Denise Eileen Garrett ve
Kırmızı Toprağın çağırışı…

“Dee Dee Bridgewater benim için Diana Reeves ile birlikte
geleneksel jazz divalarının günümüzdeki uzantısıdır.”
Onunla ikinci buluşmamızın yazısına işte bu cümle ile başlamıştım, üçüncü
buluşmaya da aynı cümle ile başlıyorum, çünkü aradan geçen iki yıl içerisinde
bu konudaki düşüncelerim hiç değişmedi.
Geçtiğimiz Mart ayının 15’inde İş Sanat onu bir kere daha
ağırladı, üstelik bu sefer yanında Afrikalı müzisyenler vardı, birlikte onun
Mali’de geçirdiği günlerden aldığı ilhamla yapmış olduğu “Red Earth” albümünü
çaldılar. Çaldılar demek ortaya konan inanılmaz renkli gösteriye ifade etmeye
yetmeyebilir, belki de doğrusu bizi alıp Mali’nin enginliklerine götürdüler ve
getirdiler demem gerekir.
Konseri tanıtan yazıda şu sözler yer alıyordu:
“Jazz ve Afrika’nın Buluşması”
DEE DEE BRIDGEWATER’S
RED EARTH - A Malian Project
Göz kamaştırıcı jazz vokalistliği ve sahne oyunculuğuyla çok
az sanatçıda görülen yeteneklere sahip bir fenomen Dee Dee Bridgewater. Sarah
Vaughan, Carmen McRae ve Dinah Washington gibi efsanelerin olduğu dönemlerden
bu yana her yeni çalışmasıyla dünyanın en iyi jazz vokalistlerinden biri olarak
kendini kanıtlayan sanatçı zarafeti, enerjisi, virtüöz itesi, coşkusu ve mizah
anlayışıyla en üst kalibrede bir müzisyen, yorumcu ve oyuncu olarak
hayranlarının ilgisini her zaman taze tuttu. Duruma göre ipeksi, karanlık,
pırıltılı renkler arasında değişkenlik gösteren sesi scat, bop ve mainstream
jazz’ın tüm olanaklarını keşfederken Bridgewater’ın sahip olduğu en önemli
şeydi. Grammy ve Tony de dâhil aldığı ödüller, gerek albümleri gerek canlı
performanslarıyla jazz’a getirdiği yeni soluk Bridgewater’ı her zaman çıtanın
üstünde tuttu. 1970 yılında Thad Jones ve Mel Lewis’le beraber New York’taki muhteşem
ilk sahne performansından bu yana Sonny Rollins, Dizzy Gillespie, Dexter
Gordon, Max Roach, Roland Kirk ve Stanley Clarke gibi büyük isimlerle de
kayıtlar gerçekleştirdi. Broadway’de çıktığı müzikalleri kariyerinin büyük bir
parçası olarak görebileceğimiz bu muhteşem vokalist, dünyanın dört bir
yanındaki konser salonları ve jazz festivallerinin en seçkin konuklarından biri
olarak jazz severlere olağanüstü sesinin olanaklarını sundu. İlk albümündeki
taptaze yaklaşımı, derin düş gücü, tutku dolu yorumundan olgun, arayışlardan
vazgeçmediğini gösteren ve sürekli yeni ufuklar keşfetmeye çabaladığını
kanıtlayan son çalışmalarına kadar daima yükselen bir çizgiyi izleyen sanatçı,
İstanbullu sanatseverlerin yakından da tanıdığı bir isim. İşte gerçek bir jazz
divası ve işte Dee Dee Bridgewater:
Denise Eileen’in dönüşü
Herkes onu Dee Dee Bridgewater diye tanıyor ama benim Divamın
gerçek adı Denise Eileen Garrett’tir. Bunu ve albümün teması olan Mali
projesini onunla yaptığım ikinci röportajda öğrenmiştim. Her zaman olduğu gibi
İş Sanat’ın zarif müdürü Meriç Soylu Hanım benim için bir buluşma ayarladı ve
gönlümdeki röportajı konserden sonra o yemek yerken yapabildim: Sevgili Denise,
İstanbul’a hoş geldiniz, akşam İş Sanat’ta senin ve arkadaşların sayesinde çok
güzel bir konser izledik.
Bu akşam sizinle 3. röportajımı yapıyorum, 2002 yılında buraya Kurt Weill
projesi ve 2006 yılında ise Fransız şansonlarını jazz olarak yorumladığınız
“J'ai Deux Amours” projesi için gelmiştiniz. Son gelişinizde yaptığımız
röportajda bu gün turnesini sürdürdüğünüz Mali projesinden bahsetmiştiniz.
