BILLY STRAYHORN
Rhonda Hamilton’un yapımcılığını ve sunuculuğunu
üstlendiği “Lush Life: Billy Strayhorn’un Müziği ve Hayatı” adlı radyo
programını firmanın gönderdiği CD’den arkadaşımız Can Ergelmiş sizler için
deşifre etti.

Yıllar boyunca Duke Ellington’un orkestrasında yer alan,
Ellington ile birlikte ün kazanan birçok parçanın asıl sahibi, modern jazz
düzenlemelerinin ilk yaratıcısı, hayatı boyunca sahne ışıklarından uzak, sahne
arkasında ve karanlıkta kalmış bir müzisyen, bir dahi: Billy Strayhorn...
Çok genç yaşta Ellington ile tanışan, ona onun eserini
yeniden yorumlayarak, büyük dükü hayretler içinde bırakan, hem kendine güvenli
hem de içine kapanık bir müzisyen Strayhorn. Yaşamının her anında, müzikal
yaratım sürecini içten içe yaşayan sanatçı, müzikle iç içe sessiz bir yaşamın
ardından, günümüzün belki de en çok bilinen, en çok dinlenen ve en çok
yorumlanan jazz eserlerini bıraktı.
Blue Note, Strayhorn’un sanatı ve müziği hakkında karanlıkta
kalan bazı noktaları aydınlığa çıkaran, bilgilendirirken, duygulandıran bir
program hazırlamış. Rhonda Hamilton’un sunuculuğunu yaptığı “Lush Life: Billy
Strayhorn’un Müziği ve Hayatı” adlı program, bizleri yoğun ve dolu bir müzikal
yolculuğa götürüyor. Hamilton’a, Strayhorn’un biyografisini yazan David Hajdu,
piyanist Bill Charlap ve saksafon sanatçısı Joe Lovano eşlik ediyor bu
programda. Strayhorn’un en dokunaklı, en duygulu ve belki de müzikal kariyeri
içerisinde en belirleyici eserleri, Bill Charlap, Joe Lovano, Bruce Lundvall,
Diane Reeves ve Elvis Costello tarafından yorumlanmakta, müziğin konuşulmadan
ya da yazılmadan önce dinlenmesi gerektiği bizlere bir kez daha
hissettirilmekte.
Bu harikulade radyo programını dinlerken, Strayhorn’un
eserlerini tekrar tekrar dinlemek, bir kez daha onun hissettiklerini hissetmeye
çalışmak istedim. Umarım, sizler de Rhonda Hamilton’un yapımcılığını ve
sunuculuğunu üstlendiği bu programla, Strayhorn’u daha da yakından
tanıyabilirsiniz.
Billy Strayhorn’u tanımanın, onu yaşamanın en iyi yolu, onun
hayatını okumak değil, aslında müziğini dinlemektir. Onun hakkında ne kadar
bilgiye sahip olmanız gerektiğini bilemiyorum, ancak müziğini hissettiğinizde,
müziğindeki sevgiyi hissettiğinizde, Strayhorn sizi çok güzel yerlere
götürecektir. Strayhorn’un aslında daha farklı bir açıklamaya ihtiyacı yoktur,
çünkü o gerektiği kadarını müziğinde vurgulamıştır. Müziği, onu, onun duygusal
ve müzikal yoğunluğunu ve karmaşıklığını sarmalamaktadır.
Piyanist ve besteci Billy Strayhorn, jazz tarihinin en kalıcı
eserlerinden bazılarını yaratmıştır. Bunların yanında, Duke Ellington
Orkestrası için gerçekleştirdiği içten düzenlemeler jazz’ın gelişiminde odak
noktalardan biri olmuştur. Aslında, Strayhorn’un, Ellington’la uzun süren
birlikteliği çoğunlukla onun besteci ve aranjör olarak sahip olduğu üretken
kariyerini gölgelemiştir.
