Güzel İzmir’in Sağlam
Jazz’cıları: CazBeş

CazBeş grubunun
saksofoncusu Harun Öncü ile söyleşi
Doksan yedi kışıydı. İzmir körfezinde ışıltılı ve serin
rüzgarlar esiyordu. İkinci Kordondaki Mavi Bar’da her pazar Öncü Jazz Dörtlüsü
adıyla sahne alıyorlardı; tenor saksofon, gitar, kontrbas ve davul. Her pazar
sadık seyircileri barı dolduruyordu. Sahnede çok güçlü ve etkiliydiler. “My
funny valentine” ile seyircilerden gözyaşı dökenler oluyordu, “Caravan” ile bir
rock konserinin enerjisini yüklüyorlardı ortama.
Mavi Bar’daki o coşkulu dönemden sonra, yollarına kesintisiz
devam ettiler. Halen CazBeş olarak, her hafta Alsancak’taki Sardunya Bar’da ve
Hayalbaz’da sahne alıyorlar. Müzikleri daha derin, bağları daha güçlü. Sadık
takipçileri var. Genç Cazcılar, sitelerinde (www.genccazcilar.org),
“Performanslarından etkileneceksiniz” diyerek CazBeş’i öneriyor. İzmir’in en
köklü jazz grubu olma yolunda ilerleyen Jazz Beş’in saksofoncusu Harun Öncü ile
grubun hikayesini, müziğe bakışlarını, anılarını konuştuk.
Harun, CazBeş’i kısaca tanıtır mısın?
Adından anlaşılacağı gibi beş kişiyiz. Davulda Gürkan
Baltacılar abimiz var. Gitarda Murat Atalık; kendisi aynı zamanda bir müzik
mağazası işletiyor. Bas gitarda Tuğrul Gülenç abimiz; hani nasıl derler,
müzisyen olarak Türkiye’nin medar-ı iftiharlarından biridir. Trompette Ali Cenk
Gedik; aynı zamanda akademisyendir kendisi. Ben de tenor saksofon çalıyorum.
Ne zaman çalmaya başladınız? CazBeş’in müzikal gelişimi nasıl oldu?
Murat’la üniversitede tanıştık. İlk provalara Murat’ın
çalıştığı müzik mağazasının deposunda, dört kişi başladık; davulda Gürkan abi,
kontrbasta Efe Gökakın vardı. Bu 95’lerde oluyor. Deneysel çalışıyorduk. İlk
çalışmada “önce cover çalalım, sonra olgunluğa erişince, kendi bestelerimizi
oluştururuz, bu da yirmi yıl alır” demiştim. Ki, on üç yıl geçti. O zaman
adımız Murat’ın ısrarı ile “Öncü Jazz Dörtlüsü” idi. İlk olarak, 96 yazında
Çeşme’de Golden Dream isimli küçük bir barda sahne aldık.
O dönemler Gürkan abi, Miles Davis dinlerdi. Ben Stan Getz, Paul
Desmond, Gerry Mulligan dinlerdim. En çok Stan Getz’den etkilenmiştim. Gürkan
abi Miles’ı çok iyi analiz etti. Be - bop’a çok girmeden, 60’lı -70’li yılların
avant-garde tarzına yoğunlaştı ve John Coltrane’e kaydı. İlk sesimiz, temel
sesimiz, Stan Getz - Coltrane etkisiyle oluştu diyebilirim.
1995-2000 arası, “Öncü Jazz Dörtlüsü” olarak devam ettik.
