STACEY KENT,
BİR BAŞKA ÇEŞİT HOLLYWOOD
ÖYKÜSÜ
Bir zamanlar çok popüler bir film olan Pretty Woman filminin
son sahnesinde Julia Roberts’in canlandırdığı iyi yürekli sokak kadını Richard
Gere’in canlandırdığı zengin, yakışıklı ama hayatın duygusal insani yönünü
kaçırmış iş adamını kapınca şöyle bir ses duyulur;
Burası Hollywood, burada tüm düşler gerçek olabilir.
Benim de bir düşüm vardı, olağanüstü güzel ve lirik sesli
Stacey Kent ile tanışmak istiyordum. Onu ilk dinlediğimde beğenmiş daha sonra
da tüm albümlerini almıştım. Geçtiğimiz yılın Nisan ayında İstanbul’un en güzel
konser salonlarından birisi olan İş Sanat’a gelecekti, gelecekti diyorum çünkü
son dakikada hastalandığı için gelemedi, isteyenlere biletlerini iade ettiler
ama benim gibi birçok kişi o biletleri 6 ay saklayıp Kasım ayına ertelenen
konseri beklemeyi tercih etti.
Hakkında okuduğum yazılara göre Stacey Kent'in bir jazz
müzisyeni olarak şöhrete ulaşması tıpkı bir Hollywood filmi gibi gerçekleşmiş.
Önce mukayeseli edebiyat üzerine yüksek lisans derecesi almak üzere Amerika’da
okuduğu üniversitesini bitirip Avrupa’ya gelmiş. Derdi Fransızca, İtalyanca ve
Almanca öğrenmekmiş ama kader ve bir dizi tesadüf onu günümüzün en ilginç jazz
müzisyenlerinden birisi yapmış. Bu güne kadar da tam 7 başarılı albüm yapmış,
hayranları dünyanın değişik yerlerinde verdiği konserler salonlarını her zaman
doldurmuşlar. Zaten İstanbul konseri de 6 aylık bir ertelemeye rağmen oldukça
doluydu.
Peki Stacey için kader ağlarını ne zaman örmüş diye
sorabilirsiniz, söyleyeyim; Oxford Üniversitesinde okurken tanıştığı Jim
Tomlinson Stacey’in hayatını baştan aşağı değiştiren kişi. Her ikisi de
akademik bir kariyer yapmak için yola çıkmışken tanıştıktan sonra birlikte
müziğin kendilerine sunduğu yoldan ilerlemeye başlamışlar. Stacey bir yıl
Guildhall School of Music’e devam etmiş ve daha sonra da artık kocası olan Jim
ile birlikte Londra müzik piyasalarında gözükmeye başlamışlar. Gene bir dizi
tesadüf sonucu Stacey önce bir filmde rol almış daha sonra da bir saksofoncu olan
eşi ile birlikte gönderdikleri demo kaydı beğenilince ilk albümlerini
yapmışlar. Sonrası ise çok çabuk gelmiş, albümler, konserler, hayranlar ve
derken kendilerini bambaşka bir dünyada bulmuşlar. Hatta ünlü aktör Clint
Eastwood onları 70. yaş günü partisine de davet etmiş.

Sonunda düşüm gerçek oldu, Stacey ve Jim ile İstanbul’a geldiklerinde konserden
önce tanıştım ve yarım saatçik de olsa konuşma fırsatım oldu. O sırada yeni
geçtikleri “Blue Note” markası ile yapmış oldukları 'Breakfast On The Morning
Tram' albümünün promosyonu için turnedeydiler. Albüm ise konuşmamızdan sadece 2
ay önce Eylül ayında çıkmış olmasına rağmen şimdiden birçok listede en üst
sıralarda yer alıyordu. Düşlerimi süsleyen şarkıcı bana kendi dünyasını açtı:
Jim ve ben elimizde olmadan ertelediğimiz bu konseri
gerçekleştirebileceğimiz için gerçekten çok mutluyuz. Türkiye’de çok iyi
tanındığımızı ve önemli bir hayran kitlemiz olduğunu bize gelen mesajlardan
dolayı biliyoruz.
