Tuşların Mihracesi

Piyanonun gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden biri geçen
ay aramızdan ayrıldı. Oscar Peterson artık yok.
Piyanoda Oscar Peterson mı? Oscar Peterson piyanonun ta
kendisiydi. Ardından yazı yazanlardan biri böyle demiş. Ona “Tuşların mihracesi”
ünvanını uygun bulan Duke Ellington ise, Peterson’ı, “yeteneğinin yumurtaları
ve soğanı olmaksızın, havyarını” göstermek, yeteneğini sergilemek için solo
çalmaya teşvik eden de Duke’un kendisi. Küçük gruplarda ve jam sesson’larda
kendini rahat hissederdi.
Oscar Peterson, havyarı, yumurtaları ve soğanıyla, gelmiş
geçmiş en büyük jazz piyanistlerinden biriydi. Ritme, armoniye, melodiye
hakimdi; çaldığı her şeye swing katardı. İri bir adamdı, sound’u da büyüktü.
Bazen tuşlara tüy gibi dokunurdu, bazen de göz kamaştırıcı bir hızla çalardı.
Derler ki, herkesin on nota sığdırdığı yere Peterson yüz nota sığdırır. Zaman
zaman bunu eleştirirlerdi de. Oysa Peterson’ın idolü Art Tatum da böyleydi.
Peterson’ın genç yaşta neredeyse piyanoya tövbe etmesine yol açan Tatum... On
dört yaşındaymış, sekiz yıldır piyano çalan, profesyonel olarak çalışan biri
sıfatıyla, her şeyi bildiğine, enstrümanına tamamen hakim olduğuna inanıyormuş.
Sonra bir Tatum kaydı dinlemiş. “Tam iki ay elimi piyanoya sürmedim,” derdi. Ne
kadar uğraşsam böyle çalamam, kimse çalamaz diye düşünmüş.
Aslında boşunaymış. Çünkü Oscar Peterson çaldıkça, notalar
bazen azgın bir nehir gibi akar, bazen bir şelale gibi çağıldardı. Olağanüstü
bir tekniği vardı. O tekniği asla esirgemediği için de, gösterişçilikle
suçlandığı olmuştur. Oysa dedik ya, havyar meselesi... Onun teknik hakimiyeti
ve virtüözlüğü, şovmenliğe değil, kendine bir ifade şekli yaratmaya hizmet
ederdi. Üstelik bütün bunları hiç çaba harcamıyormuşcasına yapardı. Başka
piyanistler ondan hep sitayişle bahsetmiştir, Duke Ellington ve Count Basie
gibi. Sekiz Grammy’li Petersen jazz’ın devleriyle çalışmıştır. Dük ve Kont’a ek
olarak Louis Armstrong, Charlie Parker, Roy Eldridge, Nat King Cole, Stan Getz,
Dizzy Gillespie ve Ella Fitzgerald’ı bunların arasında sayabiliriz.

Özgün stili, belirli bir tanıma dahil edilemiyor diye
eleştiri almıştır. Bu stili yıllar boyunca değiştirme girişiminde bulunmadığı
için de. Aslında stili, 1940’ların ikinci yarısında oluşmuştu, kabaca swing ile
bop arasında bir yerde olduğu söylenebilirdi. Ondan sonra da stilini değiştirme
gereği duymadı. Thelonious Monk, Johnny Hodges gibi büyük müzisyenlerle
paylaştığı bir özellik. O stili kendi içinde geliştirmeyi ise hiç ihmal etmedi.
Yaptığı kayıtların çokluğu da, tıpkı Art Tatum gibi onun da Norman Granz’ın
favori piyanisti olmasından kaynaklanır. Granz, sanatçılarının bazılarına
neredeyse haddinden fazla kayıt yapma eğilimindeydi. Bunun bir sonucu olarak
Peterson, büyük kısmı mükemmele yakın, onlarcası da birer klasik olan inanılmaz
sayıda albüm yapmıştı. Solo, düet, gözde formatı olan triolar, küçük gruplar ve
orkestralar.

