27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Stanley Clarke’ın bas melodileri, jazz felsefesi ve epik...

 

Stanley Clarke için neler söylenmez. O, 1970’li yıllarda büyük bir oluşum ve devinim yaşayan jazz-rock fusion’ın en gözde müzisyenlerinden biridir. Kompozitörlüğü, grup liderliği, virtüözitesi basçılığı kadar önemlidir. Clarke, jazz’a tam bir serbestilik kazandıran nadir sanatçılardan biridir. Akustik ve elektro-bas’ı aynı mükemmeliyette çalar. Ünlü jazz yazarı Joachim Berendt’in bir tespitine göre, Clarke, bunu Miroslav Vitous’un akustiğiyle yapar. Oscar Pettiford’un “soul”unun yani ruhunun bir karışımıdır. Bası apayrı bir çalış tekniği vardır bu müzisyenin. Elektro-basından garip, kendine has bir metalik sound çıkarmaktadır. Bas gitar soloları, hız açısından John McLaughlin’in çalışıyla mukayese edilir. Stili son derece enerjiktir. Akustik bas ballad’larındaysa, ruhani, velhasıl, bası bir melodik enstrüman olarak en iyi kullanan basçılardan biridir.

Sanatçının, jazz, dolayısıyla da profesyonel geçmişi kırk yıl öncesine uzanır. Müzisyenlik ve grup liderliği yanında; önemli bir prodüktör ve TV- sinema bestecisidir de. Kendi ardından gelen bas kuşağını en çok etkileyen isimlerden biridir. Onun ustasıysa, büyük ölçüde, Bill Evans Trio’nun ünlü basçısı, Scott LaFaro’dur. Yani, ritimleri inanılmaz ölçüde melodik çalmaktadır. Basın bir solo enstrüman olarak yaygınlaşmasında Clarke’ın ciddi katkıları vardır. Birbirinden çok farklı müzikal patikalarda gezinir. Merkez jazz- rock fusion olsa da; funk’tan R&B ve Latin müziğine uzanan kuşatıcı bir sound’u vardır. Hep, bir tür fusion yapmaktadır. Ama, parçalar bile, teknik olarak incelendiğinde apayrı yapılarla karşılaşılır. Konservatif bir jazz’la hiçbir akrabalığı olmaz. Tam tersi, içinde yaşadığı dönemin rock ve pop sound’larından yalnız esin almakla yetinmez, bu müziğin kalburüstü müzisyen ve şarkıcılarıyla da albümlere girer, turnelere katılır.

Clarke’ı, Türkiyeli jazz severler canlı olarak da izlemiştir. Özellikle de 1980 sonrası uzun süre birlikte çalıştığı, çaldığı piyanist George Duke’le Açık Hava’da verdiği bir şovunu unutmak mümkün değildir. Bas gitarını, inanılmaz bir  virtüöziteyle izleyicilerin arasında dolaşarak çalışı unutulmaz. Clarke’in, daha 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de albümleri çıkar. Onu, hem jazz hem rock tutkunları sever. Ama, sonraki on yıllarda, her albümün burada yayımlandığı söylenemez. Evet, bir Clarke yazısı başlamamızın nedeni, basçının 2007’nin sonlarında yayımlanan yeni albümü “The Toys Of Men”in, haftalardır müzik marketlerinde yerini almasıdır. Heads Up firmasınca çıkan bu albüm vesilesiyle Clarke’a, onun kendisi ve müziğinin köklerine bir yolculuk düşünülmektedir.


