Seda Binbaşgil ile jazz
global and local...

Sakın yukarıdaki başlığa bakıp da bizim dergiye bir haller
oldu demeyin, henüz İngilizce olarak yayınlanmaya başlamadık, ama Allah
söyletiyor, çok yakında bu da gerçekleşirse şaşmayın. Sevgili kalem arkadaşımız,
gerçek bir jazz emekçisi olan Seda Binbaşgil geçtiğimiz Ağustos ayında bu
konudaki ilk adımları attı. Jazz’ın yüreği sayılan Amerika’da yedi düvelden
gelen jazz gazetecilerinin konferansına gitti ve son derece ilginç bir
toplantıya katıldı, düşüncelerini onlarla paylaştı ve bana göre bizim derginin
de İngilizce manşetinin basılmasının ilk adımlarını attı.
Seda ile Açık Radyo’da başlayan mikrofon arkadaşlığımız sırasında ona sevgili
aziz dostum yerine sevgili Jazzizam diyerek hitap ederdim. Terzi kendi söküğünü
dikemeyeceği için onun Amerika’dan getirdiği haberleri dergimize aktarmak için
röportaj yapma keyfi de bana düştü, Marmara otelinin kafesinde buluştuk ve
Seda’nın “ Bir zamanlar Amerika” öyküsünü dinledik.
Bilgi Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesinde jazz dersleri
verdiğimden sürekli olarak internet üzerinden dünyada jazz eğitimi konusundaki
programları ve gelişmeleri takip ediyorum. Bu araştırmalarım sırasında
“International Association for Jazz Education”, IAJE, konferanslarının
varlığını öğrendim, daha sonra New York’da olduğum bir gün konferansın kaldığım
otelin hemen karşısında yapıldığını tesadüfen öğrenerek ilk defa katıldım,
ilgimi çekti ve başkalarına da katılmaya devam ettim. Bu katılımlar sırasında
jazz dünyasından birçok kişi ile tanıştım ve ayrıca “Jazz Journalist
Association’u , JJA, keşfettim. Buraya da üye oldum. Zamanla ilişkiler gelişti
ve geçtiğimiz Ağustos ayında New York Columbia Üniversitesi’nin Jazz Studies
bölümü ile JJA’nın birlikte düzenlediği bir konferansa davet edildim. Dünyanın
birçok yerinden gelen jazz gazetecilerinin ve yazarlarının bir araya gelerek
değişik panellerde konuştuğu bir konferans ilk defa yapılıyordu. Konferansın
ana konusu ve teması “Jazz Global and Local” idi, daha sonra bu şemsiye temanın
altında değişik alt başlıklar ile çeşitli paneller yapıldı.
Benim katıldığım panelin konusu ise davetlilerin geldiği
değişik ülkelerde jazz müziğinin sosyal, kültürel ve etnik meseleler ile ne
kadar iç içe olduğu, jazz’ın bu konulardaki sorunların ifade edildiği bir
platform olup olmadığı ve gelinen ülkedeki gazeteciliğin küresel dünyadaki
yerinin ne olduğu idi. Bu ülkelerde jazz’ın ve jazz müzisyenlerinin ne durumda
olduğu ve sadece jazz çalarak hayatlarını kazanıp kazanamadıkları da merak
konusuydu.
Bunun devamı olarak da eğer para kazanamıyorlarsa nelerin
onları jazz müzisyeni olarak yaşattığı, hülyaları ve rüyalarının ne olduğu idi.