Şimdi o da gerçek oldu. Hep birlikte Mali’ye gittik ve geldik. Bu gün konser
başlarken sahnede son geldiğimden beri hepimiz iki yıl daha yaşlıyız dediniz.
Evet, gerçekten de öyle, her bir projeniz diğerinden çok farklı. Sormak
istiyorum, Dee Dee bir insan olarak kim olma yolunda yürüyor?
Doğru söylüyorsun, her projem farklı, ama bu sonuncusunun
benim için daha da önemli bir kişisel yönü var. Ben bu proje ile Afrika’daki
köklerimi arıyorum. Araştırmaya başlayıp yola çıktığımda sonunda bir müzik ve
albüm projesi çıkacağını düşünmemiştim.
Ama ortaya son derece renkli ve özgün bir proje çıkmış.
Evet, ben de böyle düşünüyorum. Ayrıca bu projenin sonunda
gerçekten kendime özgü ve kendime ait bir sese kavuştum. Sadece geleneksel jazz
müziğine ve o müziğin bir vokalist açısından geçmişini oluşturan Billy Holiday,
Ella Fitzgerald, Sarah Vaughan ve Betty Carter gibi isimlerine saygı
gösterdiğim ve hizmet ettiğim günlerim geride kaldı. Bu da beni ruhen daha
bütün hale getirdi.
Peki, Mali’de ne öğrenmiş oldunuz?
Şunu öğrendim diyebilirim, elma meğer üzerinde yetiştiği
ağaçtan çok uzağa düşmezmiş. Mali’de tanışıp konuştuğum insanlar ile Afrikalı
Amerikalılar arasında birçok benzerlik olduğunu gördüm. Çok az şeye sahip
olunarak güzel ve mutlu yaşanabileceğini öğrendim. Mali insanlarında engin bir
ruh derinliği ve kişisel gurur var. Kısacası orada kendimi gerçekten evimde
hissettim. Ben çocukluğumda beyazların çoğunlukta olduğu bir insan topluluğu
içerisinde siyah insan olarak büyüdüm. Her zaman her şey de onlarla
kıyaslandım. Mali’de gördüğüm insanlar bana çok daha benziyorlar ve kendi
ülkelerinde çoğunluk olarak yaşıyorlar. Gördüğüm tüm reklâm panolarında
siyahların resimleri yer alıyordu ve benim gibi yetişen bir insan için bu son
derece şaşırtıcı bir deneyim oldu. Mali’deki insanlar kendilerine benzediğim
için beni yabancı olarak görmüyorlar, yanıma yaklaşarak bana kendi yerel
dilleri ile konuşuyorlardı. Bu çok harikulade bir duygu, ama senin anlaman
mümkün değil çünkü sen hiçbir zaman böyle bir ortamda yaşamadın.
Peki, bu hayatınıza bundan sonra nasıl yansıyacak?
Bilmiyorum, yaşadığım deneyim henüz çok yeni, hala
şaşkınlığını üzerimden atabilmiş değilim. Ama bu seyahat ve daha sonra Afrikalı
müzisyenlerle yapmış olduğum turne bana ırkçılığın dünyada ölmek bir yana son
derece canlı olduğunu gösterdi. Değişik ülkelere giderken birçok sıkıntı
yaşadık ve kötü muamele gördük, arkadaşlarıma yapılan ayrımcılığı gördüm. Ben
ve basçım Ira Coleman bu ayrımı yaşamadık çünkü biz saf siyah ırktan değiliz.
Bu olaylar içimdeki anne içgüdülerini harekete geçirdi, onları korumaya
çalıştım.
Annelikten söz açılmışken aklıma geldi, 3 çocuğun var. Son görüşmemizde onu
büyütmek istiyorum demiştiniz?.
Doğru, kızlarım büyüdüler ve yetiştiler, güzel işlerde
çalışıyorlar. Oğlum ise sadece 16 yaşında, çok zor bir çocuk. Onunla konuşurken
siz erkekleri iyi tanımadığımı fark ediyorum. Galiba ben sadece kadınları iyi
tanıyorum. Siz erkeler gerçekten tuhaf yaratıklarsınız, o meşhur kitapta yazan
da doğru değil, ben Venüs’ten geliyorum ama sen daha da uzaklardan gelmiş
olmalısın, galiba Jüpiter’den gelmişsin, yok yok o da çok yakın, galiba sen
Uranüs’ten geldin.
