Dee Dee Bridgewater ile bir
Mali Yolculuğu

Alışık olmadığımız bir sahne karşılıyor bizi bu akşam İş
Sanat’ta. Jazz vokal divası Dee Dee Bridgewater’ın, köklerini (sonradan olma
Nişantaşılı Burhan Altıntop’un hatun araklamak için kendini Kuzeyli zannetmesinden
farklı yöntemlerle) aradığı ve Mali’de bularak sanatsal bir başyapıta çevirdiği
son albümü “Red Earth” konseri için hazırlanan sahnede, bizi cepheden
karşılayan duvara çelik konstrüksiyonlarla gerilmiş renkli desenli üç Afrika
kilimiyle, simetrik biçimde sahneye serpiştirilmiş bambulara sarılı ışıklı
vazolar, birazdan bizi fantastik bir dünyaya taşıyacak olan müzikler için son
derece münasip.
Eşlikçi eşya ve mobilyalar da tasarıma uyumlu kılınmaya
çalışılmış. Mümkün mertebe sahnede endüstriyel mamul bulundurmamaya azami
gayret sarf edilmiş, hemen her şey otantik desenli örtülerle kapatılmış ama
yine üzerinde Dee Dee’nin içinden ne içtiğini (bu egzotik ortamda plastik
şişeden şaşal içecek değil ya!) asla öğrenemeyeceğimiz özel matarasının
bulunduğu masanın metal ayaklarıyla, önündeki sandalyenin bombeli Mahmutpaşa
istihsali formu hissedilmiyor değil.
Bu konser aslında sanatçılarının teşrifinden evvel, salonu
dolduran iyi giyimli yüksek kalabalığın sahneye anlamaya çalışanla anlamış
görünen göz süzüş süreciyle başlamıştı.
Önce müzisyenler geliyor, sahnede kendilerine belli ki bir
tiyatro eserinin sahnesi gibi uzun uzun düşünülerek ayrılmış yerlerine geçiyor
ve looplamışcasına albümün açılışında yer alan “Afro Blue”nun ritmini
tutturuyorlar.
Hepsi alacalı bulacalı renk cümbüşü içindeki tek parçalı
yerel giysilerini içinde; bir tek Arjantinli davulcu Mimino Garay, başında taç
gibi taşıdığı güneş gözlüklerinin altında, turist tişörtüyle. Gecikmeden Dee
Dee süzülüyor içeri loş ışıkların gözetiminde, fildişi beyazındaki bol katlı
dökümlü, kolsuz, ama bir dirsek bağıyla yarasa etkisi yaratan göz alıcı
elbisesiyle. Başı da aynı kumaştan yapılmış, elbiseye dahil katlı bir bez
parçasıyla sıkı sıkıya sarılı. Selamlama faslının ardından iki yıl önceki ziyaretini
anımsatıyor.
Sahneyle birlikte izleyiciyi de avucunun içinde tutuyor Dee
Dee. Müzisyenlerini tanıtışından, şaşırtıcı tatlardaki esprilerine kadar her
şeyi istifini bozmadan ustaca kontrol ediyor. Her şey zorunlu olarak sesinin
etrafında dönüyor açılıştaki “Afro Blue”da. Sesinin işaret ettiği yer Afrika
çalgıları. Özellikle piyanonun arkasındaki yüksek podyumun üzerine
yerleştirilmiş, ağaçtan yapılmış iki geleneksel Afrika çalgısı. Biri Lansine
Kouyate’nin maharetli sopalarının altında yatan, vibrafonu andıran, tamamen
ağaçtan yapılmış vurmalı balafon, diğeri ise Cherif Soumano tarafından şeytani
bir ustalıkla çalınan ve bizim tambura benzer telli çalgı kora. Onlarda tüm
iltifatlarını Edsel Gomez’in şuh piyano solosuna yapıyorlar bu parçada.
Dee Dee’nin işveli davetiyle şarkıcı Kabine Kouyate geliyor,
biteviye mosmor. “Bad Spirits”, birlikte söylüyorlar tiyatral bir diyalog
içinde. Olumsuz fikirlerden uzak durmayı, iyi niyetli duygularla yaşamayı
telkin eden şarkının orta yerinden teknik açıdan son derece dişli birer balafon
ve kora solosu geçiyor.