Stanley Clarke ve Miroslav Vitous

Clarke, 1970’lerin sembol müzisyenlerindendir. 1961’de, henüz on yaşındayken akordeonla tanışır önce. Ardındansa keman ve çello çalmaktadır. Ve en sonunda kesin olarak bas’ta odaklaşır. Öncelikli olarak, eyaleti olan Philadelphia’nın Müzik Akademisi’nde klasik müzik eğitimine başlar. Dönemin rock rüzgarından büyük feyz alarak, rock gruplarına eğilmektedir. Yıl, 1970’e gelindiğindeyse, Clarke henüz 19 yaşında yeni bir yetenek durumundadır. 1970’de altı ay Horace Silver Band’de çalar. 1971 yılındaysa Joe Henderson’un grubundadır. Bu süreç içinde Stan Getz ve Chick Corea, birlikte çaldığı en önemli jazz’cılardır. Ve Chick Corea, bir anlamda Stanley Clarke’ı da ulusal ve uluslararası bir üne taşıyacaktır. 1972, jazz-rock fusion’un en önemli gruplarından Return To Forever’in ortaya çıktığı yıldır. Chick Corea’nın yeni grubudur. Bu grupta ilk aşamada akustik bir fusion deneyimi belirmiştir. Corea, Airto Moreira ve Flora Purim’le beraber Stanley Clarke’ı da bu gruba almıştır. Clarke, kısa sürede grubun en orijinal üyesi olur. İlk albüm “Return To Forever”da akustik – bas çalarken, ardından gelen süreçte grup inanılmaz sofistike, garip bir elektrikli jazz sound’u geliştirmektedir. Kısa süre sonra gruba Al Di Meola, Lenny White gibi geleceğin efsaneleri de katılırken, Stanley Clarke bu grubun sound’uyla teknik ve jazz tavrını hızla geliştirecektir. Clarke, 1976’ya kadar grubun üyesidir. Birçok önemli albüm yoluyla, neredeyse tüm dünya, jazz ve rock severler bu genç bas virtüözünü tanımıştır. Artık gencecik yaşta, 1970’lerin ortasında bir usta gözüyle bakılmaktadır Stanley Clarke’a. Hem akustik, hem elektro- basçıdır artık. Ve bir yıldız dönemine başlamıştır.

Clarke’ın ilk solo albümü, henüz Return To Forever’ın üyesiyken, 1974 yılında çıkar. Mükemmel bir bas gitarist olduğunu daha ilk albümüyle dünyaya göstermiştir. Bu albümde, İspanyol Flamenko esinleri dikkat çekicidir. Kısa sürede, bu çalışma, dönemin jazz-rock hareketinin sembolü albümlerden biri olur. Tony Williams, Jan Hammer ve Bill Connors gibi dev müzisyenlerle yapmıştır albümü. İnsanı zamana yolculuğa, derin düşüncelere iten, gerilimli ve çağın ruhunu yansıtan bir albümdür bu. 1975’de ise “Journey To Love” albümünü çıkarır. R&B hiti “Silly Putty” yer almaktadır bu çalışmada. Jazz ve rock’ın dışında funk ve R&B’un açık esinleri dikkat çeker. Yine bir yıl sonra çıkan “School Days” ise Clarke’in en popüler albümü olacaktır. Elektro bas açıkça çarpıcı bir solo enstrüman olarak bu dönem belirirken; bunda Clarke’ın da büyük katkısı bulunmaktadır. Albümde  Steve Gadd, Bill Cobham ve bir parçada da John McLaughlin yer almaktadır.

Clarke’ın öncelikli saydığımız birçok özelliği, 1970’lerin sonlarında, yani müzisyen daha otuzuna yaklaşmadan şekillenmektedir. Bas, inanılmaz bir serbestliği beraberinde getirirken, Clarke jazz ve rock’ın  dışında birçok müzik türünü sound’una tüm incelikleriyle yedirmektedir. Klasik, Latin ve Afrikan müziklerde kompozisyonları içinde gezinmekte, sound’unu gerektiğinde yedirebilmektedir. Return To Forever’dan 1976’da ayrıldıktan sonra hemen The Stanley Clarke Group’u kurar. 1979 yapımı “I Wanna Play For You Columbia” albümü, müzikal açıdan en mükemmel olanıdır. Albümün destekçileri de önemlidir tabii. Stan Getz, Airto Moreira, Jeff Beck ve şarkıcı Dee Dee Bridgewater albümün konuklarıdır. Rock ve latin ögeler, duyarlılıklar bu albümün içinde gezinir durur.