Oğlum, çok zeki bir çocuk, çok iyi bir piyanist ve gitarist,
sesi de çok güzel ama sürekli isyan halinde. Şimdi onu daha iyi tanımaya
çalışıyorum.

Peki, kime benziyor, size mi, yoksa Fransız babasına mı benziyor?
Tam bir karışıma benziyor, böyle diyebiliriz. Ben karışımları
severim, değişik genlerin karışımından güzel şeyler çıkıyor.
Bana sorarsan sonunda yok olmazsa tüm dünyadaki insanlar
birbirine karışacak. Irklar değil bir ırklar karışımı ortaya çıkacak.
Pek iyimser değilsiniz galiba, size göre bugün nasıl bir dünyada yaşıyoruz?
Korkunç bir dünyadayız, yeryüzündeki tüm hükümetlerin berbat
ve son derece yozlaşmış olduklarını düşünüyorum. Nasıl oluyor anlamıyorum ama
günümüzde sürekli olarak zenginler daha zengin, fakirler de daha fakir
oluyorlar. İçinde yaşadığımız dünya çocuklar için iyi bir büyüme yeri değil.
Sanırım ağırlıklı olarak bu yüzden, çevremdeki gençlerde yaşama karşı ölümcül
bir tavır görüyorum. Kendileri için hiçbir gelecek görmüyorlar ve kısa bir
yaşamı tercih ediyorlar. Geleceğe iyimser olarak baktığını gördüğüm tüm
çocuklar kısa yaşayanlar oldu.
Böyle bir dünyada ne hissediyorsunuz?
Hiçbir şey hissetmiyorum, ama kendi çocuklarımı korunaklı bir
hayatın içerisinde yetiştirmiyorum. Onları hayatın gerçeklerine açık tuttum ve
öğrenmelerine destek oldum. Şunu biliyorum ki eğer hayatın gerçeklerini
bilirlerse kendilerini onun olumsuzluklarından daha iyi koruyabilirler. Bu
yüzden onların güçlü olmasını istedim.
Bu yıl Amerika’da seçim yılı, son konuştuğumuzda
hükümetinizden memnun olmadığınızı söylemiştiniz. Size göre seçimlerden ne
çıkacak? Bir şeyler değişir mi?
Bilemiyorum, ben Barak Obama’nın seçilmesini istiyorum, ama o
neler yapabilir fazla bilemiyorum. Gördüklerim arasında en çok aklıma yatan
başkanlık adayı o gözüküyor. Obama seçilirse dünyayı gerçekten değiştirecek
şeyleri başlatabilir, o son derece akıllı ve harika bir insan. Amerikanın
parçalanmış ve birbirinden kopmuş insanlarını tekrar bir araya getirebilir.
Onun halka ve bireylere değer verdiğini konuşmalarında kullandığı sözlerden
anlıyorum. Ne yazık ki böyle şeyler duymayalı çok uzun zaman oldu. Çok iyi bir
başkan olduğunu düşündüğüm Bill Clinton’dan bile böyle sözler duymamıştım. Eşi
Hillary beni kampanyası sırasında gerçekten hayal kırıklığına uğrattı. Seçimi
kaybetmeye başlayınca asla bir kadına yakışmayacak şeyler söyledi, çirkin
davrandı. Bu şekilde Obama ile yarışmaya çalıştı ama bu doğru olmadı.
Seçilemese bile Amerika’daki başkanlık yarışında gerçek bir Afrikalı
Amerikalının aday olabilmesi önemli bir aşama oldu. Ben ise gerçek bir Afrikalı
Amerikalı değilim.
Ama benim sahnede gördüğüm Dee Dee gerçek bir Afrikalıya benziyordu.
Ama bu doğru değil, daha önce de söyledim, ben bir karışımım,
ailemde başka ırklardan da insanlar var.
Kim bilir belki de tam bu yüzden mükemmel bir müzisyensiniz, size bakınca
karşımda çevresine olumlu enerji saçan iyimser bir kadın görüyorum.
İyimser olduğum doğru, ama aynı zamanda gerçekçiyim de. Zaten
iyimser olmasam bu akşam burada konser veriyor da olmazdım, hatta belki de
çoktan intihar etmiş olurdum.