Panelde sıra bana gelince bu sorulara cevap vermeden önce
katılımcılara sanal bir Türkiye haritası çizerek ülkemizin içinde bulunduğu
problemli bölgeyi ve komşularını hatırlattım. Bulgaristan ve Yunanistan dışında
komşularımızın Doğumuz ve Güneydoğumuzda sırası ile Gürcistan, Ermenistan,
Azerbaycan, Irak ve Suriye olduğunu gördüler. Onlara Doğudaki bazı istisnalar
dışında bu bölgede değil jazz müzisyeni jazz kavramının bile olmadığını, bu
ülkelerin çoğunun Müslüman olduğunu hatırlattım ve şöyle dedim:
“Burada 13 değişik ülkeden gelmiş gazeteci var ve ben de
bunlardan birisiyim. Ama şu haritada görmüş olduğunuz Türkiye’nin çevresindeki
hiçbir ülkeden buraya gelen gazeteci yok. Bakın Türkiye’de jazz var, ve ben
buraya Türkiye’den bir jazz muhabiri olarak davet edildim.
Ayrıca, jazz müzisyenleri turneye çıktıkları zaman Avrupa’nın
doğusunda son olarak geldikleri yer genellikle Türkiye’dir. Son olarak, Türk
müziği ve enstrümanlarının da Batı müziğine aşina kulaklara yabancı
gelebileceğinden de bahsetmeliyim.
Bütün bunları sizlere biraz sonra söyleyeceğim şeyleri doğru
perspektife koyabilmeniz için anlatıyorum.
Bir açıdan bakıp Türkiye’de jazz namına hiçbir şey yok da
diyebilirsiniz veya diğer yönden bakıp böylesine zor bir bölgede ve değişik
kültürde ne kadar çok jazz varmış da diyebilirsiniz.
Ben ikinci görüşü savunuyorum. Yüzyıllardan beri İstanbul
Doğu ve Batı kültürlerinin, sanatlarının buluştuğu yerdir. Batı her zaman bizim
ve diğer doğu medeniyetlerinin yaptıkları ile ilgilenmiştir.
Evet, Türkiye’de “Nordic Jazz” gibi özgün, uluslararası çapta
tanınmış bir Türk jazz sound’u var denilemez. Ancak ben şuna inanıyorum,
böylesine ilginç bir konumda olan ülkenin müziği bir gün böyle bir sentezi
içinden çıkaracak ve jazz’la yaptığı bu buluşmadan da ortaya çok ilginç şeyler
çıkacaktır. Ayrıca şunu da biliriz ki; her sorun da bir fırsat getirir.
Daha sonra ikinci soruya cevap verdim. Amerika dışında
hiçbir ülkede jazz’ın sosyal, etnik ve kültürel sorunları ifade ettiğine
inanmıyorum. Türkiye’de de edilmiyor, Amerika’da ediliyor çünkü jazz Afrika
kökenli Amerikalıların kültürel tecrübesinden doğan bir müziktir, ucu da
onların atalarının çalıştıkları pamuk tarlalarına, kölelik günlerinin acılarına
uzanır. Bu yüzden de siyahî Amerikalılar söyleyemedikleri şeyleri müzikle ifade
etmişlerdir. Türkiye’de bu tip sorunlar vardır ama biz onları büyürken
dinlediğimiz kendi türkülerimizle ve folklorik şarkılarımızla ifade ederiz,
jazz ile etmeyiz. Bence Amerika dışındaki diğer ülkelerde de durum böyledir.
Tüm bunları anlatırken sevgili jazzizam’ın gözleri parlıyordu, New York’ta
konuşurken hissettiği duygu ve heyecanı bir kere daha yaşadığını hissettim. Onun
heyecanı beni de etkiledi ve dinlemeye devam ettim.
Sonra Türkiye’deki jazz’ı anlattım. Türkiye’de jazz’ın
başlangıcının, Nazi Almanya’sındaki baskıdan kaçan Musevi ve Afrika kökenli
Amerikalı müzisyenlerin İstanbul’a yerleştiği yıllara dayandığı söylenir. O
devirde jazz ilk olarak İstanbul’daki Musevi ve Hıristiyan toplulukları
tarafından dinlenmeye başlamış.
Daha sonra 1950’li yıllarda Amerika Birleşik Devleti
Dışişleri Bakanlığının organize ettiği jazz müziği turneleri başladı. Dave
Brubeck, Dizzy Gillespie, Louis Armstrong ve diğerleri değişik zamanlarda
Türkiye’yi ziyaret ettiler.
