Önder Focan Group; Swing a
la Turc

Önder Focan, Ferit Odman, Erdal Akyol, Şenol Filiz
Önder Focan’ın, geride bıraktığımız 2007 yılının sonlarında
yayınlanan Swing A La Turc isimli albümü, 2001’de Blue Note etiketi ile
yayınlanan Stardard A La Turc albümünün devamı niteliğinde... Kalan Müzik’ten
yayınlanan bu albümde ağırlıklı olarak Türk Sanat Müziği kökenli bestelerin
jazz yorumları yer alıyor. Bu albümde Önder Focan’a; davulda Cem Aksel ve Ferit
Odman, trompette Şenova Ülker, basta Erdal Akyol ve neyzen Şenol Filiz’den
oluşan kadro eşlik ediyor. Her yaş grubundan müzik dinleyicisinin kulağında yer
etmiş bu parçaların jazz yorumlarını duyabileceğimiz bu albümün çıkmasını
fırsat bilerek, usta gitarist Önder Focan’la, albümü ve müzikal yolculuğunu bir
de kendi ağzından dinlemek adına bir söyleşi gerçekleştirdik.
Son albümünüz Swing A La Turc’ten bahsedebilir misiniz?
Swing a la Turc aslında bir anlamda 2002’de çıkan albümümüz
Standard a la Turc’un devamı gibi oldu, fakat içinde bir değişiklik var, neyzen
Şenol Filiz var. Onun varlığı bizi biraz daha Türk Sanat Müziği’nin içine doğru
getirdi. Bu işin başlangıcı da 2007’nin başlarında Paris’te yaptığımız bir
konser; bu konser için bizden bir anlamda organizatörler -Şenol Filiz’le benim
Yansımalar’daki bir konserimizi dinledikten sonra- böyle bir talepte
bulundular. Dediler ki sen jazz trio’su artı neyzen Şenol Filiz ile birlikte
gel. Ona göre bir repertuar yaptık. Paris’teki konserimiz çok başarılı oldu,
onun üzerine de Şenol’la dedik ki devam edelim. Ben oturdum yeni parçalar
düzenledim, zaten Şenova Ülker’le olan quartetimize ilaveten bir de Şenol
Filiz’de eklenince Swing a la Turc oluştu.
Bu albümde yer alan parçalar genelde Türk Sanat Musikisi repertuarından
seçmeler, biraz parçalardan bahsedebilir miyiz?
Türk Sanat Müziği’nin makam olarak batı müziğiyle çok
çelişmeyen makamları seçiyorum ki hani aslını zedelemeyelim diye; Nihavend,
Buselik gibi makamlardan parçalar. Burada Erol Sayan’ın “Cici Kız”ı var, bana
nostaljik gelen, 1960’larda TRT’den duyduğum parçaların jazz konseptinde
yorumlanmasından oluşan bir albüm. Saadettin Kaynak’ın “Gönül Sana Tapalı”
isimli parçası var, Fehmi Tokay’dan “Geçti Bahar”, Sabahattin Ezgi’den “Bahar
Geldi Gül Açıldı” ve Mehveş Hanım’ın “Kaçsam Bırakıp” isimli parçaları var. Onun
dışında yine Türk Sanat Müziği kökenli olan, Yansımalar’dan tanıdığımız Birol
Yayla’nın “Sen” adlı bir bestesine yer verdik; tambur ve gitar sanatçısı, onun
bestelerini çok seviyorum, çok iyi bir besteci. İki tane Türk Sanat Müziği
kökenli olmayan parça var; Fahir Atakoğlu’nun “Lal” ve ya diğer ismiyle 12 olan
parçası ve Zülfü Livaneli’den “Karlı Kayın Ormanı”. Albümde bir de benim bestem
var, tümüyle albümle alakası olmayan bir yapısı var aslında, bir hard bop
parçası, parçanın adı “Canberra Zortlatması”. Bu parçayı yazmama sebep olan bir
seyahatteki arkadaşlarımın bu albümde çalmasından kaynaklanıyor; Şenova Ülker,
Cem Aksel ve Erdal Akyol buradaysa, bu parçayı da çalalım diye düşündüm ve
çaldık.