Albümlerimizin “audiophile” kalite olduğunu fark etmişsiniz,
bundan dolayı da çok mutlu olduk çünkü kayıt kalitesi bizim çok önem verdiğimiz
bir şey.
Demek beni Fransız’a benzetiniz, bu da ilginç, ama Amerikalı
olduğumu biliyorsunuz, Jim İngiliz’dir ama bizi bir birimize bağlayan çok güçlü
bir şey var, müzik.
Bu albümümüz Blue Note’dan çıkan ilk çalışmamız oldu. Bir
Blue Note sanatçısı olmak bizim için gurur verici bir şey ama daha da önemlisi
şu. Bu markanın tarihi içinde yer almak kendimizi çok önemli bir şeyin parçası
olarak hissetmemize sebep oluyor. Ama sadece onun parçası olmak değil ona katkı
da yapmak istiyoruz. Bu bizim için çok önemli bir değer.
İleride kendi özgün soluğu ve stili olan bir müzisyen olarak
anılmak isterim. Ben öykü seven ve müziği ile değişik öyküler anlatan bir
müzisyenim. Bu öyküleri başkaları ile paylaşmayı seviyorum ve ileride
insanların beni böyle hatırlamasını istiyorum. Benim bu dünyaya geliş sebebimin
de bu olduğuna inanıyorum.
Hayatım jazz dolu, ama bununla sınırlı değil, ben her türlü
müziği seven ve açık olan bir insanım. Ama bir jazz duyarlılığım var. Birlikte
çaldığım grubun içinde nasıl bir rolüm olduğunun bilincindeyim. Sahnede
çalarken aramızda jazz müziğinin doğası olan bir groove, swing ve sürekli bir
alışveriş var, birlikte oynuyoruz, ben bunu kelimeleri kullanarak ile yapan
kişiyim, benim enstrümanım kendi sesim. Birlikte bir öykü anlatıyor ve
insanlara bir anlam iletiyoruz. Yaptığımız müzik ile hem grubumu hem de
dinleyicimi alıp öykülerin anlatıldığı bir yere el ele varıyoruz. Benim bu
anlayışım yaptığım müzikte beni her zaman yönlendiren kılavuzum ve amacım
olmuştur.
Çocukluğumda severek okuduğum birçok öykü oldu, her zaman
öykü dinlemeyi ve anlatmayı seven bir insan oldum, hatta onlar yüzünden
edebiyat, müzik ve film dolu bir dünyanın içerisinde kayboldum. Kayboldum çünkü
o öyküler beni sürekli olarak başka dünyalara taşıdı. Şimdi bir müzisyen olarak
bu çok sevdiğim öykü anlatma işini mesleğim olarak yapıyorum ve insanları
değişik dünyalara taşıyorum.
Kendimi bildim bileli her zaman kitap okurdum, her zaman
kendim için ve ailemdeki diğer çocuklar için yüksek sesle kitap okurdum.
Büyüdüm ve başka insanlar için yüksek sesle kitap okuduğum bir işte çalıştım,
insanlar için okumayı her zaman sevmiştim, şimdi de yüksek sesle şarkı
söyleyerek insanlara bir şeyler söylüyorum. Bana göre kitap okumak ve şarkı
söylemek arasında çok güçlü bir bağ var. Müzik ile benim bağlantım da budur.
Üniversitede çok severek mukayeseli edebiyat okudum ve
bitirdim, bu benim için çok değerli bir derece oldu, onu hiçbir şeye değişmem.
Bugün geldiğim yere gelmiş olmam da bu derecenin çok etkisi oldu. Bir yandan da
sürekli olarak müzik ile ilgili oldum, okuldan çıkınca eve koşup müzik
dinledim, müzik yapmayı öğrendim. Bu ikisi her zaman benim için el ele gitti.
Müzik benim hayatımın her zaman önemli bir parçası oldu ve çocukluğumdan beri
de kendimi bir müzisyen olarak kabul ettim. Müzik ve edebiyat benim hayatımda
her zaman el ele oldular.