Stanley Clarke ve George Duke


Clarke, bir jazz muhafazakârı hiç olmaz. Jazz dışı müzik türleri içinde de müzisyen kimliğiyle varolur. Özellikle de 1970’lerin sonuyla birlikte. Bir örneği es geçmek mümkün değildir. Clarke, 1979’da, ünlü Rolling Stones grubunun iki üyesi Keith Richards ve Ronnie Wood’un oluşturduğu “New Barbarians” turnesinde çalmaktadır. Öte yandan Clarke’ın müzikal açılımında özel yere sahip müzisyenlerden biri de piyanist İstanbul konseri vasıtasıyla andığımız George Duke’dur. Basçı Duke’le 1980’de The Clarke & Duke Project’i kurarlar. Basçının tek pop hiti, bu projeyle yayımlanan albümlerinde yer alan 1981 yapımı “Sweet Baby” şarkısı olmuştur. Bundan sonra, George Duke’le seri albümler çıkarır. Ayrıca, 1980’li yıllar boyunca Clarke’in “Time Exposure” (1984),  “Find Out!” (1985) ve “Hideaway”(1986) albümleri anımsanmaya değer yapıtlardır. Müzisyen kendine has jazz-fusion’ı gitgide derinleştirmiş, başkalaştırmıştır. Siyah kültürün müzikal kökleri içinde derin bir yolculuk yapar. Dünyanın birçok folklorundan yararlanır. Ama aynı oranda da rock tavrı ve jazz’a olan tutkulu bağından hiç vazgeçmez. Bir usta işi ürünlerdir yayımladıkları. Ama, yer yer, teknik ve müzikal mükemmeliyet tekrarlarına da rastlanır.

Clarke’in bir başka önemli yanı, 1970’lerden beri, etkili bir müzik adamı da olmasıdır. Örneğin, Clarke, iyi bir süpervizördür. Prodüktör olarak birçok önemli albüme imzasını atar. Aynı oranda da, yaptığı film ve televizyon müzikleriyle, müzik endüstrisinin apayrı alanlarında gezinmiştir. Gitarist Roy Buchanan ve şarkıcılar Dee Dee Bridgewater ve Flora Purim’in albümlerinin prodüktörüdür. Bir dönem magazinlerde, bas çalış tekniğine dair köşe yazıları yazmıştır. Hatta, bas üzerine kitap yazmak bile tasarımları arasındadır. Henüz yazdı mı bilmiyoruz. Özellikle 1970’ler boyu, birçok önemli dergide, yılın basçısı veya müzisyeni olarak seçilmiştir. Seslendiren film ve televizyon müziği çalışmaları arasında “The Five Heartbeats”, “Boyz N The Hood”, “Poetic Justice” ve Tina Turner’in bio pic’i olan “What’s Love Got To do With It”dan söz edilebilir.

Sound’undaki müzikal çeşitlilik, tekniği ve müzik dilindeki kalburüstülük her projesinde dikkate değer durumdadır. 1980’lerin sonlarındaki yeni kompozisyonlarını çalmak için 1989’da Animal Logic üçlüsünü kuranlar arasında, davulu, The Police’in ünlü üyesi Stewart Copeland çalar. Üçüncü üye, Los Angeles’li şarkıcı yazar Deborah Holland’dır. 1990’larda ilginç Afrika ritimleriyle bezeli, etkili albümler yayımladı. 1992 yapımı “East Riwer Drive”, bu noktada, Clarke’in ilginç ve benzersiz albümleri arasındadır. Kamerunlu basçı Armand Sabal- Lecco yer almaktadır. Kendi de bas’ı çalışını gitgide başkalaştırır. 1993 yapımı “Bolero” albümünde, hem 1970’lere geri döner. Albümün çıktığı yıl ve dönemin müzikal ve teknolojik duyarlılıklarını müziğine yedirmiş bir Clarke’la karşılaşılır. 1995, müzisyenin ve en üretken olduğu yıllardan biridir. Bu yıllarda, yine Clarke- Duke projecet gündemdedir ve yeni bir dönemini daha, yoğun bir biçimde yaşamaktadır. “Rite Of Strings” bu yılın çarpıcı bir albümüdür.