Bunların 2 çeşit etkisi oldu. Dizzy geldiğinde burada Maffy
Falay’ı keşfetti ve onu Amerika’ya çağırdı. Maffy oraya gitti ve Dizzy ile
çaldı ama Amerika’yı sevmedi, gidip İsveç’e yerleşti. İlginç olan Maffy’nin
İsveç’teki jazz müziğini derinden etkilemiş olmasıdır. O toplantıda İsveç’ten
gelen bir gazeteci bunu bana teyit etti, çok sevindim.
Tersine bir etkileşim de oldu, Dave Brubeck Türkiye’ye geldi
ve burada dinlediği ritimlerden etkilendi, bu ritimlerden yola çıkarak onu asıl
Dave Brubeck yapan “Timeout” albümünü çıkarttı. Brubeck, bu albümde yer alan
ünlü parçası “Blue Rondo A’la Turc”ün 9/8lik ritminin esin kaynağının Türkiye
olduğunu anlatır konuyla ilgili söyleşilerinde.
Okay Temiz’den bahsettim, onun da bir dönem İsveç’te yaşayıp
sonra buraya dönmüş dünyaca meşhur bir perküsyonist olduğunu söyledim.
Türkiye’de yayınlanan Jazz Dergisi’nden, Açık Radyo gibi jazz
müziğine büyük önem ve yer veren bazı medya kuruluşlarından, İstanbul Jazz
Festivalinden, Akbank Jazz Festivalinden, Nardis, Babylon, ve İstanbul Jazz
Center gibi dünyaca tanınmış jazz kulüplerinden bahsettim.
Bu festivaller ile dünyada tanınmış birçok önemli jazz
müzisyeninin en az bir kere, hatta çoğu zaman birçok kere Türkiye’ye geldiğini
söyledim. Bunun hem Türkiye’deki dinleyici hem de jazz müzisyenleri açısından
bir fırsat oluşturduğunu belirttim.
Ayrıca şunları da söyledim:
Türkiye’nin dünya müzik piyasasına verdiği başka önemli
isimler var. İsmet Sıral, Arif Mardin ve Ahmet Ertegün Amerika’daki jazz
dünyasına çok önemli etkiler yapmış insanlardır.
Türkiye’den son dönemlerde birçok okullu jazz müzisyeni
yetişiyor. Cengiz Baysal, Selen Gülün gibi Berklee mezunu genç jazz
müzisyenlerimiz var. Son zamanlarda jazz eğitimine olan ilgi çok arttı,
üniversitelerde jazz eğitimi başladı. Dışarıda eğitim görmüş Aydın Esen gibi
önemli müzisyenler bu okullarda dersler vermeye başladılar. Simya Galeri gibi
sanat evlerinde jazz kursları veriliyor. Ancak hala Türkiye’de jazz prestijli
ve elit kesimin müziği olarak kabul ediliyor. Türk jazz müzisyenlerinin de çok
azı yurt dışında tanınıyorlar, bunlar gerçek.
Sıra şimdi de son sorunun cevabına gelmişti, benim de bu konuda oluşmuş birçok
görüşüm olduğundan Seda’nın cevabını çok merak ediyordum. Acaba parasal
konulardaki tüm olumsuzlulara rağmen neden bizim müzisyenlerimiz hala jazz
çalmaya devam ediyorlardı.
Ben böyle bir sorunun gelebileceğini düşünerek buradan
gitmeden önce değişik müzisyenlere bunu sormuştum. Çoğu bu soruya benzeri bir
cevap verdiler.
Hiç birisi ileride günün birinde tüm dünyanın kendilerini
tanıyacağını beklemiyorlar. Ama ileride bir Türk jazz tarihi yazılırsa
kendilerinin de o tarihte yer almasını, kendi kayıtları üzerinden de bir yorum
yapılmasını istiyorlar. Hepsi jazz tarihinin kilometre taşlarından birisi olmak
istiyorlar. Bana göre de bu gerçekten çok yüce bir cevap.