Philadelphia eyaletinin Pittsburgh kentinde dünyaya gelen
Strayhorn, North Carolina’daki büyükannesinin piyanosuna aşık olduğunda henüz
küçük bir çocuktu. Eve döndüğünde, gazete satarak, kendi piyanosunu alabilecek
parayı biriktirdi, hemen piyano dersleri almaya başladı. Westinghouse
Lisesi’nden mezun olduğunda, henüz 18 yaşındayken, profesyonel olarak müzik
icra ediyordu ve beste çalışmalarına başlamıştı. Strayhorn’un “Lush Life” adlı
biyografisini yazan David Hajdu, sanatçının müzik dünyasındaki ilk yıllarıyla
ilgili şunları söylüyor:
“Strayhorn’un kariyerinin ilk yıllarında yaptığı her şey,
sanki dikkat çekmemek, gözden uzak kalmak içindi. Sanki çocukken hiçbir şey
yapmamış, kendi kendine bir noktaya ulaşmamış; sanki Duke Ellington onu
kanatları altına alınca başarılı olabiliyormuş izlenimini uyandırıyordu. Ancak
gerçek, kesinlikle böyle değildi. “Strayhorn, klasik müzik eğitimi alan bir
siyah piyanist olarak eşinde nadir rastlanan bir müzisyendi. Lisede kendi
sınıfı için baştan aşağıya besteleri kendine ait olan bir müzikal yazmıştı. Bu
müzikalde 10 orijinal eserin yanı sıra, parçaların sözleri ve diyaloglar da
tamamen Strayhorn’a aitti. Müzikalin en ilgi çeken parçası, erken jazz’ın ve
popüler Amerika müziğinin yaratıcılarından biri olan George Gershwin’e atıfta
bulunan bir up-tempo dans eseriydi. Piyanist Bill Charlap, bu eseri şöyle
betimliyor:
“Fantastic Rhythm, bir stride parça ve erken jazz parçalarını
andırıyor, Jelly Roll Morton’dan ilham alınmış sanki. Parçayı incelediğinizde
ve bire bir çaldığınızda, Fantastic Rhythm ile Morton arasında çapraz bir
ilişki olduğu da ortaya çıkıyor. Yani Morton’dan alınan temel bazı yapılar
incelikle işlenmiş ve üzerinde daha modern formlar oturtulmuş”.
Fantastic Rhythm, ABD’nin Pasifik kıyılarında sahnelendi.
Fantastic Rhythm müzikalinin en ünlü parçalarından biri de, özellikle John
Coltrane’in yorumuyla hatırlayabileceğimiz My Little Brown Book’tu.
Strayhorn’un, ilkgençlik çağında Pittsburgh’da yazdığı bu şarkı, uzun yıllar
boyunca kalıcı bir standart haline geldi.
Strayhorn’un ilk kompozisyonları, müzisyenin farklı
alanlardan aldığı ilhamlarla doluydu. Klasik batı müziği etkileşimli jazz
melodileri... Strayhorn’un yeteneği yadsınamazdı, ancak bir siyah piyanist için
dönemin koşulları çok farklıydı. 1930’larda Pittsburgh’da yaşayan fakir bir
siyah çocuk için klasik müzik çok uzak ve kapalıydı. Billy, daha gelişmiş bir
müzik için, jazz için daha hevesliydi; tiyatro müziğini ve kabare hayatını
seviyordu. İlk bestelerinde, bütün bunların bir araya geldiğini görüyoruz.
Sadece klasik müzik, sadece jazz, sadece tiyatro müziği, ya da sadece kabare
stilinde müzik değildi Strayhorn’un yapabildiği. Kendi müziğinde bütün bunları
eritmeyi ve kendi duygularının filtresinden geçirerek bir sentez oluşturmayı
başarıyordu.
Strayhorn, kategorileri reddeden bir müzisyendi.
Pittsburgh’dayken Mad Hatters adlı bir trio’ya önderlik ediyordu, ancak buradan
çıkmanın yollarını aramaya başlamıştı. Arkadaşı George Greenly sayesinde bu
fırsatı bulacaktı. Greenly, Pittsburgh’a ilk gelen orkestra lideriyle
tanıştıracağına söz vermişti: Bu müzisyen Duke Ellington’du.
