Niels-Henning Oersted
Pedersen;
jazz çevrelerince bilinen adıyla;
NHOP

Niels-Henning Orsted Pedersen’in çalışmaları ve özellikle
This Is All I Ask adlı albümüyle ilgili 1998 yılında gerçekleştirilen röportajı
sizlere sunarken, çok yeni kaybettiğimiz piyanist Oscar Peterson’ın bascısı
olarak da tanınan sanatçıyı bir kez daha saygıyla anıyoruz.
Henüz iki yıl önce aramızdan ayrılan müzisyen, aslında
akustik bası jazz içerisinde farklı bir noktaya taşıyan sanatçılardan biri. Bir
eşlik ve ritm enstrümanı olmaktan çıkıp, kontr melodiler çalan, hatta zaman
zaman solist enstrüman olan kontrbasın bu gelişimi, hem Pedersen’in kariyerinin
oluşması açısından önem taşımaktadır, hem de Pedersen kendi stiliyle bu
gelişime yenilik ve renk katmıştır. Döneminin en yetenekli müzisyenlerinden
biri olan NOHP, eşine az bulunur bir tekniğe ve melodik anlayışa sahipti. Bir
gitarist gibi, elinin bütün enstrümanının tellerini çekerken sağ ellerinin dört
parmağını birden kullanırdı; bu sayede de bas üzerinde yüksek bir hakimiyete sahipti.
Gerçekleştirdiği eşliklerde de, soloları ve önde olduğu
projeler kadar başarılı olan Pedersen, bu alanda gerçekten birlikte çalması son
derece zor ve aynı zamanda kendisi de çok zorlayıcı bir müzisyen olan Oscar
Peterson’la harika bir uyum sergiliyordu.
Müzik kariyeri boyunca çok iyi müzisyenlerle birlikte çalma
fırsatını yakalayan Pedersen, 1946 yılında Danimarka’nın Osted kentinde dünyaya
geldi. Babasının kilise orgu çalmasından ötürü öncelikle piyano çalmaya
başlayan müzisyen, 13 yaşında ise akustik bas çalmaya başladı. Kopenhag’da
bulunan Montrmartre Jazzhaus’ta ilk konserini verdiğinde sadece 15 yaşındaydı.
Birkaç yıl sonra da yine burada çok ünlü müzisyenlerle çalışacak; hatta üstün
yeteneği sayesinde henüz 16 yaşındayken Count Basie Orkestrası’na davet
edilecekti.
Orsted Pedersen, gelişmiş melodik yeteneği, ruhu,
dinleyebilme yeteneğinin yanı sıra, zengin ve kendine has tınısıyla çok iyi bir
müzisyen olduğunu çok genç yaşlarda kanıtlamıştı. Ancak bunların yanı sıra,
akor değişimlerini dinlemesi, güçlü swing’i ve yeniliklere açıklığıyla
birlikte, klasik jazz çalmanın yanı sıra Archie Shepp ve Albert Ayler gibi,
dönemin daha liberal, daha modern müzisyenlerine de eşlik etmekteydi.
Pedersen, aktif bir şekilde müzik hayatını sürdürdüğü yıllar
boyunca, Avrupa jazz arenasında yer alan Tete Montoliu, Palle Mikkelborg, Allan
Botschinsky, Maria Joao, Philip Catherine, Ulf Wakenius, Michel Petrucciani ve
Kenneth Knudsen gibi önemli isimlerle düzenli olarak çalışmalar yürüttü,
1960’lardan 1980’lerin sonuna kadar 400’e yakın albümün kayıtlarında yer aldı.
Niels-Henning Orsted Pedersen’in çalışmaları ve özellikle
This Is All I Ask adlı albümüyle ilgili 1998 yılında gerçekleştirilen röportajı
sizlere sunarken, Pedersen’i bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Yeni albümünüzün adı This Is All I Ask (Tek İstediğim Bu). Albümünüzde yer alan
Oscar Peterson, Monica Zetterlund ve Phil Woods’u içeren güçlü kadroya
baktığımda, gerçekten de daha fazlasını isteyebileceğinizi düşünemiyorum –
Gerçekten çok çok iyi müzisyenlerle çalışmışsınız! Lütfen bana bu müzisyenleri
seçmenizin sebeplerini anlatınız.