Standard a la Turc albümünüzün kayıtlarını Finlandiya’da
yapmışsınız, bu albümü Türkiye’de kaydetmiş olmanızda, Türkiye’de kayıt
teknolojilerinin gelişmesinin bir etkisi var mı?
Aslında Türkiye’de kayıt teknolojileri oldukça gelişkin, bir
tek eksik var; bütün sistemler canlı değil de üst üste kayıt konseptine göre
ayarlanmış. Aslında donanım batıdaki bütün stüdyolardaki donanımlar gibi; ama
Miam hariç hiçbirinde kulaklık monitör sistemi yok. Yani tek bir miks, ya da en
fazla iki miks duyuyorsunuz kulaklığınızdan. Dolayısıyla sahnede çalarkenki,
sahnede sizin kendinizi ve grubu duyma balansınızı Türkiye’de
yakalayamıyorsunuz. Bu Findandiya’da mümkündü, Amerika’da yaptığım kayıtlarda
da mümkündü. Burada da dediğim gibi sadece Miam’da var. Ama biz bunu, Modern
Müzik Akademisi’nde bu sistem olmamasına rağmen güzel bir miks ile hallettik.
Çünkü orada da birlikte çalınabilecek çok güzel, büyük bir hacim var. Tek
derdimiz üstüste kayıt yapmadan canlı çalabilmekti, oldukça yeterli olduğunu
düşünüyorum.
Bu albümünüz Kalan Müzik etiketiyle piyasaya çıktı; Türk müzik piyasasında
Kalan Müzik’in yeri hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim?
Kalan Müzik, Türkiye nefesli müzikleri dünyaya ve Türkiye’ye
taşıyan ve nitelikli çalışmalara çok destek veren bir kuruluş. Aslında jazz çok
ağırlıkta değil, ama onun dışında her türlü Türk müziği ya da Türk müziği
olması da gerekmiyor, buralardaki etnik müzikleri çabalara saygı göstererek ve
emek verilen işlere destek vererek prodüksiyonlar yapıyor. Dünyada da katolog
ve dağıtım olarak son derece iyi bir yeri var, bir jazz plak şirketi gibi değil
ama Türkiye’den çıkan müziği oldukça iyi tanıttığını düşünüyorum.
Bu albümün yurtdışında bir plak şirketinden yayınlanması gibi bir ihtimal var
mı?
Aslında baştan vardı ve etiketi de ona göre yapmak durumumuz
söz konusuydu. Fakat ACT’ten çıkma gibi bir durumu da vardı, ama burada da çok
hızlanmıştı çalışmalar, Kalan dağıtımını yapacaktır diye düşünüyorum.
Blue Note’dan albümü çıkan ilk Türk müzisyeni ünvanına sahipsiniz, Türkiye’de
günün birinde ismi jazz ile anılacak bir plak şirketi olması ihtimali nedir
sizce?
O ihtimal biraz şuna bağlı; dünyada mp3, internetten indirme,
Ipod gibi sistemler olmasaydı, muhakkak olurdu. Sadace jazz olmasa bile; jazz
artı blues, jazz artı rock, ya da jazz artı klasik müzik albümlerine yer veren
bir yayıncı şirket olurdu. Ama şimdi sistem karmaşasından dolayı o şirketlerin
ne olacağını dahi göremiyoruz. İnşallah bir şekilde bu artık tanımlı bir hale
gelebilir; teliflerle uyumlu, emeğin para ödenebilir hale geldiği bir sistem
oluşabilir. O zaman da bu şirketler değişik bir formda da olsa yaşayacaktır, ve
bekliyoruz böyle bir şeyi. Eğer mp3 olayları olmasaydı, çok yakın bir zamanda
böyle bir plak şirketinin kurulmasını bekliyordum.