David Hajdu, Duke Ellington ile Billy Strayhorn’un müzikal
birlikteliğini şöyle yorumluyor:
“Strayhorn ve Ellington, mükemmel bir uyum gösteriyorlardı. Strayhorn,
önceden Ellington’un eserlerini çalışmış, aralarından bazılarını seçmişti ve
Ellington’la ilk kez karşılaştıklarında ona bu parçaları nasıl yeniden
oluşturabileceğini ve Ellington’un kendi eserlerini nasıl geliştirebileceğini
göstermişti. Strayhorn, Ellington’un konserinin ardından, kulise gitti,
piyanonun başına oturdu ve Ellington’un iki eserini çaldı. Bununla göstermeye
çalıştığı iki şey vardı; sanki “Mr. Ellington, bizim ortak yönlerimiz
bulunuyor, benim de müziğe karşı bir tutkum var. Ancak ayrıca, sizin müziğinize
ekleyebileceğim fikirlerim var. Biz ortak olabiliriz.”
Ellington ise, Strayhorn’u dinlerken sandalyesinden kalktı ve
ellerini onun omuzlarına koydu. Birlikte geçirdikleri on beş dakikanın sonunda
da Duke, Strayhorn’a iş teklif etmişti. Ellington, onu New York’a orkestrasına
katılmak için davet etti, ancak bu işin detayları henüz netlik kazanmamıştı.
Bu tanışma, ömür boyu sürecek olan bir birlikteliğin
başlangıcıydı ve iyi bir başlangıç olmuştu. Strayhorn, hemen Duke için müzik
bestelemeye başlamıştı ve Ellington da hemen onun için uygun bir yer buldu.
Daydream, Strayhorn’un Ellington’la tanışmasından çok kısa
süre sonra, 1939 yılının bahar aylarında bizzat onun evinde yaşarken yazdığı
bir eser. Eserde Ellington’ın adı geçse de, tamamen Strayhorn’un hassasiyetini
yansıtan, ilk notasından son notasına kadar bir Strayhorn eseri.
Ellington ve Strayhorn, birçok açıdan birbirlerine
benziyorlardı, ancak yine birçok açıdan çok farklıydılar. Duke Ellington, sahne
ışıklarını seven karizmatik bir liderdi. Piyanist Bill Charlap ve Joe Lovano,
Strayhorn’un karakter özelliklerini ve müzikal üslubunu şöyle yorumluyorlar.
B.C.: Strayhorn çok farklı ve içedönük bir insandı. O, sahne
ışıklarının uzağında, arka planda olmaktan mutlu ve burada rahat olabilen bir
figürdü. Ancak Ellington’la birlikte, son derece gelişmiş müzikal fikirlere,
zihinlere ve lezzetlere; ileri seviyede yaratıcılığa sahiptiler. Aynı anda
yaratabiliyorlar ve aynı çizgi üzerinde düşünebiliyorlardı. Bu, yanındaki
insanın bir sonraki söyleyeceği sözü önceden tahmin etmek gibi bir şeydi.
J.L.: Müziğinin her notasında, her melodisinde yaşadığı
sevginin, hayata karşı olan aşkın izleri hissediliyordu. Yazdığı eserleri
müzisyenlere zevkle verirdi ve onların tarafından nasıl çalınacağını çok merak
ederdi. Onların, kendi parçalarını çalmalarını dinlemeye bayılırdı. Modern jazz
döneminin başladığı dönemleri başlatanlardan birisi olmuştu. Daha özgür
yaklaşımlar ve müzisyenlerin kendi kişiliğini oluşturabileceği bir ortam
yaratılmaya başlanmıştı. Strayhorn’un müziği, armonik olarak ve melodik olarak
o kadar iyi oluşturulmuştur ki, müzisyenlere kendi duygularını katmaları için
harika bir durum yaratılmakta.