Stanley Clarke ve Kareem


Clarke’ın elimizdeki yeni albümü “The Toys Of Men”e gelmeden önce, 2001’den bu yana beş albümü daha çıkmıştı. Yani, Clarke asıl yeniden yükselişini 2000’li yıllarda yaşıyor. 1970’lere çokça şapka çıkarıyor albümlerinde. Müziğini fazla yenilediği söylenemez. Ama, gitgide derinleşiyor. Önceki albümler arasında “To The Bass” ve “Standards”ın ilkinde müzisyenin virtüözitesi, ötekindeyse modern jazz geleneğine duyduğu sıkı bağın, geçmişe özlemin izlerine rastlanıyor. Ama yine de, Clarke’ın asıl “geçmişi” hep 1970’li yılların fusion atmosferi olagelmiştir. Dönemin jazz-rock sound’u ve duyarlılığını hiç dışlamayan albümler yapmıştır. Bunu hep riski vardır. Bazı tekrarlarına birtakım albüm kesitlerinde rastlanır. Ama, aynı oranda, belki daha da çok, sound’unu hem akustik hem elektrikli bağlamda yenilemiş bir Clarke’la daha sık karşılaşılır. Kendi geçmişine, köklerine göndermeleri ağırlıktadır. Ama, bu kökün üstüne inşa edilen, birçok müzikal arayış ve yeniliklerle dinleyicilerini hep şaşırtır.

Durum, “The Toys Of Men” adlı yeni albüm için de geçerlidir. Bu albümü dinlerken, 1970’ler Clarke’ını ve sound’unu hatırlamıyoruz dersek yalan olur. Solist maharetleri bu albüm de her şeyin önündedir. İlginç bir fark, elimizdeki çalışmada, akustik – bas virtüözitesi, elektrikli- bas kimliğinin azıcık önüne geçmiştir. Biri hariç, tüm besteler Clarke’a ait. Rock ve funk unsurlar, bu albümün jazz fusion tavrında özel bir önem arzediyor. Albümde, epik özelliğe sahip, savaşla sanatçı arasındaki ilişkiyi işleyen, hatta içinde mesaj barındıran uzun giriş parçasıyla, altı bölümlük bir süitle karşılaşılabilmekte. Albüme adını veren, bir giriş parçasıdır bu. Müzikalite açısındansa “The Toys Of Men”de hoş bir humor duygusunun izlerine de rastlanır. Yükselen kargaşa ve kaostan, dinginleşmeye, hakikileşmeye doğru uzanan bir yolculuk söz konusudur. Clarke, sound’unda kendine has bir kozmik havayı hissettirmektedir. Son cümlede, son bölümde ise bu kozmosta tanrının ışığına, dinginliğine varılacaktır. Savaş, aynı zamanda insanın beni, iç dünyası içinde de yaşanmaktadır sanki.Ama göndermeler daha çok savaşın kendisinedir. Bu albümde, farkı parçalarda Clarke’a eşlik edecek müzisyenler bu uzun bestede bir araya gelirler. Özellikle de 5. bölüm olan “The Opening Of The Gates”de.

“Come On” adlı diğer parçanın özelliği, Clarke dahil, grubun dört müzisyenin ortak bir bestesi olmasıdır. Bir tür, silahları terk etmeye davetle dolu gibidir. Mads Tolling’in keman solosu, aynı zamanda yoğun bir içliliği, romantizmi içinde barındırmaktadır. Clarke’ın büyülü enstrümantalist şovunu da es geçmek mümkün değil. Hemen ardından gelen “Jerusalem”se, Clarke’ın duygusal dinginliğini, inancını, sevgisini ve barışçıl duygularını yansıtır. Barışçıl göndermelerde, parçanın baş ve sonundaki ezan sesleri ile ardından gelen kaos iç içedir. Garip bir hüzünle bezeli parçada, Clarke parçada, Victor Bailey’in model akustik basını kullanır.           

Albümde, Clarke’ın akustik bas ağırlıklı, solo çaldığı birçok parça vardır. Geçmişiyle köprüler kurması noktasında, bu tür parçaların önemli rolü dikkat çeker. Saflık ve derinliği sembolize eder bu solo parçalar. Bunlardan ilki “Back In The Woods” adını taşır. Bir akustik bas şölenidir dinlenen. Artık, virtüöz olmayı aşmış, kendine has bir enstrüman dili ve felsefesi olan bir Clarke’la baş başa kalınmaktadır. “All Over Again”se albümün müzikal bağlamda apayrı özelliğe sahip parçasıdır. Esperanza Spalding, vokal ve geri vokalde albümün üyelerindendir. Bu parça tam bir vokal parçadır ve vokali yapan da, sözleri yazan da Esperanza Spalding’dir. Hüzünlü temada, Clarke’ın bası bir anlatımcı role sahiptir. Büyülü bir baladır bu. İnsanın, hem içe, hem dışa hüzünlü bir yolculuğudur. “Hmm Hmm”da ise Clarke tekrar akustik basıyla garip, içli bir şov yapmaktadır.