“Breakfast On The Morning Tram” bizim en son albümümüzün adı,
ama bu aynı zamanda o albümdeki parçalardan da birisi.
Bu başlığı albüme vermeyi ben seçtim çünkü albümdeki tüm
temaları kapsıyor.
Ben çok iyimser bir insanım, hayatı ve onun bizlere verdiği
coşkuyu çok seviyorum. Ama hayat sadece güzellik değil, bu dünyada yaşarken
birçok acı çekiyoruz, üzüntüler yaşıyoruz, onlar da hayatın ayrılmaz birer
parçası. Bu açıdan albüme bakınca içinde tüm duyguların karışmış olduğu bir
çalışma olduğunu görebilirsiniz. Ama geçmiş albümlerden beri değişmeyen bir
şeyler de var, çünkü ben hala aynı insanım, bazı değerleri yeni albümümde de
görebilirisiniz.
Bir başka açıdan bu albüm yeni bir yolculuk olarak da
görülebilir. Bir şarkıcı olarak bu albümde klasik jazz kalıplarının dışına
çıkarak öykü anlatımı ile doğaçlamayı birleştiren bir çaba içerisindeyim.
Aslında son 3 albümümden beri bu yönde ilerliyorum ama bu sefer şarkı ve
öykünün mükemmel olarak birbiri ile iç içe geçerek örülmüş olduğu noktaya daha
da yakınım.
Bu yolculuğun duygusal bir yönü de var. Yaşarken hissettiğim
şeyleri burada daha bir bütün olarak ortaya koyabiliyorum.
Bu albüm benim için ruhsal bir gelişme de diyebilirsiniz. Çok
sevdiğim bir romancı olan Kazuo Ishiguro bazı şarkıların sözlerini yazdı.
Geçmiş albümlerimdeki gibi burada Gershwin veya Porter şarkıları yok. “Great
American Song Book” şarkılarından pek azı burada yer aldı. Ancak yer alan tüm
şarkılar bir anlamda o eski kitaptaki şarkıların kuzenleri sayılabilir. Çünkü
aynı dünyayı yansıtıyorlar. Hepsi benim en sevdiğim şey olan bir öyküyü
anlatıyorlar. Ben burada kendi dünyamı dinleyicilerime açtım, şimdiye kadar hiç
bu kadar açık olmamıştım.
“Sabah treninde kahvaltı” tam anlamıyla bir metafor.
Sabah günün en güzel saati, son derece güzel, hafif ve
parlak olarak nitelendirilebilecek bir duygu ve böyle bir ortamda kahvaltı
etmek, günün ilk yemeğini yemek çok güzel bir şey. Tramvay yaşamımızda
çıktığımız yeni yolculukların bir ifadesi. Ben çok sık seyahat eden bir
insanım, hayatımı da seyahat ederek değişik yerlerde konserler vererek
kazanıyorum. Zaten üniversiteyi bitirdikten hemen sonra seyahat etmeye başladım
ve hala yollardayım. Çocukluğumda da böyleydim, hep başka yerlere gitmek
isterdim, başka bir ifadeyle hiçbir zaman evde olmadım, gözüm dışarıdaydı.
Sadece Amerikalı olmak değil dünyaya açılmak ve daha büyük bir resmin parçası
olmak istedim. Evet Amerikalılar için bu az rastlanan bir durum ama benim gibi
yaşayan bir çok Amerikalı jazz müzisyeni var. Çoğu dünyanın bir çok noktasına
dağılmış vaziyetteler. Sadece müzisyenler değil, başka Amerikalılar da var.
Örneğin yazarlar da böyledir, bir Ernest Hemmingway’i düşünün. Ben müzisyen
olmadan önce de bu duyguları taşıyordum.
Bana göre bu metafor insanlığın en temel olgularından
birisine dayanıyor.
Albümdeki öykülerde geçen tüm insanlar benim gerçek hayattan
tanıdığım kişiler ve insanlığın temel durumunu anlatıyorlar.