Oscar Peteron, Monica Zetterlund ve Phil Woods gibi farklı
müzisyenleri seçmemin sebebi aslında çok basit. Onlarla, hayatım boyunca zaman
zaman birlikte çaldım ve onlar gerçekten de olağanüstü insanlar ve müzisyenler;
hepsi de kendine has kişiliklere sahip. Oscar Peterson’la çaldığım parçayı,
yıllar önce başka bir arkadaşımla çalıyordum. Bu parçayı tekrar albüme koymaya
karar verdiğimde, Oscar’la çalarsam nasıl olur diye düşündüm. Bence günümüzde,
en iyi tuşesi olan, piyanodan en iyi sound’u yakalayan müzisyen Oscar; ve bu
parça da bunu kanıtlar nitelikte. Monica Zetterlund’a gelirsek de; bence çok
iyi müzisyenlerle birlikte çalıştığınız zaman, ortamda fark edilir bir sihir
oluşuyor. Monica da, benim için kesinlikle büyülü. Onu, Bill Evans’la bir albüm
kaydettiği zamandan hatırlıyorum ve kendi albümümde de bu büyüyü yaratmak
istedim Monica sayesinde. Phil Woods’la ilk çalışmamız 1960’ların sonunda
birlikte bir big band için yapmış olduğumuz kayda uzanıyor. Onunla da, bu
albümün adını taşıyan This Is All I Ask şarkısını kaydettik. Onun benim
üzerimde bıraktığı etkiyi de hiçbir zaman unutamam; sound’u, müzikteki
olgunluğu ve kendini, kimsenin yapamadığı gibi dışavurabilmesi onu bu albümdeki
değerli müzisyenlerden biri haline getirdi.
Oscar Peterson’la hayatınız boyunca çok yakın çalıştınız. Peterson, sizin
kariyerinizi ne şekilde etkiledi?
Oscar Peterson’la uzun süren bir ortaklığım olduğu doğru.
Uzun yıllar boyunca hep birlikte çaldık. Onun benim kariyerim üzerindeki etkisi
de aslında son derece pragmatik. Çünkü, sosyal demokrat bir ülkede,
Danimarka’da doğan birisi olarak, yaşamda ilk farkına vardığım sosyal öğe ‘bize
bakıldığı’ydı. Bu aslında bir anlamda iyi bir şey, bütün hayata sirayet
edebiliyor, kendinizi rahat hissedebiliyorsunuz. Yaşama dört elle sarılmanıza
gerek kalmıyor, çünkü garantide olduğunuzu biliyorsunuz. Ancak bazen de, her
zaman kendimizin yapabildiğinin en iyisini yapmamızı, hatta çalabildiğimizin en
iyisini çalmamızı engelleyebiliyor. Oscar’la tanıştığımda ise fark ettim ki,
Oscar kendi en iyisini çalmamak için hiçbir mazeret kabul etmiyordu. Birlikte
çalmaya başladığımızda henüz 25 yaşındaydım; Oscar’ın bana öğrettiği en önemli
ve en gerçek ders de buydu; her zaman kendi performansımın üzerine çıkmaya
çalışmak, kendi yapabildiğimin en iyisini, hatta daha fazlasını yapmak…

Bu trionuzla birlikte dünya çapında bir ün kazanmadan önce Sony Rollins, Ben
Webster, Bill Evans ve Dexter Gordon gibi çok büyük yıldız sanatçılarla
çalıştınız. Bu bir nevi sizin için ‘okul’ gibi değil miydi?
Evet, aslında benim uluslararası müzik kariyerim, Oscar’ın
triosuna katıldığımdan daha da erken bir zamanda başladı. 1965 yılında Newport
Festivali’nde Sonny Rollins ve Alan Dowson’la birlikte çaldım; hatta daha sonra
Alan Dowson’la beraber Bill Evans ve Lee Konitz’e eşlik ettik. Ayrıca, aynı
dönemlerde Danimarka’da son derece aktif bir jazz ortamı bulunuyordu.
Genellikle, Club Monmartre’da neredeyse herkesle birlikte çalma fırsatını
yaşıyorduk; Dexter Gordon, Kenny Drew, Ben Webster, Don Byas, Freddie Hubbard,
Wayne Shorter, Scott Smith…
Siz daha 16 yaşındayken, yeteneğinizle ilgili söylentiler Count Basie’ye kadar
ulaşmıştı ki o da o zamanlar sizi kendi orkestrasına davet etti. Bu nasıl oldu,
biraz anlatabilir misiniz?
Count Basie’den bir teklif aldığım doğru, ancak o zaman 16
değil, 17 yaşındaydım. Bunun en büyük sebebi İsveç’te yer aldığım bir konserdi
ve aynı festivalde Basie de kendi topluluğuyla birlikte oradaydı. Quincy beni
çağırdı ve beni Basie’nin topluluğuna katılmam için davet etti. Ben de bu
görüşmenin ardından Basie’yle buluştum ve o da bana bu teklifi yineledi. Ben bu
fırsata son derece sıcak baktım ve hemen ailemle paylaştım. Ancak kararı ben
vermedim, karar benim için verilmiş oldu. 18 yaşımdan küçük olduğum için
Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışma izni alamadım. Bir sonraki yıl tekrar
aynı teklifi aldım, ancak bu sefer de Amerika, Vietnam Savaşı’ndaydı ve o
sıralarda ABD’de sürekli oturma izni alırsam bu yaşta askere çağrılabileceğimi
belirttiler. Bütün bu sebeplerden ötürü de Count Basie’nin topluluğuna katılma
fırsatını yakalayamamış oldum.