Albümdeki “Canberra Zortlatması” isimli parçayı Avustralya
turnesinde başınızdan geçen bir olaydan esinlenerek bestelemişsiniz. Bizimle
paylaşabilir misiniz?
Biz çok güldük, o kadar da komik bir şey olduğunu
zannetmiyorum ama. Kaldığımız apart otelin banyosunun yer süzgeçinden sürekli
köpük geliyordu; zortlatma da komik bir laftır ya, aslında bir halk oyunu.
Arkadaşlardan birisi de “Bu da herhalde Canberra Zortlatması!” dedi, bunun
üstüne de ben Türkiye’ye gelir gelmez böyle bir hard bop parça yazdım. Sadece
bunu tekrar hatırlamış olup, o seyahatimizde geçirdiğimiz zamanın anısı oldu.
1999’da Blue Note’dan çıkan “Vocalist” isimli albümünüzde beraber çalıştığınız
müzisyenler arasında Sibel Köse’ye de rastlamak mümkün, ve 2006’dan beri duo
projenizle sıkça sahneye çıkıyorsunuz. İlerleyen zamanlarda Sibel Köse ile bir
albüm projesinde buluşmanız mümkün mü?
Albüm olarak değil de, stardartları yorumladığımız duo
çalışmalarımızı sürdürmeyi düşünüyoruz. Sibel Köse çok değerli bir müzisyen,
onunla aynı sahnede olmak, hele iki kişi olmak çok keyifli, en azından bu
duo’ya devam edeceğiz.
2001’de yayınlanan Standard a la Turc isimli albümünüzde yorumladığınız
eserlerde pop ağırlıkta, bu albümde ise parçaların çoğu Türk Sanat Musikisi
kökenli. İlerleyen albümlerde Türk Halk müziği repertuarından örneklerin
yorumlarıyla karşılaşmamız mümkün mü?
Tümüyle değil ama yine bir iki parça olabilir. Mesela
Standard a la Turc’te “Sobasında Kuru da Meşe Yanıyor Efem” vardı. Her ne kadar
Zülfü Livaneli bestesi olsa da, “Karlı Kayın Ormanı” bir anlamda Türk Halk
Müziği ezgisi kıvamında bir eser. O dönem bizi yakalayan bir ezgi olursa, tabi
ki neden olmasın...
Müzisyen kimliğinizin yanı sıra bir eğitimci kimliğiniz de var; Akademi
İstanbul’da “jazz ensemble” dersleri vermekteymişsiniz, bu sıralar her hangi
bir kurumda eğitmen olarak çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz?
Akademi İstanbul’dan sonra, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde
dersler verdim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin sahne sanatları bölümününde bir
seçmeli ders ve geçen sene gitar dersi verdim. Yetişemiyorum, vaktim olsa, çok
seviyorum eğitimciliği.
Büyük fark var değil mi müzisyenlik ile arasında?
Eğitmek güzel bir şey, çünkü siz kendinizi de eğitiyorsunuz
orada, bütün hocalar böyle der zaten. Kendi eksiğinizi görüyorsunuz, en zayıf
öğrenciniz öyle bir yer yakalamıştır ki siz bu güne kadar hiç öyle
düşünmemişsiniz. Bir de gençlere bir şeyler vermek ve gençlerle birşeyler
paylaşmak son derece hoş bir şey. İnsanı taze tutan, yenileyen bir şey. Onun
için ben gençlerle olmayı ve hocalık yapmayı çok seviyorum.
Nardis’te bir çok değerli Türk müzisyenin yanı sıra, yurt dışından da bir çok
isim ağırlanmakta. Nardis Jazz Kulübü’nü, Türkiye’de jazz’ın kalbinin attığı
mekanlar arasında anmak mümkün. Bu yoğun müzikal etkileşimin sizdeki etkileri
nasıl?