Albümdeki tramvay öyküsünde kalbi kırık kız, bununla başa
çıkmak için tramvaya biniyor ve görüyor ki bu durumda olan yalnız kendisi değil
başkaları da var ve onları görünce kendisini iyi hissediyor. O insanlarla
birlikte yiyor, içiyor ve derdi ile nasıl baş edeceğini öğreniyor. Gerçek
hayatımızda da kendimizi böyle çözeriz, önce kendi derdimize bakıp dünyadaki
tek dertli insanın kendimiz olduğunu düşünürüz, ama sonra etrafımıza baktıkça
birçok insanın aynı acıyı paylaştığını görürüz. Kendi acımızın çok özel bir şey
olmadığını görünce kendimizi iyi hissederiz. Sonra temel ihtiyaçlarımızı temin
eder ve ileri doğru harekete geçeriz. Ben bu parçanın albümün bütününü kapsayan
bir şemsiye olmasını istedim. Bu yüzden de albüme adını veren de bu parça oldu.

Jim Tomlinson tüm konuşmalar sırasında sessiz sedasız bizi dinlemeye devam
ediyordu. Onun da benim gibi iyi terbiye edilmiş bir koca olduğu belli idi. Ama
konuşmanın bu noktasında ona ilahi bir güç geldi ve bir iki söz etme ihtiyacı
hissetti:
Bu albüm diğerler çalışmalarımızdan farklı duygular taşıyor,
aşk ve acı arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Hayatın içinde yürüdükçe görürüz ki
sürekli olarak aşk acıyı da çeker ve aralarında bir denge de vardır. Bu albüm
yaptığımız diğer tüm albümlerden daha fazla evrensel duyguları ve değerleri
yansıtıyor, tek bir kültürle sınırlı değil. Zaten sürekli olarak dünyayı gezen
müzisyenler olarak bizleri yani dünyanın birçok yerindeki insanları birleştiren
temel duyguları da keşfetmeye başladık. Bunlar bizleri ayıran değil birleştiren
şeyler, müzik de bunların en başında geliyor, müzik bizleri bir araya getiren
en temel şey.
Jim’in barutu burada bitmişti ama Stacey daha yeni ısınmaya başlıyordu, onun
film dünyasına olan yakın ilgisini bildiğimden hangi klasik filimde hangi rolü
oynamak istediğini sordum. Kafasındaki yanıtı duyuncaya kadar o benim için
günümüzün Julie Andrews’ü idi.
Julie benim de hayran olduğum bir müzisyen, onun Sound of
Music’te söylediği “I have confidence in me” şarkısını uzun yollarda araba ile
giderken dinlemek üzere yaptığım müzik listesine aldım. Birlikte söylemek için
çok güzel bir parça.
Ama benim fantezim South Pasific, bu müzikaldeki Nelly rolünü
birkaç ay için oynamak isterdim. Çok uzun zaman olmasın çünkü grubumdan ve
müziğimden çok uzak kalmak istemem. Bu müzikal bana çok hitap ediyor, oradaki
Nelly ile farklı çağlarda yaşamış farklı kadınlar olduğumuz halde bizleri
birleştiren bazı güçlü şeyler var. Nelly her zaman iyimser olmayı başarabilen
bir insan. Harika bir adama olan Emil’e aşık oluyor ve onun özel durumuna uymak
zorunda oluyor. Bence Nelly de o filmde demin Jim’in bahsettiği aşk ve acı
ikilemini derinden yaşamış bir insan. Kim bilir belki o da bizim tramvaya
binmiştir. Ama filimde Emil rolünü eşim Jim değil Alfred Malina oynasın
isterim. Alfred bizim arkadaşımız, onu geçtiğimiz günlerde Londra’da Damdaki
Kemancı müzikalinde izledik, harika bir Teyve idi.