Şu an buradasınız, kendi ülkenizden ve köklerinizden çok uzaklarda olan bir
ülkede konser veriyorsunuz, 800 kişilik salondaki biletlerin çoğu satılmış,
dinleyen insanlar konserde gerçekten keyif almış, çılgınca alkışlamış, tüm
bunları gördün ve yaşadınız. Yaptığınız şey dünya için çok önemli, farklı
kültürler arasında anlayış köprüleri kuruyorsunuz. Afrikalı müzisyen
arkadaşlarınız da doğrusu fındık fıstık yer gibi rahat ve güzel bir şekilde
uyum gösterdiler. Peki, bundan sonraki projeniz ne olacak?
Bilmiyorum, çünkü kafamda yeni bir projem yok. Bu proje henüz
bir yıllık ve onu sürdürmeye devam ediyoruz.
Şu sırada bir müddet için olsun durmak ve hareket etmemek
istiyorum, kafamdaki tek şey bu. Gerçekten de çok ama çok yoruldum, bir müddet
şu yaşadığım hayat tarzından çıkmam gerekiyor. 21 yıl Fransa’da yaşadım, şimdi
ise evime yani Amerika’ya dönmek istiyorum. Hayatımın bu noktasında şimdiye
kadar yapmış olduğum tüm noktaları birleştirmek istiyorum. Hani bilmeceler
vardır, sadece noktalar görürsünüz, sonra noktaları yanlarındaki numaraların
sırasıyla birleştirince ortaya bir resim çıkar. İşte şimdi bunu gerçekleştirmek
istiyorum. Bu dünyadan ayrılmadan önce bunu yapmak istiyorum, daha sonrasını
ise bilmiyorum çünkü her şeye açığım.
Ölmeden önce tekrar oyunculuk yapmak istiyorum, Fransa’ya ilk
gittiğim yıllarda Billy Holiday’in hayatını anlatan Lady Day oyununda onu
canlandırmıştım.
Yıllardan beri ilk defa 2009 yılı için hiçbir turne anlaşması
yapmadım.

Tunçel Gülsoy - Dee Dee Bridgewater
Arkadaşlarından duyduğuma göre yarın Sofya’ya gidiyormuşsunuz?
Doğru, gidiyoruz, ben her zaman Doğu Avrupa jazz
dinleyicisini çok sevdim, en sevdiğim ülke ise Polonya, eğer Fransa’dan sonra
başka bir ülkede yaşamaya karar verseydim her halde Polonya’da yaşardım. Ama
artık evime dönmek istiyorum. Yıllardan beri çingeneler gibi bir yerden bir
yere giderek yaşadım.
Ben çingene ruhunu çok severim, her şeye açıktır,
yaratıcıdır, doğaldır.
Ama içimdeki çingene ruhu bana artık evine dön diyor.
Peki, son tahlilde bir insan olarak Dee Dee nereye koşuyor diyebiliriz?
Gelecekte nasıl bir insan olacaksınız?
Galiba anlatamadım, koşmuyorum, sadece durmaya çalışıyorum.
Neden bana böyle deli dolu sorular soruyorsun?
Bilmem, herhalde jazz’a ilgi duyan herkes gibi ben kendim de
biraz deliyim, ondan olabilir.
Ben yüreğini sesine göre hareket eden bir insanım, bir yıl
önce bana kafanı kazıtacaksın, konserlerine kel kafa çıkacaksın diyen olsa idi,
git kendini becer derdim, ama bak şimdi bu vaziyetteyim. Yaptığım her şeyin
bana doğru gözükmesi lazım,
Şimdi oğlumu da alıp eve gitmek istiyorum, hepsi bu.
Fransa’nın sanatçılara verilen en üst derece madalyasını
aldım. Bu bana olabilecek en güzel şey oldu. Sanki şöyle bir mesaj verildi,
yabancı bir ülkeye gittin, orayı bütünüyle kucakladın. Ben Fransa’ya gerçekten
çok şey verdim, orada hükümet tarafından kabul edilmek, böyle bir madalya almak
çok müthiş bir şey. Ama şunu belirteyim, bana bu madalyayı Sarkozy hükümeti
vermedi, bir önceki hükümet vermişti. Sarkozy’i hiç sevmiyorum, kendisini
Napolyon sanıyor, kompleksi var, kısa boylu insanlarda böyle bir şey olabiliyor.
Carla Bruni ile evlendikten sonra yüksek topuklu ayakkabılar giymeye başladı.
Bak şimdi de dedikodu yapmaya başladık, erkekler dedikodu yapmayı sever.
Aslında dedikodu bir iletişim yoludur, böyle de bakılabilir,
yani tamamen olumsuz bir şey sayılmaz.
Peki, hayatınızda henüz gerçekleştiremediğiniz bir rüya var mı?