Clarke, basın ve bas gitarın envai çeşidini aynı mükemmeliyette çalar. Her basın onun için farklı bir lisanı vardır. Bunlardan biri de tenor bastır. Albümdeki “Bad Ases” inanılmaz etkili bir parçadır. Clarke’ın tenor basıyla Ronald Bruner, Jr.’ın davulunun garip, kuşatıcı anlatımcılığı dikkat çeker. Uçuk bir funk kompozisyondur bu. Davulcuysa, kompozisyonu yorumuna taşır. Varyasyonlarda biraz aşırılığa kaçılsa da mükemmel bir duo şölenidir “Bad Asses”. Ardından gelen “Game”de ise bu kez sofistike bir funk sound’uyla bütünleşen, mükemmel bir grup sound’uyla karşılaşılır. “La Cancion de Sofia” albümdeki en çarpıcı Clarke kompozisyonudur. Paulinho da Costa, bu parçada grubun ve Clarke’ın konuğudur. Nefis piyano keman konuşmalarıyla bezeli, akustik bas’ın dingin ve tempolu ruhunu en iyi yansıtan parçalardan biridir. Kuşatıcı ve etkili bir Clarke sound’uyla bezeli mükemmel bir performanstır bu. Ardından gelen “El Bajo Negro” için de durum aynıdır. Çok özel bir akustik bas şölenidir bu. Garip bir ruhanilik yaratır parçada Clarke. Tam dokuz dakika, müzisyen becerilerinin ve müzik felsefesinin inceliklerini, parçadaki sound’una taşır. Akustik bas’ın bir solo enstrüman olarak bugün ulaştığı noktayı sembolize etmesi açısından da önemli bir parça “El Bajo Negro”. Yine yalnız çaldığı “Broski”de aynı heyecanı bulmak mümkün değil. Albümün bitiş parçası “Bass Folk Song, No-6” için de aynı şeylerden söz edilebilir. “Chateauvallon 1972” bestesi ise, albümde en çok hafızalarda kalacak bestelerden. Jazz- fusion’ın efsane davulcusu, birkaç yıl önce ölen Tony Williams’a ithafen yazılmış bu parça. Davul konuşmaları, bas kadar önemli bu bestede. Daha da önemlisi, parçanın adından anlaşıldığı üzere 1970’lerin fusion’ına tam anlamıyla müzikal göndermelerle dolu. Ağıtımsı bir atmosferi var parçanın. Ruslan Sirota’ın tuşlu çalgılardaki maharetleri sound’a apayrı bir anlam dünyası kazandırıyor.

Görüldüğü gibi, çoğu parçada, Clarke geçmişiyle ilginç müzikal köprüler kuruyor. Özel müzik dilinden vazgeçmiyor. Kompozisyonları güçlü. Jazz vizyonuna aslında çok yeni bir boyut katmamış. Ama, onu bilinçli yaptığı beli. O etkili serbestiliğinden, baslarında hiç vazgeçmiyor. Tekniğindeki mükemmeliyete pek diyecek yok. Ama, bazı parçalarda 1970’leri anmaktan çok bir müzikal tekrarla da karşılaşılıyor. Ama, öte yandan, beklenmedik incelikte abartısız sololarıyla, eskinin de önünde olduğu anlaşılıyor. “The Toys Of Men” bu noktada , coşku ve soruları beraberinde dinleyene taşıyor. Melodik üslubunun çarpıcılığı ön planda. Hem yeni kuşak jazz severler, hem de eski kuşak jazz-fusion tutkunlarına yine de, bir arada yanıt verebilen bir albüm. Kendine has bir felsefi duruşu, müzik felsefesini de içinde barındırarak.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


71004 - unknown - 38.107.179.237