İki Seanslık
Koşuşturmalar...

Cassandra Wilson
“NewYork’ta Sonbahar’’ı ucundan köşesinden yaşama şansını
yakaladığımız bir aydı kasım. Yine de ayaz geldi gelecek,eli kulağında... Keşif
merakımız yerini ses kısığına bırakmasın diye sarındığımız atkılar...
Sokakların tadını çıkarırken şaşırmaya hazır bilinçlerimiz. Ve içimizi ısıtsın
diye kucağına koşulan sesler, müzikler...
Times Square’in orta yerinde B.B. King Blues Bar. Keyfimiz
görülmeye değer. Sahip olduğu mekana ismini veren Blues Baba’yı canlı dinleyecek
olmanın coşkusu içinde, hıncahınç dolu mekanda oturmamız için gösterilen yeri
kabullenme telaşındayız. Kolaçan ediyoruz sahneyi, etrafı, iş sonrası-konser
öncesi iştahla atıştıran NewYorker’ları... Bu yeme-içme telaşını anlamak
mümkün. İki seanslık performans gecesinde 22:30’a dek mekanı kullanmak
durumundayız çünkü. Bu bizim için şu an önemsiz bir ayrıntı. Ne de iki seanslık
ticari kaygıya hayıflanmak. Nasılsa konsere doymayacak mıyız zaten.
Alkışlar arasında sahneye çıkan yedi müzisyen, Baba’dan önce
unutulması güç bir performans sergiliyor. İçten ve gerçek bir hikayeyi
dışavurumcu ama usturuplu anlatan bir sesle. Daha bir iştahlanıyoruz artık, ‘Bu
grup böyle çalıyorsa kim bilir Baba ne yapacak!’ diye bağıran içseslerimizle.
Buna tezat, bağırmayan ve anlatılan hikayeleri sakin bir sessizlikle dinleyen
bir gerçeklik var dış seslerde. Şarap bardakları dudaklara sakince dokunuyor,
çatallar görevini unutuyor, tabaklar boşalmıyor, soğuyan yemeklerin kokusu
güçlü vokalin nefesine karışıyor. Sahneyi yakan tansiyon, parça aralarında
coşkuyla alkışlanıyor. Hammond orgun insanın içini titreten ve şarapla
esrikleştiren tınıları, güçlü vokali kimi anlarda gölgede bırakıyor. Blues
yürüyüşlerinin yarattığı hüzünlü keyfe katıksız keyif katılıyor. Koşar
adımlarla Baba’ya yaklaşma heyecanındayız.
Ön grubun arkasından, kısa olmayan bir aradan sonra sahneye
çıkıyor B.B.King. Karakteristik gitar tınısını duymak, uzun zamandır
tanıdığımız ve görüşemediğimiz bir dostumuzla karşılaşmaya benziyor. Grubuyla
üst üste çaldıkları iki parçadan sonra tatlı bir sohbet açıyor, birkaç anısını
anlatıyor kalın sesiyle. Çocukken yaşadığı yoklukların, gençlik zamanlarına
yansımasını, kadınlarla yaşadığı birkaç komik hikayeyi... Gülücükler ve
alkışlar arasında diğer parçayı çaldıktan sonra anlatma hevesi devam ediyor ve
müzikle dinlemek istediğimiz hikayeler, konuşma sesine hapsoluyor. Gitar
suskun, ateşlenemeyen sahne, az önce cayır cayır yanan bu sahnede soğumaya yüz
tutmuş küller. Konser öncesi, sesi heyecanla yükselmiş iç seslerimiz son bir
umutla bekleyişte, haklı çıkmak istiyor. “Son bir parça çalayım mı size?”
sorusunun şokuyla “Evet!” ünlemleri birbirine karıştıktan sonra “The Thrill Is
Gone” gerçeğe dönüşüyor ve heyecanımızı başka bir bahara saklıyoruz ki 22:30’a
dek sahip olduğumuz bir saatimiz de tek yönlü bir sohbetle tükenmiş oluyor
böylece. Diğer sohbet seansına hazırlanması için mekanı 22:15’te boşaltmamız
bekleniyor. Doya doya öpülememiş bir dudak gibi arkamızda kalıyor blues
hüznümüz.
Sokağa karışmak zamanıdır. Metroya “undercity” demek mümkün.