Türkiyeli müzisyenlerden, genç müzisyen arkadaşlarımız çok
sahne buluyorlar, onlarla tanışmış oluyorsunuz ve yeni yeni müzisyenlerle çalma
imkanınız oluyor. Kimle çalarsanız renginiz biraz daha farklı oluyor. Yani genç
olmaları da tek başına tanımlamıyor onları, son derece değerli arkadaşlarımız.
Onların bana ve benim neslime katkıları olduğunu düşünüyorum. Artı, gelen giden
yabancı müzisyenlerle çalma imkanımız oluyor, her seferinde başka bir müzikal
yolculuk söz konusu oluyor. Nardis bana yeni ve farklı bir ufuk açtı, şu
projeyi Nardis sayesinde yaptım diyemiyeceğim ama her yaptığım işte, muhakkak
Nardis’te yeni tanıştığım insanların ya da arkadaşların önemli katkısı olduğunu
düşünüyorum.
Açık Radyo’nun jazz ile ilişiğine dair yorumlarınızı alabilir miyim?
1990’ların ortalarıydı galiba, bir Amerikalı, iki Alman
müzisyen Türkiye’ye geldiler ve beraber konserler verdik; Antalya ve Bodrum’a
da gittik, hava alanından karşılamıştım onları. O sırada Açık Radyo açıktı, ve
“Türkiye’de bir jazz kanalı mı var” diye sordular. Dolayısıyla insanların
Türkiye’de duyduklarında jazz kanalı imajı yarattığına göre, jazz’a önemli bir
yer verdiği kesin Açık Radyo’nun. Belli dönemlerde elimden geldiğince
programlar yapmaya çalıştım, onlar da çok keyifliydi. Yine zaman sorununu
aşarsak, ve Açık Radyo isterse ben de memnuniyetle program yapmaya çalışırım.
Açık Radyo her zaman hem jazz müzisyenlerine hem de jazz’a destek olmuştur.
Beraber çalmayı en çok isteyeceğiniz isim?
Bir sürüsüyle bir şekilde çaldım, rüyalarıma giren biri var
diyemiyorum ama; Jim Hall ile iki gitar olarak duo çalmak isterdim. Ya da Mark
Johnson ve Peter Erskine ile trio çalmak isterdim. Sonny Rollins ile de çok
isterdim çalmayı. Mesela çekinip kendisinden isteyememiştim ama Benny Golson
bizimle bir set çaldı. Nardis’e geldiğinde uçağı bir gün sonraya kalmıştı, biz
de yemeğe götürmeyi teklif ettik ama yorgun olduğunu söyleyerek reddetti. Sonra
dayanamayıp saksofonunu alıp sahneye geldi; Sibel Köse, 3 yabancı müzisyen ve
ben vardık. Benny Golson da bir efsane, günün birinde belki Sonny Rollins de
olur.
2007’nin sonları yaklaştığımız bugünlerde bu yılın sizi en etkileyen
albümlerini öğrenebilir miyim?
En son dinleyip de son derece keyif aldığım Keith Jarrett’ın
bir double albümü var, bir festivalden alınan kayıt. Stride çalıyor, eski tarz
gibi, o albüm benim için çok keyifliydi, zaten Keith Jarrett ve triosu benim en
sevdiğim gruplardan birisi. Cedar Walton’ın bir albümünü dinlemiştim, son
derece keyif almıştım. İlk aklıma gelenler bunlar, nedense de ikisi de piyanist
albümü oldu.
Ya gitaristler?
Gitaristler arasında taptığım kişi Wes Montgomery,
yaşayanlardan Jim Hall’ı çok beğeniyorum, orta nesilden Pat Metheny ya da Corey
Christiansen, Jimmy Bruno var o da 50’li yaşlarında şimdi. Vic Juris var mesela
harika bir gitarist. Bunları çok beğeniyorum.
*Bu söyleşinin sesli kaydı 20. Aralık. 2007 tarihinde, Açık
Radyo 94.9, Açık Dergi programında yayınlanmıştır.