“In The Deep Stillness of The Forest” bu albümün en iyi parçalarından biri
kesinlikle. Bu şarkının hikayesi nedir – anladığım kadarıyla bu bir Danimarka
halk şarkısı…
Evet bu bir Danimarka halk şarkısı. Bu şarkıyı seçmemin en
büyük sebebi de benim çocukluğumun böyle bir ortamda geçmiş olması. Yöresel
kültürlere özel önem veren bir lisede okudum, sabahtan ve öğleden sonra ve
bulabildiğimiz her fırsatta halk şarkıları söylüyorduk. Bu bir gelenek haline
gelmişti. Ayrıca, bu şarkının birkaç yıl önce aramızdan ayrılan bir
arkadaşımın, Kenny Drew’un anısına olduğunu da söyleyebilirim. Onunla bu
şarkıyı sanırım 1972 yılında kaydetmiştik. Bu şarkı özellikle Japonya’da çok
beğenildi, ama her şeyin ötesinde ben de bu şarkıyı çok güzel buluyorum.

Müzikal cümleleriniz için ve kendinize has tınınız için çok iyi yorumlar
almaktasınız. Afro-Amerikan etkileşiminin yanı sıra, müzisyenliğiniz ve
sound’unuzu etkileyen en önemli etkinin Kuzey Avrupa mirası olduğunu
söyleyebilir misiniz?
Aslında ben de Kuzey Avrupalı olduğum için, bazı insanlar
benim sound’umun Kuzey Avrupalı olduğunu söyleyebilir. Ancak doğrusunu söylemek
gerekirse bunun tam olarak ne demek olduğunu henüz anlayamadım. Eğer bu, benim
çocukluğumun ve yaşantımın müziğime yansıması anlamına geliyorsa, o zaman
kesinlikle Kuzey Avrupalıyım, kesinlikle Danimarkalıyım. Aslında kendimi hiçbir
zaman bir kontrbasçı olarak görmedim; kendimi bir müzisyen olarak gördüm,
sadece bas çalıyordum. Eğer benim sound’umda ya da phrasing’imde bir farklılık
varsa, bu benim bir basçı gibi değil, bir müzisyen gibi düşünmemden ve
enstrümanımı bu şekilde çalmamdan kaynaklanıyor olabilir.
Harika performanslarınızın yanı sıra, trionuz da çok güçlü bir şekilde çalıyor.
Bazen gitarist Ulf Wakenius’la aranızda bir telepatik bağlantı olduğunu bile düşünebiliyoruz.
Ne zamandır bu trioyla birlikte çalıyorsunuz?
Bu trioyu, güçlü bir birliktelik olarak gördüğünüze ve
aramızda bir telepati olduğunu duyabilmenize sevindim. Aslında bu,
bilebileceğiniz bir şey değil. Ulf’la ilk kez birlikte çalışmaya başladığımızda,
böyle bir şey olduğunu bilmiyordum. Ama hemen birçok konuda ortak görüşlere
sahip olduğumuzu, müzikal anlamda birbirimizi anlamak için birbirimize bir şey
söylememizin gerekli olmadığını anladım. Bu durum, yıllar geçtikçe benim için
daha da belirgin bir hale geldi ve yaklaşık 10 yıldır birlikte çalıyoruz.
Bu trio, kalıcı bir buluşma mı?
Evet, bu topluluk kalıcı bir çalışma. Bir kayıt yapma
vaktiniz geldiğinde, insanlar size son derece cazip sorular sorar. Her
seferinde size farklı müzisyenlerle birlikte çalışmak için teklifler gelir.
Özellikle bu isimler de hep büyük sanatçılar olduğu için gelen teklifleri
reddetmeniz çok zordur, sonuç olarak ben de herkesle birlikte kayıt yapmak
isterim. Çünkü farklı müzisyenlerle birlikte çalışmak da ayrı bir zevk ve
heyecan veriyor. Biz, trio olarak yılda 60 ila 80 arasında konser veriyoruz.
Sonuç olarak bu kadar çok çalmamız da, bizi birbirimize daha da
yakınlaştırıyor. O zaman da, bu trioyu bozmak yerine, konuk solistler çağırmayı
tercih ediyoruz, Oscar Peterson, Monica Zetterlund veya Phil Woods gibi. Kalıcı
bir topluluğunuz olduğunda, üç dört farklı müzisyenin ilk defa stüdyoda bir
araya gelmesinden çok daha öte bir birliktelik yakalayabiliyorsunuz. Bence bu
albümümüzde, bunu rahatlıkla duyabilirsiniz.
Kendinizi önümüzdeki beş yıl içerisinde nerede görüyorsunuz – hedefleriniz
nelerdir?
Önümüzdeki beş yıl içerisinde, en azından bir kez daha This
Is All I Ask gibi, memnun kalacağım bir albüm kaydetmek istiyorum. Geçmişimi
değiştiremeyeceğimi düşünüyorum, ancak kesinlikle önümüzdeki beş, on hatta
umarım yirmi yıl boyunca mutlu olmak istiyorum. Bir kez daha ‘tek isteğim bu’
diyebilirim.