27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İki Seanslık Koşuşturmalar...

 


Cassandra Wilson

 

“NewYork’ta Sonbahar’’ı ucundan köşesinden yaşama şansını yakaladığımız bir aydı kasım. Yine de ayaz geldi gelecek,eli kulağında... Keşif merakımız yerini ses kısığına bırakmasın diye sarındığımız atkılar... Sokakların tadını çıkarırken şaşırmaya hazır bilinçlerimiz. Ve içimizi ısıtsın diye kucağına koşulan sesler, müzikler...

Times Square’in orta yerinde B.B. King Blues Bar. Keyfimiz görülmeye değer. Sahip olduğu mekana ismini veren Blues Baba’yı canlı dinleyecek olmanın coşkusu içinde, hıncahınç dolu mekanda oturmamız için gösterilen yeri kabullenme telaşındayız. Kolaçan ediyoruz sahneyi, etrafı, iş sonrası-konser öncesi iştahla atıştıran NewYorker’ları... Bu yeme-içme telaşını anlamak mümkün. İki seanslık performans gecesinde 22:30’a dek mekanı kullanmak durumundayız çünkü. Bu bizim için şu an önemsiz bir ayrıntı. Ne de iki seanslık ticari kaygıya hayıflanmak. Nasılsa konsere doymayacak mıyız zaten.

Alkışlar arasında sahneye çıkan yedi müzisyen, Baba’dan önce unutulması güç bir performans sergiliyor. İçten ve gerçek bir hikayeyi dışavurumcu ama usturuplu anlatan bir sesle. Daha bir iştahlanıyoruz artık, ‘Bu grup böyle çalıyorsa kim bilir Baba ne yapacak!’ diye bağıran içseslerimizle. Buna tezat, bağırmayan ve anlatılan hikayeleri sakin bir sessizlikle dinleyen bir gerçeklik var dış seslerde. Şarap bardakları dudaklara sakince dokunuyor, çatallar görevini unutuyor, tabaklar boşalmıyor, soğuyan yemeklerin kokusu güçlü vokalin nefesine karışıyor. Sahneyi yakan tansiyon, parça aralarında coşkuyla alkışlanıyor. Hammond orgun insanın içini titreten ve şarapla esrikleştiren tınıları, güçlü vokali kimi anlarda gölgede bırakıyor. Blues yürüyüşlerinin yarattığı hüzünlü keyfe katıksız keyif katılıyor. Koşar adımlarla Baba’ya yaklaşma heyecanındayız.

Ön grubun arkasından, kısa olmayan bir aradan sonra sahneye çıkıyor B.B.King. Karakteristik gitar tınısını duymak, uzun zamandır tanıdığımız ve görüşemediğimiz bir dostumuzla karşılaşmaya benziyor. Grubuyla üst üste çaldıkları iki parçadan sonra tatlı bir sohbet açıyor, birkaç anısını anlatıyor kalın sesiyle. Çocukken yaşadığı yoklukların, gençlik zamanlarına yansımasını, kadınlarla yaşadığı birkaç komik hikayeyi... Gülücükler ve alkışlar arasında diğer parçayı çaldıktan sonra anlatma hevesi devam ediyor ve müzikle dinlemek istediğimiz hikayeler, konuşma sesine hapsoluyor. Gitar suskun, ateşlenemeyen sahne, az önce cayır cayır yanan bu sahnede soğumaya yüz tutmuş küller. Konser öncesi, sesi heyecanla yükselmiş iç seslerimiz son bir umutla bekleyişte, haklı çıkmak istiyor. “Son bir parça çalayım mı size?” sorusunun şokuyla “Evet!” ünlemleri birbirine karıştıktan sonra “The Thrill Is Gone” gerçeğe dönüşüyor ve heyecanımızı başka bir bahara saklıyoruz ki 22:30’a dek sahip olduğumuz bir saatimiz de tek yönlü bir sohbetle tükenmiş oluyor böylece. Diğer sohbet seansına hazırlanması için mekanı 22:15’te boşaltmamız bekleniyor. Doya doya öpülememiş bir dudak gibi arkamızda kalıyor blues hüznümüz.

Sokağa karışmak zamanıdır. Metroya “undercity” demek mümkün. Bu saatlerde undercity’deki  profilleri izlemek, senaryosu yazılmamış bir filmi seyretmek gibi. Olasılıklara ve şaşırmalara gebe anları içeren... Az önceki konserimsi sohbetten sonra ihtiyacımız vardı doğrusu.

