda, belki daha da çok, sound’unu hem akustik
hem elektrikli bağlamda yenilemiş bir Clarke’la daha sık karşılaşılır. Kendi
geçmişine, köklerine göndermeleri ağırlıktadır. Ama, bu kökün üstüne inşa
edilen, birçok müzikal arayış ve yeniliklerle dinleyicilerini hep şaşırtır.
Durum, “The Toys Of Men” adlı yeni albüm için de geçerlidir.
Bu albümü dinlerken, 1970’ler Clarke’ını ve sound’unu hatırlamıyoruz dersek
yalan olur. Solist maharetleri bu albüm de her şeyin önündedir. İlginç bir
fark, elimizdeki çalışmada, akustik – bas virtüözitesi, elektrikli- bas
kimliğinin azıcık önüne geçmiştir. Biri hariç, tüm besteler Clarke’a ait. Rock
ve funk unsurlar, bu albümün jazz fusion tavrında özel bir önem arzediyor.
Albümde, epik özelliğe sahip, savaşla sanatçı arasındaki ilişkiyi işleyen,
hatta içinde mesaj barındıran uzun giriş parçasıyla, altı bölümlük bir süitle
karşılaşılabilmekte. Albüme adını veren, bir giriş parçasıdır bu. Müzikalite
açısındansa “The Toys Of Men”de hoş bir humor duygusunun izlerine de rastlanır.
Yükselen kargaşa ve kaostan, dinginleşmeye, hakikileşmeye doğru uzanan bir
yolculuk söz konusudur. Clarke, sound’unda kendine has bir kozmik havayı
hissettirmektedir. Son cümlede, son bölümde ise bu kozmosta tanrının ışığına,
dinginliğine varılacaktır. Savaş, aynı zamanda insanın beni, iç dünyası içinde
de yaşanmaktadır sanki.Ama göndermeler daha çok savaşın kendisinedir. Bu
albümde, farkı parçalarda Clarke’a eşlik edecek müzisyenler bu uzun bestede bir
araya gelirler. Özellikle de 5. bölüm olan “The Opening Of The Gates”de.
“Come On” adlı diğer parçanın özelliği, Clarke dahil, grubun
dört müzisyenin ortak bir bestesi olmasıdır. Bir tür, silahları terk etmeye
davetle dolu gibidir. Mads Tolling’in keman solosu, aynı zamanda yoğun bir
içliliği, romantizmi içinde barındırmaktadır. Clarke’ın büyülü enstrümantalist
şovunu da es geçmek mümkün değil. Hemen ardından gelen “Jerusalem”se, Clarke’ın
duygusal dinginliğini, inancını, sevgisini ve barışçıl duygularını yansıtır.
Barışçıl göndermelerde, parçanın baş ve sonundaki ezan sesleri ile ardından
gelen kaos iç içedir. Garip bir hüzünle bezeli parçada, Clarke parçada, Victor
Bailey’in model akustik basını kullanır.
Albümde, Clarke’ın akustik bas ağırlıklı, solo çaldığı birçok
parça vardır. Geçmişiyle köprüler kurması noktasında, bu tür parçaların önemli
rolü dikkat çeker. Saflık ve derinliği sembolize eder bu solo parçalar.
Bunlardan ilki “Back In The Woods” adını taşır. Bir akustik bas şölenidir
dinlenen. Artık, virtüöz olmayı aşmış, kendine has bir enstrüman dili ve
felsefesi olan bir Clarke’la baş başa kalınmaktadır. “All Over Again”se albümün
müzikal bağlamda apayrı özelliğe sahip parçasıdır. Esperanza Spalding, vokal ve
geri vokalde albümün üyelerindendir. Bu parça tam bir vokal parçadır ve vokali
yapan da, sözleri yazan da Esperanza Spalding’dir. Hüzünlü temada, Clarke’ın
bası bir anlatımcı role sahiptir. Büyülü bir baladır bu. İnsanın, hem içe, hem
dışa hüzünlü bir yolculuğudur. “Hmm Hmm”da ise Clarke tekrar akustik basıyla
garip, içli bir şov yapmaktadır.