Sıradaki “Dee Dee” için Malili genç bayan şarkıcı Mamani
Keita geliyor, baştan aşağı ciğer kırmızısı. İkilinin cıvıl cıvıl şakıyarak
okuduğu şarkıda, kora-balafon ikilisinin simetrisindeki, davulların arkasındaki
podyumda yükselen iki kardeş; karikatür tipli sempatik djembeci Moussa Sissokho
ile tamani (konuşan davul) ustası Yacouba Sissoko coşuyor.
Herkesin yüzünü popa döndüğü, jazz şarkıcılığını
poplaştırarak medet umduğu zamanlarda, jazz şarkıcılığına yerelliğine ve
köklerini katarak büyük bir zeka ve yaratıcılık sergileyen Dee Dee, kökleriyle
güzelleştiriyor jazz’ı, tabii bir de doğaçlama imkanlarını limitte kullanarak.
Dee Dee’nin yeni konseptindeki bir başka iddiasını da Wayne Shorter’ın
“Footprints” yorumu örnekliyor. “Long Time Ago” adıyla başka bir ruh katıyor
ona. Işıkların karartılmasının ardından gizemli bir piyano soloyla giren parça,
sinsi bir yıllanmış şarap etkisi taşıyor; içerken tatlı, sonradan fena çarpan.
Koranın romantik yüzünü gösterdiği solo, yerini Ira Coleman’ın melodik bas
solosuna bırakıyor. Oyuncularının monologlarla taşıdığı çağdaş bir tiyatro
eseri gibi ilerliyor parça; sahne sahne.
Biraz aşık, biraz maşuk; bazen şımarık bir genç kız sesiyle,
bazen bir büyükanne edasıyla; arada bir sahne ışıkları altındaki yıldız, ama
her defasında sonuna kadar samimi konuşuyor Dee Dee. Mamani’nin giriş yaptığı,
ritmik dans parçası “Children Go Round” esnasında, başındaki katmanlı sargıyı
çıkarıyor. Altından iki numaraya vurulmuş, yumurta formlu sivri bir kafa
çıkıyor.
Kendinden ve çocuklardan sonra sıra annelere geliyor. “Mama
Don’t Ever Go Away”, içinde modern jazz’ın en yoğun hissedildiği büyüleyici bir
piyano soloya ev sahipliği yapıyor. Parça vokal ve groove elemanları arasında
bir soru cevaba sahne olurken, Gomez ve Coleman, içinde iki çerçevenin açıldığı
bir sinema sahnesi gibi karmaşık ifadeli cümleler kuruyorlar.
Sırada erkekler var diyor Dee Dee ve özgür doğaçlamalar için
müsait bir iklime sahip çağdaş bir Afrika groove’u olan “Oh My Love”a geçiyor.
Adı Jarabi olan, komediye varan anlatışından anlaşıldığı üzere Dee Dee’nin ağzı
açık sırılsıklam aşık olduğu adam hakkında bu şarkı. Şarkı nakaratında
eniştenin adını tüm salona alkışlar eşliğinde söyletiyor.
Özel bir şarkı “The Griots”. Toplumun çalışan, ezilen
kesimleri için çünkü. Mali toplumunda aşağı kastlardan gelen insanlara verilen
isim griot. Müzisyenlikte bu sınıfa reva görülen bir meslek Mali’de. Buna
istinaden bol bol vokal doğaçlaması yapıyor Dee Dee Kabine ile birlikte.
Doğduğu yer için, Memphis Tennessee için söylüyor, albümüne
adını verdiği “Red Earth”ü. Üç gelenek; 12 bar blues, jazz ve Afrika tınıları
iç içe geçiyor konserin son parçasında. Büyüleyici bir etno-jazz-blues
sentezi.
Tam tam danslarıyla terk ettikleri sahneye, alkışlar arasında
geliyorlar bis için. Albümün kapanışında yer alan “Compared To What”, ayakta
eşlik eden seyirciye karşı çılgınlar gibi dans edilerek konulmaz güzellikte
çalınıyor. Konserin bisinin enerjisi ve büyüsü, neredeyse tüm konserin ederinde.
İçindeki bütün disiplinler ve kültürler arası yan yana
gelişler, bu müziğin tek bir hat ve fikirle açıklanabilmesini zorlaştırıyor.
Basit bir kes-yapıştır değil. Kusursuz güzellikte bir proje bu. Albümü de
öyleydi, konseri de. İfadeci melez geleneğinin doruk noktası “Red Earth”. Yılın
en büyük göz ve kulak ziyafetine, şimdiden en güçlü adayımız bu konser.