99’da Efe ayrıldı ve kontrbasın yerini uzun süre dolduramadık. Yine 99’da gruba
trompette Cenk katıldı. O da Miles hayranı olduğu için avant - garde gidişi
hızlandırdı. Ben de o dönemde Sonny Rollins’e yoğunlaşmıştım. 2000 yılında
büyük bir değişiklik oldu ve gruba basta Tuğrul abi katıldı. Tuğrul abi,
Avusturya Jazz Akademisi mezunudur. Aslen gitaristtir ama, Türkiye’de onun gibi
çalacak basçı az bulunur. Tuğrul abinin akademik birikimi ve sahne ustalığı
müziğimizin şeklini çok değiştirdi.Avant-garde ve free jazz çalarken bir
dağılma tehlikesi vardır; ne söyleyeceğini bilmezsen, çabuk
dağılabilirsin.Tuğrul abi bize kalıp anlayışını getirdi ve sahnede daha sağlam
oturduk.
2000’den sonra adımız “CazBeş” oldu. Grubun ilişkileri
sağlamlaştı. Sahnede birbirimizi görmeden hisseder hale geldik. Ve bu dönemden
sonra sürekli sahne aldık. 2003-2005 arası iş dolayısıyla kopmak zorunda kaldım
ama ekip dörtlü olarak devam etti. Son iki yıldır Cenk biraz ara verdi ve ben
ağırlıklı olarak rol aldım. Grup yedi yıldır aralıksız çalıyor Sardunya’da. Bu
işin ilacı sahne. Şu an Coltrane’e odaklıyım ve ağırlıklı olarak avant - garde
gidiyoruz. Deneysellikten biraz uzaklaştık diyebilirim.
Repertuarınızda neler var?
Repertuarımızda özellikle 60'ların standart jazz parçaları
ağırlıkta; Miles, Coltrane, Dizzy ve birkaç be-bop var. Doğal olarak, blues
işin olmazsa olmazı diye düşünüyoruz. Bunun yanı sıra, hem başlangıçta, hem de
bugün yurdumuzun ezgileri anlayışımıza etkili olmuştur. Bu etki yeri geldiğinde
kendisini serbest diye tabir edeceğimiz bir forma da yaklaştırıyor.
Müziğinizi nasıl tanımlarsın? Hip-hop, world music, elektronica gibi güncel
tarzlarla aranız nasıl?
Elektronikle çok ilişkimiz yok… World music tarzıyla bazı
etkileşimlerimiz var, dünya küçüldü, ama daha müziğimizi anlamlı düzeyde
değiştirecek bir etkisi yok.
Şahsen ben bu konuda biraz muhafazakarım. Jazz konuşuyorsak,
bence blues’u bitirmeden – ki, belki de mümkün değil bu - yeni konulara
kaymanın sırasının gelmediğini düşünüyorum.
Müziğimizi tanımlamaya gelince… Öncelikle jazzın genel
tanımıyla ilgili bir husus var. Hangi müzik jazz’dır, hangi müzik değildir,
bunu ayırmak artık çok zor. Jazz’ın tanımı zaten karışıktı, artık daha da
karışıyor. Jan Garbarek, Buena Vista Social Club, Dolapdere Big Gang jazz
motifi taşıyan farklı örnekler mesela… İlhan Erşahin, Asia Minor, Hüsnü
Şenlendirici’nin çalışmaları da jazz’ın farklılaştığı eserler.
Bir de köken meselesi var. En çok kavram ve ifade karmaşasını
burada yaşıyoruz. Bizim bir Anadolu kültürümüz var. Yurttan Sesler korosuyla
büyümüş insanlarız. Bu anlamda içimizde, öz birikimimizle gelişen duyguları,
fikirleri, jazz müziğinin standartları içinde ifade etme zorunluluğu doğuyor.
Peki o zaman, batı kalıplarıyla çalıp, kendi öz ifadelerimizi oluşturmayı nasıl
başaracağız? İşte bu, son yedi yıldır grupta cevabını aradığımız, bizim için
önemli bir soru. Bu konuda çok şey denendi. Standart kompozisyonlar yapıldı. Özdemir
Erdoğan’ın 70’lerin başındaki jazz denemeleri bence bunun ilk örneğidir. Hatta
ben Take Five’ı ilk o kasetten dinledim. Hep de kanun parçası sandım yıllarca…

Murat Atalık
Peki bu köken ve jazz ikilemini nasıl çözümlemeyi düşünüyorsunuz?
