FRANK MORGAN

Jazz ve madde bağımlılığı arasındaki ölümcül ilişki bu
müziğin yüz küsur yıllık tarihinin özellikle ilk yarısında o kadar çok
örneklendi ki bir noktadan sonra çığır açan yıldızların ebediyen sönüşleri
vaka-i âdiye haline geldi. 2007 yılının Aralık ayında 73 yaşında yaşama veda
eden alto saksofoncu Frank Morgan’ın 1950’lilerde narkotik sonucu kesilen
kariyerine 30 yıl sonra geri ise dönüşü özellikle bebopseverler tarafından hem
sevinç hem de şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Charlie Parker ekolünün en önemli temsilcilerinden biri olan
Morgan yıllar sonra narkotiğe sırt çevirdi ve müziğe inanılmaz bir geri dönüş
yaptı. 1980’lerin ortasından itibaren peşpeşe yayınlanan albümlerinde
sergilediği yumuşak tonu ile dünyanın en lirik alto saksofoncularından biri
olduğunu ortaya koydu. Belki de müziğindeki tatlı tonalite yıllar içinde
yakaladığı iç huzuru yansıtıyordu. Kayıt stüdyosunda birlikte çalıştığı
trompetçi Wynton Marsalis’ten aldığı destekle Morgan bir anda jazz dünyasının
görmüş geçirmiş kişilerinden biri olarak kabul gördü.
Frank Morgan 1933 yılında Minneapolis’te doğdu. Bebop ile
bağlantısı çocukluğunda başladı. The Ink Spots vokal grubunda gitar çalan
babası onu 7 yaşındayken Detroit’e piyanist Jay McShann’in topluluğunu
dinlemeye götürdü. Topluluktaki Charlie Parker’ın Hootie’s Blues parçasındaki
performansından öylesine etkilendi ki o an, gitar değil saksofon çalmak
istediğine kani oldu. Konserden sonra babası Parker’la tanışması için onu
kulise getirdi. Frank Morgan ertesi sabah Parker’ın tavsiyesine uyarak
hayatındaki ilk enstrüman olan klarineti babasına satın aldırdı.
Jazz ve bebop dünyasına bir anda giren Morgan ergenlik
çağının son yıllarında artık yeni taşındığı Los Angeles şehrinin, jazz
kulüpleriyle ünlü Central Avenue caddesinin aşina yüzlerinden biri haline
geldi. Çalıştığı müzisyenler arasında Swing döneminin yıldızlarından vibrafoncu
ve big band şefi Lionel Hampton ve bir süre sonra narkotik kurbanı olacak olan
saksofoncu Wardell Gray de vardı.
Morgan, 17 yaşına geldiğinde en ağır uyuşturucuların
müptelası olmuştu bile. Yıllar sonraki açıklamalarında Parker’ı her yönden
taklit edebilmek için uyuşturucu kullanmaya başladığını itiraf edecekti: “Ona
benim de ‘kulübe’ üye olduğumu (ve uyuşturucu kullanmaya başladığımı) bir an
önce söylemek istiyordum. Bir konser sonrasında kendisine açıkladığımda bana
nasihat çekmeye başladı: ‘Uyuşturucuların beni yavaş yavaş öldürdüğünü görmüyor
musun?’ dedi. Birden sözünü keserek yanımda eroin ve kokain olduğunu söyledim.
O an herşey değişti; nasihatı bıraktı ve birlikte eğlenmeye başladık.”
Parker’in öldüğü 1955 yılında, Morgan kendi adına
gerçekleştirdiği Introducing Frank Morgan adlı ilk albümünü yayınladı. Wardell
Gray’in de yer aldığı bu albüm ve peşpeşe yayınladığı diğerleri kendisine “New
Bird” (Yeni Charlie Parker) denmesini sağladı.
Bir noktada, günde 1000 dolardan fazla para harcamasına neden
olan uyuşturucu alışkanlığı artık Morgan’ın tüm dengesini sarsmaktaydı. Ama o,
Parker’in varisi olmanın kendisinde oluşturduğu baskıyla ancak bu şekilde mücadele
edebileceğini düşünmekteydi. Sonuçta 1962 yılında 500,000 dolarlık karşılıksız
çek vermekten dolayı hapse mahkum oldu ve namı oldukça kötü olan San Quentin
dahil California’nın değişik hapishanelerinde aralıklarla 20 yıl boyunca yatmak
zorunda kaldı.
Bu uzun mahkumiyet dönemi ise sanılanın aksine ona huzur
getirdi, çünkü cezaevinde istediği gibi müzik yapmasına izin veriliyordu.
Kendisi gibi uyuşturucu müptelası mahkumlarla jazz grupları kurdu ve diğer
mahkumlara, personele ve ziyaretçilere konserler verdi. San Quentin’de konser
verdiği grubu dünyadaki en iyi gruplardan biri olarak bile nitelemişti.
“Ben aslında hapishanede süperstar gibiydim” demişti müzik
dünyasına geri döndükten sonraki bir röportajında. “Hapiste herkes ismimi
bilirdi. Jazz meraklısı olmayanlar bile bizi dinlemeye gelirlerdi. Benim gibi
biri, defalarca içeri tıkılmak yerine dışarıda müzik yapabilir ve belki tüm
dünyayı gezebilirdi. Demek ki, hapiste rahat edip süperstar olmam gerekiyormuş,
dışarıda olsaydım büyük bir göldeki küçük bir balıktan farkım olmayacaktı”.
Morgan kariyerine geri döndüğünde 50’li yaşlarındaydı (Artık
hapisteki şiddete tahammül edemediği gibi kendisiyle ortak zevkleri bulunan
tutuklu müzisyen de pek bulamıyordu). Birden kendini jazz aleminin en üst
noktalarında buluverdi. Geri dönüşüne medya büyük ilgi göstermiş hatta yaşamı
kendisinin müziklerini icra ettiği Prison-Made Tuxedos adlı bir müzikalin
konusu olmuştu. İlk geri dönüş albümü olan ve 1985 yılında yayınlanan Easy
Living oldukça olumlu eleştiriler aldı. 1989 yılında yayınlanan Mood Indigo
albümünde en büyük hayranlarından biri olan Wynton Marsalis de yer aldı. 1992
yılında yayınlanan You Must Believe in Spring albümünde ise eleştirmenlere göre
teknik ve estetik olarak optimum noktayı yakaladı.
1998 yılında hafif bir inme geçiren Morgan’a doktorlar müzik
kariyerinin sona erdiğini söylemelerine rağmen 6 ay sonra turne ve konserlerine
geri döndü. Birkaç yıl önce New York’taki Jazz Standard kulübündeki performansı
albüm olarak yayınlandı.
Geçen sonbaharda kendisine ameliyatı olanaksız kolon kanseri
teşhisi kondu. Tutukluluğu özgürlüğe belki de biraz mistik nedenlerle uzun
yıllar yeğleyen Frank Morgan’ın hem hayatı hem de kariyeri örnek aldığı Charlie
Parker’a göre daha kendisiyle ve dünyayla barışık bir şekilde birkaç ay sonra
son buldu.