B.C.: Strayhorn’un özellikle duygu dolu ballad’ları
etkileyicidir. Bence, onun eserlerinde hem kötümserlik, hem de iyimserlik aynı
anda bulunmaktadır. Strayhorn gibi bir dehanın müziğini böldüğünüzde, birden
çok fazla duyguyla karşılaşabilirsiniz. Aynı anda hem mutlu, hem de mutsuz
olduğunu görebilirsiniz. Tıpkı blues gibi, hem ilham ve mutluluk verici, hem de
mutsuzluk ve ümitsizlik taşıyan... Strayhorn’un ballad’larında ruhsal bir özlem
ifade eden bir ters akım vardır.
Bu duyguları belki de en iyi duyabileceğiniz eser, Chelsea
Bridge olabilir; özellikle de Ben Webster çalarken...
Strayhorn, yaratma sürecini kendisi de daha önce
tanımlamıştı. Sürecin ilk adımı, önce kendi zihninde eseri oluşturmaktı. Bu
süreçte, başkaları veya başka olaylar onun zihnini dağıtamazdı. Çok yakın
arkadaşları, onun gürültülü, kalabalık partilerde bile bir şeyler üretebildiğin
söyler. İnsanların dans ettiği, yüksek sesle müzik çalınan, yüksek sesle
konuşulan ortamlarda, partilerde Strayhorn oturur, müzik yazardı.
Strayhorn genellikle çabuk üretirdi, bestelerini tamamlaması
çok kısa sürerdi. Ancak bu durumun en büyük istisnası, Lush Life olmuştur. 1936
yılında tamamladığı bu eseri sonuçlandırması, en azından iki, hatta üç yıl
sürdü. Lush Life, Strayhorn’un sadece gazetelerde okuduğu ve henüz tanışmadığı
kokteyller ve partilerle dolu olan jazz dünyasını betimlemekte, sofistike şehir
hayatını anlatmaktaydı. O yaşta birisi için sıra dışı sayılabilecek bir
derecede karamsarlık da hissedilebiliyordu.
Strayhorn, Ellington’la birlikte çalışırken, bazı yanlış
kararlar verdiğine inanıyordu. Ellington’ın yıldızı daha da parladıkça, Billy
kendini daha da çok içkiye vermeye başlamıştı. İçki, onun için hem
eğlenceliydi, hem de bir kaçış noktasıydı. Kendisine içki içmenin yakıştığını
düşünüyordu. Ancak yıllar içerisinde, içki, onun sonunu hazırlamaya başladı.
Kısa süre içerisinde, onun kaybolmasına, unutmasına ve hayatını kısa süre
içerisinde ilk sebebi içki olan boğaz kanserinden ötürü kaybetmesine yol açtı.
Ölmeden önce Strayhorn, enerjisini, o dönemde hızla büyüyen
ve önem kazanan insan hakları hareketlerine yönlendirdi. Uzun zaman boyunca
platonik bir şekilde aşık olduğu Lena Horne ile ortak çalışmalar
gerçekleştirmesi, bu döneme rastlamıştı. Lena, Billy’ye diğer herkesten
olduğundan çok daha yakındı, belki de onu en iyi tanıyan insandı. Birlikte
seyahat etmişlerdi, çok özel bir dostlukları vardı; belki de Ellington’la
olmadığı kadar yakın...
1965 yılında, Strayhorn’un rahatsızlığı çok artmıştı.
Boğazına saldıran kanseri saklamak için bu dönemde Ellington’dan uzaklaşan
müzisyen, hasta yatağında Ellington’a son eserini sundu. Sonradan Blood Count
adını verilen Blue Cloud adlı şarkının düzenlemesini bitirdi. Bu şarkı,
Strayhorn’un derin müzikal zihninde oluşmuştu ve gerçekten de büyük bir ruhsal
özlem taşıyordu. Strayhorn’un hüzünlü feryadı, eserin her anında duyuluyordu.