Bu saatlerde undercity’deki profilleri izlemek, senaryosu yazılmamış bir filmi
seyretmek gibi. Olasılıklara ve şaşırmalara gebe anları içeren... Az önceki
konserimsi sohbetten sonra ihtiyacımız vardı doğrusu.
Ertesi gün şehrin jazz haberlerini yazan gazetede Mike Stern
ismini görmek güzel bir sürpriz oluyor. Irridium isimli ünlü ve küçük mekandaki
8-10 masanın 5’i dolu. Sakin ve kendini bilen, mütevazi bir havası var mekanın.
Jazz’ın dinlenmesi kadar içinde barındığı yeri izlemenin yarattığı etkiyi de
içeren. Bu akşam ikinci seanstayız. Nedense, ilk seansta tüketilmiş, deşarj
olmuş ve artık yorgun cümleleri duymaktan içten içe korktuğum bir seans. Ama
sağlam bir rock-jazz füzyonuyla başlayan konser, korkularımızı boşa çıkarıyor.
Stern’in kromatik yaklaşımlı tipik sololarının çözülmesini beklerken bir yandan
da basist Richard Bona’nın enerjik yürüyüşlerine dikkat kesiliyoruz. Stern’in
neredeyse sağ kolu olarak tanımlayabileceğim saksofoncu Bob Francescini, sakin
ama dinamik, tune-out yaklaşımlı yabancılaşma yaratan cümleleriyle bizi önce
dışladıktan sonra çözüme varıp kavuşma-kucaklama efektleri yaratıyor
kulaklarımızda. Baterist Terri Lynn Carrington ise, daha önce “Is What It Is”
albümünde Ben Perowsky tarafından çalınmış “Ha Ha Hotel” gibi güçlü bir parçada
bastığı zeminle, Perowsky’i aratmıyor. Basist Bona’nın track üzerine track
kaydederek bir ritm ve vokal ustalığına dönüştürdüğü temada ise uzak Afrika
ormanlarına yolculuk ediyoruz. Bona’nın sesindeki doğallık ve pus, sahip olduğu
yeteneğe tanık olmanın heyecanını yaşatıyor.
Bu gece Manhattan sokakları bir başka güzel, yarına dair
beklentilerimizi motive ediyor.
Blue Note ve Cassandra Wilson. “Poet” ve “Tarot”uyla jazz
bilincime yeni ve saygı duyulası bir etki bırakan vokalist, yine tıka basa
dolduğunu gözlemlediğimiz bir mekana nedense yabancı tınlıyor. Belki de
yaşadığımız ilk “blues sohbeti(!)” akşamının yarattığı bir korkuyla. Mekanın
popüler yanının içerdiği kalabalık, repertuar seçimine de yansıyor elbette.
Caravan’la başlayan yolculuk, Wilson’un grubu tarafından yaratılan atmosferle
jazz olmayan ama boyutlu efektleri barındırıyor. The Very Thought Of You, Till
There Was You ve Wouldn't It Be Loverly ile standartların içine dalan
repertuar, bu konuda ön yargılı olmamam gerektiğini hatırlatıyor. Wilson’un
yarattığı yeni algılar ve yeni etkiler üzerine kurulu beklentim, bu
standartların yorumlarındaki özgünlükle gerçeklendiği her anda biraz daha
dikkat kesiliyoruz. Wilson’un parçaları birbirine bağlayarak akan bir zaman ve
atmosfer yaratmak isteyen grubun köprü akorları üzerine yarı çenebaz bir
tavırla konuşması ise odaklanmayı geciktiriyor. Yine de Mississippi
zamanlarının küçük Cassandra’sını tanımak güzel. Ve yürüyeceğini sandığımız
zaman, 55 dakikalık bir mini performanstan sonra donuyor. İki seanslı yaklaşımı
deneyleyerek kanıksamaya başladığımız bu üçüncü performans, Wilson’un özgün ve
benzersiz tınısı ve yorumlarıyla beklentilerimizi boşa çıkarmıyor.
Üç gecede tanık olduğumuz üç farklı hikayenin, Manhattan
sokaklarının üzerimizdeki etkisini güçlendirdiği kesin. Zamanın, durduğumuz bu
noktasında bize anlatacağı çok şey var. Tanık olmak keyifli. Daha bir motive
ediyor, çalışmaya, araştırmaya, dinlemeye ve doğaçlamaya...
Manhattan’da tekrar bulmak üzere bıraktığımız ruh, “İyi ki keşfettik”
dediğimiz türden. Umarım bu farklı yolculuklara bir yenisi daha eklenir…