Evet, ben de dedikodu yapmaya bayılıyorum. Annem beni biraz
deli yetiştirdi, üç defa evlendim, üç kocadan üç çocuk yaptım. Artık biraz
durulmam lazım.
Büyük kızım Tulani Bridgewater ilk kocam Cecil
Bridgewater’dan oldu. İkinci kızım China Moses Gilbert Moses’dan oldu. Oğlum
Gabriel Durand’ın babası da en son kocam Jean Marie Durand.
Şimdiki en önemli rüyam oğlumun büyüyüp erkek olduğunu
görmek, onun sorumluluk sahibi, başarılı çalışmak zorunda olmadan geçimini
sağlayabilecek kadar varlıklı bir insan olmasını istiyorum. Ben de onu
büyüttükten sonra torunlarımla oynamak istiyorum. Tulani’den bir erkek torunum
var, Marik Bridegewater Kowalski, bir Polonya ismi. Çok gurur duyuyorum.
Vasiyetimi bitirmek istiyorum, bana bir şey olursa bu kadar
çalışarak elde ettiğim şeyler çocuklarıma kalabilsin.
Benim rüyam bu.
Aslında bir şey daha istiyorum, şöyle 2 yıl yatıp uyuyayım,
uyandığımda içinde yaşadığım tüm bu karmaşa bitmiş olsun, hava kirliliği kalmasın,
herkes birbiri ile iyi geçinsin ve dünya barış dolu bir yer olsun. Böyle de bir
rüyam var. Öf, soruların beni öldürüyor, Allahtan şu yediğim rizotti iyi çıktı,
bu da gerçekleşmiş bir rüya sayılabilir.
Eğer birisi hayatınızı oynasa idi kim olsun isterdiniz?
Mutlaka bu kişi kızım China olmalı, çocuklarım arasında bana
tek benzeyeni o ve aynı zamanda da bir aktris, beni mükemmelen canlandırabilir.
Ama pek ufak tefek bir kızdır, ben ona kendimin mini minisi diyorum. Sana şunu
da söyleyeyim, aslında filmlerde gördüğümüz çoğu oyuncu ufak tefektir ama biz
onları beyaz perdede büyük sanırız.
Peki, bir müzikalde oynasa idiniz hangisini seçerdiniz?
Ben yeni bir müzikalde yer almak isterdim, henüz yazılmamış,
oynanmamış bir müzikal. Soruların biraz soyut ama sonuçta şunu söylemek
istiyorum. 30 yıldan beri çalışıyorum, 2009 için hiçbir planım yok, biraz
durarak yaşamak istiyorum. Geçmişte önüme çok güzel fırsatlar çıktı ama
programlarım önceden dolu olduğu için onlardan yararlanamadım.
İstanbul ve buradaki dinleyicileriniz için söylemek istediğiniz son bir söz var
mı?
İstanbul’u çok ama çok çok çok seviyorum.
O zaman tatil için buraya gelin.
Hiç tatil için vaktim olmadı.
2009 yılım boş dediniz, bari o zaman gelin?
Sana söyledim, 2009 da seyahat etmeyeceğim, bu güne kadar çok
seyahat ettim, şimdi evde oturmak istiyorum. Nevada’da çok güzel bir evim var,
annem de bana yakın oturuyor. Tekrar kitap okumaya başlamak istiyorum, bir film
projem var. Açığım, bundan böyle sadece yapmak istediğim şeyleri yapacağım, çok
yaşlandım.
Bu yaşlandım lafından nefret ediyorum, sahnede hiç de yaşlı gibi şarkı
söylemiyordunuz?
İnan bana, ne istediğimi biliyorum.
Emin değilim, bak şu an ikimiz de kel kafalıyız, ama sizinki geçici, ben ise
hep kel kalacağım. Bu adil bir şey değil.
Bu dünyada hiçbir şey adil değil ki bu olsun. Bence
yaşadığımız gördüğümüz her şeyin mutlaka bir sebebi vardır, kelliğin de olmalı.
Hoşça kal dostum, sana çok teşekkür ederim, biz hayranların
seni burada beklemeye devam edeceğiz. Görüyorum ki biraz yorulmuşsun, bana bu
soruyu sorduğum için kızıyorsun ama görüyorum ki gelecekte kim olmak istediğini
çok iyi biliyorsun. 2009 da olmasa bile seni 2010 da burada bekliyoruz,
dedikodumuza kaldığı yerden devam edeceğiz hayırlısıyla.