Türkiye’nin konumu da onları çok ilgilendirdi. Türkiye’nin
imajı hakkında farklı görüşler vardı. Ben de onlara Amerika’da okuduğum yıllarda
Türkiye üzerine bir konuşma hazırlarken yararlandığım 2 kitaptan bahsettim. İki
kitap da Türkiye üzerineydi ve her ikisi de birbirinin tersine görüşler
içeriyordu. Burada en önemli olan şey bu değerlendirmeyi yaparken konuya nasıl
bir perspektiften baktığınız. Kitaplardan birisinde Avrupa’dan İstanbul’a gelen
bir yazar orayı son derece farklı ve egzotik bir şehir olarak nitelendirmişti.
Diğer kitabın yazarı ise Türkiye’ye doğu sınırlarımızdan giren birisi idi -ki
bu bölge Türkiye’nin daha az gelişmiş bölgelerinden birisidir-, o da
Türkiye’ye giriş yaptığında, “nihayet aşina olduğum batı medeniyetine ayak
basmanın verdiği güveni hissetmiştim” diye tanımlamıştı. Bu farklı izlenimler,
Türkiye’ye algıların ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını göstermesi
açısından ilgi çekiciydi.
Günün bitiminde tüm konuşmacıların yer aldığı son bir panel yapılmış ve
içerisinde Seda’nın da olduğu 13 kişiye 3 er dakika görüş bildirme zamanı
verilerek şu soru sorulmuş: Küresel olarak bakılınca bugün jazz nerededir?
Türkiye’den gelen gazeteci bakın bu konuda neler demiş:
Bakın bugün dünyanın her yerinde jazz var, sizce bu neden?
Çünkü jazz tarihler boyunca hep esnek ve özgürlüklerin müziği oldu, kapılarını
her zaman diğer kültürlere açtı, hatta onlara kendisi ulaşıp tanımak istedi.
Değişik kültürlerden aldığı şeylerle yenilikler yarattı, fusion oldu, free jazz
oldu, hiçbir zaman olduğu yerde durmadı. Jazz hiçbir kültüre yukarıdan
bakmadığı için dünyanın her yerine dağıldı ve sevildi, değişik kültürlerle
beslendi ve gelişti.
Ama son 25 yıldan beri Avrupalı jazz müzisyenleri kendi
gelişimleri için artık pek de Amerika’ya bakmıyorlar. Ben Türkiye’ye gelen
yabancı müzisyenler ile konuşuyorum, Amerika onları artık eskisi gibi
heyecanlandırmıyor.
Amerika ise kendi dışında dünyanın diğer bölgelerinde olan
bitene biraz da kaşları çatık olarak bakıyor. Bu arada kendisi de genellikle
ortalarda bir yerde duruyor, eskiden olduğu gibi çarpıcı yenilikler getirmiyor.
Ben bunları söyleyince epey tartışma çıktı, Amerikan
jazz’ının önemli eleştirmenlerinden ve sözünü sakınmayan yazarlarından Stanley
Crouch şöyle bir görüş bildirdi:
“Bu saçma, bugün herhangi bir soloyu yapmak bile muazzam bir
risk almaktır!”
Ama paneldeki diğer bazı yabancı gazeteciler de söz alarak,
Amerika’nın jazz’ı kendi sınırları içerisinde tuttuğunu ve Avrupa’ya fazla
yönelmediğini düşünüyorlar. Hâlbuki bu iki taraf birbirlerine yaklaşabilse her
ikisi için de müzik açısından büyük bir fayda olabilir.
Sohbetimiz bir Nehir Söyleşisi havasında çabucak aktı gitti, benim de yukarıdaki
konular üzerine bazı görüşlerim var, onları da birisi gazeteci olarak benimle
konuşursa açıklayacağım.
Ancak şu kadarını söyleyeyim, gördüm ki sevgili Jazzizam
artık gerçek bir küresel jazz insanı olmuş, sıra ülkemizin diğer gazetecilerine
gelmiş.