Jim eşinin müzikalinde bir rol alayım mı almayayım mı diye çok düşündü, sonra
filmdeki teğmeni oynamaya karar verdi. Benim hatırladığım bu rölü South
Pasific’in yeniden çekilmiş filminde Harry Connick Junior oynuyordu. Ama bu
arada Jim Tomlinson kendi fantezisini benimle paylaştı. O da büyük bir orkestra
ile yeniden düzenlenmiş haliyle Stan Getz’in parçalarını çalmak istiyormuş.
Belki bu sefer eşine daha esaslı bir rol verir diye Stacy’e kendisinin bir
senaryo yaratmak isteyip istemediğini sordum.
Öykü anlatmayı çok seviyorum ama yazmak ayrı bir şey. Bence
“Breakfast On The Morning Tram” son derece güzel bir film senaryosu olabilir.
Kazuo Ishiguro çok iyi bir yazar, romanlar ve müziklerin yanı sıra ilginç
senaryolar da yazıyor.
Benim için müzik diğer şeylerden önce geliyor. Çocukluğumdan
beri müziğin içerisinde oldum. Müzik konusunda birçok kişiden etkilendim, ama
hiçbir zaman başkalarına benzemek istemedim ve hep kendim olmaya çalıştım,
kendime özgün yolum olsun dedim.
Evet, başkalarının daha önce söylemiş olduğu repertuarları
söylüyorum ama onları farklı ve kendime özel üslubumla söylüyorum. Yani
rekabet, benim için o müzikleri daha evvel yorumlamış insanlarla rekabet söz
konusu değil, çünkü benim içinde yaşadığımız dünyayı algılamam farklı, bu
yüzden de ben o müzikleri farklı yorumluyorum, daha iyi ve daha kötü değil.
Tabi ki beni de etkilemiş birçok güzel müzisyen var ve bunlar
jazz ile sınırlı değiller.
Birçok değişik sesleri dinliyorum, mesela Maria Callas’a
hayranım, onun sesi benim yüreğime derinden dokunur. Aslında her farklı ses
hayata açılmış farklı bir penceredir.
Julie Andrews’e de hayranım, onunla büyüdüm. Kim bilir belki
ileride bir gün onun Sound of Music veya Mary Poppins’deki rollerinden birini
de oynarım. Barbara Streisand, Joni Mitchell, Ella Fitzgerald gibi müziklerini
severek dinlediğim bir çok farklı müzisyen var. Ella bana göre gerçekten
mükemmel olan sesti, her şeyi kolayca yapardı. Beni jazz’a asıl yaklaştıran da
Ella oldu. İlginçtir jazz konusunda Sarah Vaughan ve Billy Holiday’den o derece
etkilenmedim. Bu günkü şarkıcılardan Norah Jones, Nelly Wilson ve Paul Simon’u
çok beğeniyorum. Bu isimlerin hepsi jazz müzisyeni değiller ama bir de beni
etkileyen vokalist olmayan jazz müzisyenleri var; Oscar Peterseon, Lester
Young, Stan Getz, kısacası bir çok şeyden ilham alıyorum.
Geçtiğimiz günlerde Keren Ann ve Suzanne Vega ile düet olarak
söyledim. Benim için büyük bir ilham oldu. Birlikte çalıştığım müzisyen
arkadaşlarımdan da çok ilham alıyorum. Bu listenin en başında ise ruh ikizim
olarak kabul ettiğim sevgili eşim Jim geliyor.
Biz onunla ilk tanıştığımızda çocuk sayılırdık ve birlikte
büyüdük, 16 yıldan beri evliyiz, müzik hayatımız birlikte gelişti, nereye
gittiğimizi de bilmiyorduk ama birbirimize kenetlenerek yürüdük.
Kimselere haber vermeden evlendik, ailelerimize söylemedik,
bilmelerini istemedik çünkü benden evlenmeden önce gerçekleştirmem gereken bazı
beklentileri vardı. Ama evlendikten 2 sene sonra biz evleniyoruz deyince de çok
sevindiler.
Hayatın bundan sonra bize neler getireceğini bilemeyiz, kim
bilir çocuklarımız da olabilir.