Clarke, basın ve bas gitarın envai çeşidini aynı
mükemmeliyette çalar. Her basın onun için farklı bir lisanı vardır. Bunlardan
biri de tenor bastır. Albümdeki “Bad Ases” inanılmaz etkili bir parçadır.
Clarke’ın tenor basıyla Ronald Bruner, Jr.’ın davulunun garip, kuşatıcı
anlatımcılığı dikkat çeker. Uçuk bir funk kompozisyondur bu. Davulcuysa,
kompozisyonu yorumuna taşır. Varyasyonlarda biraz aşırılığa kaçılsa da mükemmel
bir duo şölenidir “Bad Asses”. Ardından gelen “Game”de ise bu kez sofistike bir
funk sound’uyla bütünleşen, mükemmel bir grup sound’uyla karşılaşılır. “La
Cancion de Sofia” albümdeki en çarpıcı Clarke kompozisyonudur. Paulinho da
Costa, bu parçada grubun ve Clarke’ın konuğudur. Nefis piyano keman
konuşmalarıyla bezeli, akustik bas’ın dingin ve tempolu ruhunu en iyi yansıtan
parçalardan biridir. Kuşatıcı ve etkili bir Clarke sound’uyla bezeli mükemmel
bir performanstır bu. Ardından gelen “El Bajo Negro” için de durum aynıdır. Çok
özel bir akustik bas şölenidir bu. Garip bir ruhanilik yaratır parçada Clarke.
Tam dokuz dakika, müzisyen becerilerinin ve müzik felsefesinin inceliklerini,
parçadaki sound’una taşır. Akustik bas’ın bir solo enstrüman olarak bugün
ulaştığı noktayı sembolize etmesi açısından da önemli bir parça “El Bajo
Negro”. Yine yalnız çaldığı “Broski”de aynı heyecanı bulmak mümkün değil.
Albümün bitiş parçası “Bass Folk Song, No-6” için de aynı şeylerden söz
edilebilir. “Chateauvallon 1972” bestesi ise, albümde en çok hafızalarda
kalacak bestelerden. Jazz- fusion’ın efsane davulcusu, birkaç yıl önce ölen
Tony Williams’a ithafen yazılmış bu parça. Davul konuşmaları, bas kadar önemli
bu bestede. Daha da önemlisi, parçanın adından anlaşıldığı üzere 1970’lerin
fusion’ına tam anlamıyla müzikal göndermelerle dolu. Ağıtımsı bir atmosferi var
parçanın. Ruslan Sirota’ın tuşlu çalgılardaki maharetleri sound’a apayrı bir
anlam dünyası kazandırıyor.
Görüldüğü gibi, çoğu parçada, Clarke geçmişiyle ilginç
müzikal köprüler kuruyor. Özel müzik dilinden vazgeçmiyor. Kompozisyonları
güçlü. Jazz vizyonuna aslında çok yeni bir boyut katmamış. Ama, onu bilinçli
yaptığı beli. O etkili serbestiliğinden, baslarında hiç vazgeçmiyor.
Tekniğindeki mükemmeliyete pek diyecek yok. Ama, bazı parçalarda 1970’leri
anmaktan çok bir müzikal tekrarla da karşılaşılıyor. Ama, öte yandan,
beklenmedik incelikte abartısız sololarıyla, eskinin de önünde olduğu
anlaşılıyor. “The Toys Of Men” bu noktada , coşku ve soruları beraberinde
dinleyene taşıyor. Melodik üslubunun çarpıcılığı ön planda. Hem yeni kuşak jazz
severler, hem de eski kuşak jazz-fusion tutkunlarına yine de, bir arada yanıt
verebilen bir albüm. Kendine has bir felsefi duruşu, müzik felsefesini de
içinde barındırarak.
|
|