Grant onu, Montrealli piyanist yirmi dört yaşındayken
Toronto’da keşfetmişti. Peterson o sıralar genç yaşına rağmen gözkamaştırıcı
tekniği ve melodik yaratıcılığı ile hem meslektaşları, hem de dinleyiciler
arasında heyecan yaratıyordu. Jazz at the Philarmanic turnelerinden birinin
tanıtımı için Toronto’ya gelmiş olan Granz, işi bitince taksiyle havaalanına
gidiyordu ki, radyoda Peterson’ın bir jazz kulübünden yapılan kaydını dinledi.
Çok etkilendi, geri dönüp onun çaldığı Alberta Lounge’a gitti, onunla tanıştı,
dosdoğru Carnegie Hall’e götürdü. Ondan sonraki otuz yıl boyunca da menejeri
oldu. Verve ve Pablo’dan ona kayıtlar yaptı.
Oscar Emmanuel Peterson 1925 yılında Kanada’da, Montreal’in
yoksul St. Antoine semtinde, beş çocuklu bir ailenin oğlu olarak doğdu. Semtte
uyuşturu, şiddet, her şey vardı ama ırk ayrımı yoktu. Küçük yaşta trompet ve
piyano çalmaya başladı. Yedi yaşında verem oldu, bir yılı aşkın süreyle
hastanede yatınca, babası ondan piyanoda yoğunlaşmasını istedi. Ders aldığı
kişilerin arasında ablası Daisy de vardı. On dört yaşında, tam kendini bir şey
sanmaya başlamışken, Art Tatum darbesini yedi. Neyse ki aynı yıl amatör bir
yarışmayı kazandı. Tüm zamanını piyanoya ayırmak için okulu bıraktı. 1942’de
artık Kanada’da iyice tanınıyordu. Johnny Holmes Orkestrası’nın tek siyahi
üyesi olarak A.B.D.’de de turneye çıkınca hayatın tatsız gerçekleriyle
karşılaştı. Örneğin, beyaz müzisyenlerle aynı otelde kalamıyor, aynı
lokantalara gidemiyordu.
Aslında bir süre adı sadece boogie-woogie ile birlikte
anıldı, çoğu kişi onu ciddi bir jazz müzisyeni olarak kabul etmiyordu. Norman
Granz ile birlikte bu durum değişti. Granz Toronto’daki o akşamda onu ikna edip
boogie-woogie’den ayırdı. Peterson, “Jazz at the Philharmonic” serisinin temel
direklerinden biri oldu. 1949’da Carnegie Hall’de boy gösterdi ve ertesi yıl
ilk kez Down Beat dergisinin okuyucu anketinde birinci oldu. Sonra bu ankette
on üç kere aynı başarıya ulaştı.
Onca kayıt arasında belki de en iyi bilinenleri, 1953 ile
1958 arasında esas triosu sayılacak grupla, gitarda Herb Ellis ve basta Ray
Brown ile yaptıklarıdır. Her ne kadar bazen gözardı edilse de, aynı zamanda iyi
bir bestecidir. “The Canadiana Suite” ve “African Suite”, unutulmaz besteleri
arasında yer alır. Prens Charles ile Diana Spencer’ın düğünleri için de “A
Royal Wedding Suite”ü bestelemişti. Ayrıca çok güzel bir sesi vardı. Bu sesin
Nat “King” Cole’un sesiyle olan benzerliği, “With Respect to Nat”te bütün
açıklığıyla ortaya çıkar. Sırf bu benzerlik yüzünden şarkı söylemekten
kaçındığı rivayet olunur.

1993’tan itibaren felç nedeniyle sol yanı zayıflayınca, iki
yıl müzikten uzak kaldı. Sonra, kendi deyişiyle, uzun yıllar boyunca enstrümanla
arasında doğmuş olan yakınlığın hatırına, yeniden piyano çalmaya başladı. Çok
geçmeden, sağ eliyle biraz daha fazla çalmayı öğrenmiş, turnelere çıkmaya
başlamıştı. Ancak bu yıl iki konserini sağlık nedenleriyle iptal etmek zorunda
kaldı. Biz de, yanlış hatırlamıyorsak 1985’da onu “live” olarak dinleme şansına
erişmiştik. Gözümüzde hep o günkü gibi kalacak, müziği kulağımızdan eksik
olmayacak.