Ben yaradılış olarak iyimser bir insanım, içinde yaşadığımız
dünyanın son derece yoğun tempo ile yaşanılan ve kaoslar ile dolu bir yer
olduğunu biliyorum ama gene de insanın gerçeklerden kopmadan içinde bir
iyimserliği yaşatabileceğine inanıyorum. Yaşamak benim için yüksek bir uçurumun
kenarında aşağıya atlamadan durmak ve aşağıyı seyretmek gibi bir şeydir. İnsan
yaşadıkça uçurumun kenarında ayağını uzatmadan aşağıya bakabilmeyi öğreniyor.
İşte bu benim için iyimserliğin tarifidir. İnsanlar çevrelerindeki ve
yaşamadaki tüm kötülüklere rağmen bir şekilde iyimserliği bulabiliyorlar ve bu
da benim için son derece heyecan verici bir şey.

Stacey Kent’e göre jazz’ın anlamı çok geniş. Bu konudaki soruma bakın nasıl bir
cevap aldım:
Jazz tarihi boyunca bir çok stil ve sese büründü, hala da
değişik yönlerde gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Bu kaçınılmaz bir şey ve
jazz’ın doğasında var. Ama bazı insanlar jazz kavramı konusunda son derece
tutucu olabiliyorlar ve kendi inandıkları jazz anlayışını korumaya alıyorlar.
Bence jazz için en önemli şey müziğin çalındığı ruhun kendisidir. Kişisel ifade
ve yaratıcılık jazz’da el ele birlikte var olması gereken iki şeydir. Benim
kendi müziğimde ise grup olarak yaratıcılık en çok öne çıkan kavram. Biz
şarkılarımızla aslında öyküler anlattığımızdan bu amacımıza en uygun olan müzik
ortamını yaratmaya çalışıyoruz.
Kapı bir kez daha çalındı, asistanı dışarıda onu bekleyen 3 televizyon ekibini
hatırlatınca Hollywood öyküsünün artık sonuna geldiğini anladım. Onunla
birlikte bir filmde oynayamayacağım da belli olmuştu, çok sevdiği ve inanılmaz
bir sevgiyle sarıldığı eşi Jim’e bile South Pasific’de yer vermediği için
“Sabah Tramvayında yapılacak kahvaltıda bana bir kahve çörek olacağı da
şüpheliydi. Ona son bir şey söylemek ister misin diye sordum, istiyordu.
Türk hayranlarıma bana gösterdikleri sabırları için çok teşekkür
ederim, beni 6 ay beklediler, sonunda gecikmeyle de olsa buraya geldiğimiz için
çok sevindik. Türkiye’den birçok kişiden mektuplar aldım. Sizler çok büyük
yürekleri olan derin ruhlu insanlarsınız. Geçmiş konserlerimden birinde burada
“You ve got a Friend”i söylerken tüm dinleyicilerin bu parçayı benimle birlikte
söylediklerini gördüm ve çok etkilendim. Biz birçok yerde konser veriyoruz ama
dünyada başka hiçbir yerde sizler gibi bu şarkıları tek yürekten söyleyen
insanlar olmadı.
Tüm hayranlarıma teşekkürlerimi iletmenizi rica ederim.
Vedalaştık, Hollywood da değildik ama İş Sanat’da benim bir
rüyam daha gerçek olmuştu. Yanımda getirdiğim albümün ortasında Jim Ve
Stacey’in birlikte çektirdikleri bir resim vardı, o sayfayı imzalamalarını
istedim, gülerek yazdılar ve ayrıldık.
Çok güzel bir konser dinledik, bir daha ne zaman yolları
buraya düşer bilmiyorum. Geçen sefer 6 ay bekleyeceğim bir konser vardı, şimdi
ise imzalı bir albümüm ve 30 dakikaya sığmış güzel anılarım, çektiğim resimler
var.
Kim bilir, belki yolu gene buraya düşer, belki Sound of
Music’de oynar ve bana da bir rol düşer, hiç biri olmasa da hiç değilse
anılarım var.