Ertesi gün şehrin jazz haberlerini yazan gazetede Mike Stern ismini görmek güzel bir sürpriz oluyor. Irridium isimli ünlü ve küçük mekandaki 8-10 masanın 5’i dolu. Sakin ve kendini bilen, mütevazi bir havası var mekanın. Jazz’ın dinlenmesi kadar içinde barındığı yeri izlemenin yarattığı etkiyi de içeren. Bu akşam ikinci seanstayız. Nedense, ilk seansta tüketilmiş, deşarj olmuş ve artık yorgun cümleleri duymaktan içten içe korktuğum bir seans. Ama sağlam bir rock-jazz füzyonuyla başlayan konser, korkularımızı boşa çıkarıyor. Stern’in kromatik yaklaşımlı tipik sololarının çözülmesini beklerken bir yandan da basist Richard Bona’nın enerjik yürüyüşlerine dikkat kesiliyoruz. Stern’in neredeyse sağ kolu olarak tanımlayabileceğim saksofoncu Bob Francescini, sakin ama dinamik, tune-out yaklaşımlı yabancılaşma yaratan cümleleriyle bizi önce dışladıktan sonra çözüme varıp kavuşma-kucaklama efektleri yaratıyor kulaklarımızda.  Baterist Terri Lynn Carrington ise, daha önce “Is What It Is” albümünde Ben Perowsky tarafından çalınmış “Ha Ha Hotel” gibi güçlü bir parçada bastığı zeminle, Perowsky’i aratmıyor. Basist Bona’nın track üzerine track kaydederek bir ritm ve vokal ustalığına dönüştürdüğü temada ise uzak Afrika ormanlarına yolculuk ediyoruz. Bona’nın sesindeki doğallık ve pus, sahip olduğu yeteneğe tanık olmanın heyecanını yaşatıyor.

Bu gece Manhattan sokakları bir başka güzel, yarına dair beklentilerimizi motive ediyor.

Blue Note ve Cassandra Wilson. “Poet” ve “Tarot”uyla jazz bilincime yeni ve saygı duyulası bir etki bırakan vokalist, yine tıka basa dolduğunu gözlemlediğimiz bir mekana nedense yabancı tınlıyor. Belki de yaşadığımız ilk “blues sohbeti(!)” akşamının yarattığı bir korkuyla. Mekanın popüler yanının içerdiği kalabalık, repertuar seçimine de yansıyor elbette. Caravan’la başlayan yolculuk, Wilson’un grubu tarafından yaratılan atmosferle jazz olmayan ama boyutlu efektleri barındırıyor. The Very Thought Of You, Till There Was You ve Wouldn't It Be Loverly ile standartların içine dalan repertuar, bu konuda ön yargılı olmamam gerektiğini hatırlatıyor. Wilson’un yarattığı yeni algılar ve yeni etkiler üzerine kurulu beklentim, bu standartların yorumlarındaki özgünlükle gerçeklendiği her anda biraz daha dikkat kesiliyoruz. Wilson’un parçaları birbirine bağlayarak akan bir zaman ve atmosfer yaratmak isteyen grubun köprü akorları üzerine yarı çenebaz bir tavırla konuşması ise odaklanmayı geciktiriyor. Yine de Mississippi zamanlarının küçük Cassandra’sını tanımak güzel. Ve yürüyeceğini sandığımız zaman, 55 dakikalık bir mini performanstan sonra donuyor. İki seanslı yaklaşımı deneyleyerek kanıksamaya başladığımız bu üçüncü performans, Wilson’un özgün ve benzersiz tınısı ve yorumlarıyla beklentilerimizi boşa çıkarmıyor.

Üç gecede tanık olduğumuz üç farklı hikayenin, Manhattan sokaklarının üzerimizdeki etkisini güçlendirdiği kesin. Zamanın, durduğumuz bu noktasında bize anlatacağı çok şey var. Tanık olmak keyifli. Daha bir motive ediyor, çalışmaya, araştırmaya, dinlemeye ve doğaçlamaya...

Manhattan’da tekrar bulmak üzere bıraktığımız ruh, “İyi ki keşfettik” dediğimiz türden. Umarım bu farklı yolculuklara bir yenisi daha eklenir…

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


71032 - unknown - 38.107.179.236