Son on yılda biriktirdik biz… Hayatı biriktirdik… Şimdi ilk
provada konuştuğumuz gibi, kendi bestelerimizi oluşturma dönemine geldik.
Bestelerimiz oluştuğunda, bu ikilemin de kendimizce cevabını vereceğiz ve
müziğimizin tanımını keşfedeceğiz diye düşünüyorum…
Senin sahneden önce, uzun bir sokak müzisyenliği geçmişin
var. Bu deneyimini anlatır mısın biraz… Müziğini nasıl etkiledi sokak…
Sokakta çalmaya Bodrum’da başladım; 89-90 gibi, Bodrum daki
barlar sokağında bir ay kadar klarnet çaldım. Bulutsuzluk, Yeni Türkü çalardım.
O cesaretle 92-93’te İzmir sokaklarında çalmaya başladım. O
zaman Alsancak’ta sadece akordiyoncu bir amca vardı. Öğrencilik ve parasızlık
önemli sebeplerdi tabii. Ama asıl önemli olan, saksofon çalacak yer yoktu.
Öğrenci evinde olmuyordu. O zamanlar alto saksofonla jazz standartları çalmaya
başlamıştım. All of me, Love story, Take Five gibi parçalar çalardım. Alsancak
bulvarlarında dört yıla yakın çaldım. 94-95 döneminde, iki ay kadar Beyoğlu’nda
çaldım. Saksofon tonum sokakta doğdu ve sokakta oturdu diyebilirim.
Sokakta çok değişik insanlarla, renkli diyaloglar
yaşayabiliyorsunuz. Bir keresinde İzmir’de, Ankara Kent Orkestrası şefi geldi…
Tanımadım tabii… Geldi, dinledi, dinledi… ”Tonun güzel ama, jazz kalıplarını
çalışman lazım…” dedi. Sokakta olmanın rahatlığıyla önce burun kıvırdım, sonra
kendini tanıtınca çok utandım. Cem Karaca’yla karşılaşmıştık. “Bravo, bravo…
Devam, devam...” demişti. Bu olaylar cesaret veriyor tabii.
Sokakta çalmamın asıl büyük katkısı, Oğuz Büyükberber’le tanışmam
oldu. “Biz Gramofon’da çalıyoruz, gelsene”, dedi. Atladık gittik. Oğuz, Önder
Focan’la çalıyordu. Gramofon o zaman tek yer. Kimseyi de tanımıyorum
İstanbul’da. Beni de sahneye çağırdılar. Bir blues çalıyorlardı ama neydi
hatırlamıyorum. İki chorus emprovize bıraktılar, elim ayağıma dolandı tabii…
Bildiğim her şeyi birbirine karıştırdım. ”Bird” filminde davulcu, Charlie
Parker’ı susturmak için zili çıkarıp yere atar. O kadar kötü çalıyordum ki,
şarkının ortasında kesmek zorunda hissettiler. O zaman biraz kırılmıştım ama,
insan kendini ortaya attığında bu tür sürprizlere de hazır olmak durumunda,
insanlar cesaretli diye kötüyü pohpohlamamak lazım…
Sokak müziği kültürü, bizde pek kabul görmedi. Sadaka istemek
ve sokak müzisyenliği arasında ince bir çizgi var. Biz bunu çabuk tükettik.
Sadece müzikle dikkat çekemiyorsun, yanına bir şey lazım, acındırmak gibi.
Avrupa’da sokak müzisyenleri konservatuar mezunudur, izinle çalarlar. Bizde
sadece zabıtanın kuralı geçer.
Sokak müziği ille de olması da gereken bir kültür mü,
bilmiyorum… Ama ben sokakta çok şey öğrendim. Kalabalığa çalmayı öğrendim.
Cesaretim arttı. İstanbul’da bilerek dinleyen daha çok tabii… “Bir haftadır
aynı şeyi çalıyorsun, değiştir artık” diye fırça yediğim olmuştur. İstanbul hep
değişiklik, yenilik ister.
Daktilodan internete geçişi yaşamış bir müzisyensin. İnternet, müzisyenliği
nasıl etkiliyor sence?
Özellikle bizi dinlemeye gelen üniversitelilerin yaşamında
internetin etkili olduğunu gözlüyorum. Bu kesimin on sene önceki profili çok
farklıydı. On sene öncekiler Coltrane’i bilmezdi, şimdikiler Coltrane’i bitirip
geliyor. Bu internetin yarattığı bir kolaylık. Bu da grubu daha iyi olmaya
itiyor. Neticede otel jazz’ı dinlemeye gelmiyorlar.
Genç müzisyenlere baktığımda, müziği özümseme olayını,
yoğrulma olayını pek göremiyorum. Jazz’da söz gümüşse, sukut altındır bence…
Yani çok cümle üfürmek değildir önemli olan, kendi sesinden, öz cümleler
söyleyebilmektir. Bu da ancak enstrümanınla çok çalışmakla olur. Youtube’da
gördüğümüz o süper çalan insanlar, herhalde günde 14-15 saat bilgisayarıyla
değil, enstrümanıyla uğraşan insanlardır.
Jazz, enstrümanına aşık olan adamın işidir ve onu elde
edememenin sıkıntısıdır. Tam enstrümanı elde ettim derken, daha senden çok
uzakta olduğunu görürsün. Gençlerin unutmaması gereken, ustalaşmak için,
enstrümanla çok, çok çalışmak gerektiği… Her üfürülen de sanat olmaz…
Caz Beş olarak, İzmir’de jazz müziğinin son yıllardaki seyrine de tanık
oldunuz. Nasıl bir dönemdi? Şimdi İzmir’de jazz faaliyetleri nasıl?
On yıl önce, İzmir'de jazz çalacak mekan bulmakta
zorlanıyorduk. Açıkçası şu anda da çeşitlilikten söz etmek pek mümkün değil.
Canlı performans gruplarının ve devamlı jazz çaldıran mekan sayısı hala bir
elin parmaklarını geçmez. Yani çaldığımız Sardunya, yedi yıldır haftada bir
gece ile rekora koşuyor sayemizde. Ancak bu kısıtlı ortama rağmen, özellikle
dinleyicilerin birikiminde internet sayesinde, az önce söylediğim gibi, çok
ciddi bir yükselme göze çarpıyor. Bu da tüm müzisyenlerin olduğu gibi bizlerin
de kendimizi geliştirmemizde itici bir etken oluyor.
İzmir’deki jazz faaliyetleri dersen… Bildiğin gibi her yıl
Avrupa Jazz günleri yapılıyor. Uluslararası İzmir Jazz Festivali’nin bu yıl
dördüncüsü yapıldı. Bunlar güzel gelişmeler. Arada özel organizasyonlarla Tuna
Ötenel, Sibel Köse, Önder Focan gibi sanatçılarımız geliyor. Devamlı bir jazz
radyosu maalesef yok. TRT-3’deki jazz programları dışında takip edebileceğimiz
program yok.
Sonuç olarak, İzmir’de jazz alanında güzel adımlar atılıyor, ama daha alınması gereken
çok yol var…
Teşekkürler Harun, ileride albümlerinizi dinlemek, Caz Beş’i
İstanbul konser salonlarında izlemek dileğiyle…
Caz Beş, her Pazartesi Sardunya’da ve her Salı Hayalbaz’da
sahne almaya devam ediyor. Grubun “Nardis”, “Birk’s Works”, “Blue Bossa”
yorumlarının sahne kayıtlarını Youtube’da izleyebilirsiniz. İzmirli veya
İzmir’e yolu düşen jazz severleri CazBeş’i sahnede izlemeye davet ediyoruz.