Sara ve Bırelı, müziğin
birleştirdiği güzellikler

Sara Lazarus ile ilk defa Unkapanı’nda bir müzik
toptancısında tanıştım. Ben müzikobur bir fare gibi etrafı didiklerken onu
gördüm. Onca albümün arasında beyaz ağırlıklı bir CD kapağının ardında bana bakıyor
ve “Give Me the simple Life”, yani “bana sade hayatı ver” diyordu. Kadını
tanımadığım için kimlerin ona eşlik ettiğine bakmıştım, günümüzde Django
Reinhardt’ın bayrağını taşıyan en önemli müzisyenlerden birisi olan Biréli
Lagréne’in adını görünce albümü koy sepete yaptım.
Benim gibi jazz hastaları için en güzel yaşanacak şeylerden
birisi sıfırdan bir müzisyeni keşfetmek ve onun dünyasına girmektir. Eve gelip
albümü CD player’a atınca ortalık kıpkırmızı oldu, hele bir “Once Upon A
Summertime” yorumu vardı ki dinleyeni kavurur kül ederdi. Sara artık hayatıma
girmişti.
Biréli için de söylenecek çok şey var, onu da önce
CD’lerinden tanımıştım ama daha sonra eniştemin evinde seyrettiğim bir DVD
konseri bu muhteşem çingeneyi ruhuma kazıdı. Reenkarnasyon belki de gerçekten
mümkün olabilir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra gün geldi, her zaman
sürprizlere açık olan benim muhteşem ülkem İstanbul’a bu ikilinin geleceğini İş
Sanat’ın bültenlerinden öğrendim. Şöyle diyordu:
70’lerin sonunda henüz on iki yaşındayken “Gypsy jazz’ın
Mozart”ı unvanını omuzlarında taşıyarak uluslararası bir kariyere başlamak
hiçbir müzisyen için kolay değildir herhalde. Diğer yandan yeni Django
Reinhardt olmak da başkalarının kolayca başa çıkabileceği bir yakıştırma olmasa
gerek. Biréli Lagrène de hayatını olağanüstü tekniğinden güç alarak Çingene
müziğinin mesajını yaymaya adayabilirdi. Ancak hiçbir bağa gelemeyen, gezgin
ruhlu bu bağımsız müzisyen rollere girmekten kaçındı ve genç dehadan büyük
Lagrène’e dönüştü. John McLaughlin, Al Di Meola, Paco de Lucia, Stanley Clarke
ve Mike Stern gibi müzisyenlerle yeni denizlere yelken açan gitaristin müziği
21. yüzyıla tüm dinamizmi ve doğallığıyla geçiş yaptı. Uzun zamandır birlikte
çalıştığı gitarist Hono Winterstein ile basçı Diego Imbert’in temsil ettiği
geleneğin ateşli ve tutkulu güzelliğiyle Franck Wolf’un saksofonunu
birleştirerek olağan dışı bir kombinasyonu elde eden sanatçı müziğe olan
sevgisini her daim korudu. Bu muhteşem kariyeri taçlandırmak amacıyla Dreyfus
firmasının çıkardığı iki CD’si Alman WDR Big Band’le kaydettiği “Djangology”
ile canlı solo kayıtlarından oluşan “To Bi Or Not To Bi”yi içeriyor.
Bu müthiş projeye eşlik eden Sara Lazarus çok küçük yaşta
piyanoyla başladığı müzik çalışmalarını vokalist ve tenor saksofoncu olarak
American Young Jazz Band ile Montreaux Jazz Festivali’nde uzanan Avrupa
turnesiyle geliştirdi. Sanatçı, Harvard Üniversitesi Jazz Grubu’yla beraber
olduğu dönemde Down Beat dergisi tarafından ABD üniversitelerinin en iyi jazz
vokalist ödülünü aldı. Fransa’ya yerleşmesiyle profesyonel bir kariyere
başlayan Lazarus Marciac, Crest Jazz Vocal, Montlouis, Braga ve JVC Paris gibi
jazz festivallerinde katıldı. 2005 yılında yayımlanan ilk albümü “Give Me A
Simple Life”ın aldığı büyük övgüler ve izleyen turneler sonrasında yerini
sağlamlaştırmaya başlayan genç sanatçı ikinci albümü “It’s Alright With Me
Now”ı Biréli Lagrène Gipsy Project ile kaydetti. Kendiliğindenliği, yumuşaklığı
ve dinleyiciye geçen yalın ve zarif sesiyle bu genç Fransız-Amerikan sanatçı
jazz’ın sıra dışı sesleri arasında yer alacağını ikinci albümüyle herkese
kanıtladı.
İŞ SANAT’DA BULUŞMA
Ben sabahtan beri hazırdım ama röportaj teyidi saat 18.10 da
geldi, Gerçek hayatında pilot olduğuna yemin edebileceğim genç bir şoför
“ağabey merak etme” diyerek beni Cihangir’den havalandırdı, İş Sanat
havaalanına vardığımda saat 18.35 olmuştu. Yan binada ofisi olan İbrahim
Bodur’un helikopteri bile onu bu kadar zamanda uçuramazdı diye düşündüm. Ancak
röportajın başlaması için 25 dakika daha soundcheck ve son provanın bitmesini
bekledim. Sonra, sonrasını aşağıda okuyacaksınız:

Merhaba, Türkiye’nin tek jazz dergisi olan Jazz’dan geliyorum, sizinle tanışmak
benim için çok keyifli bir şey. Hoş geldiniz. Sara Biréli’nin izniyle bir hanım
olarak önce sizinle başlamak istiyorum. İlk albümünüzde şimdi artık aramızda
olmayan Illinois Jacket’e bir ithaf yapmışsınız, hakkınızda okuduğum
biyografine göre o size jazz yolunda yürümeniz için hem ilham hem de destek
veren insan olmuş, sohbetimize buradan başlayabilir miyiz?
Ben daha henüz ortaokuldayken jazz ile ilgilenmeye
başlamıştım. Bir okul bigband’inde ikinci tenor saksofon olarak çalıyordum.
Sonra üniversiteye başladım, gittiğim okulda Illinois Jacket misafir sanatçı
öğretmendi. Bunu öğrenmek beni çok heyecanlandırmıştı, sonra bir gün okulda
onunla karşılaştım, beni görünce durdu ve “demek Sarah sensin, hadi bakalım
bize bir şeyler söyle de sesini duyalım” dedi.
Herkes bana bakıyordu. Ben de çılgınca bir şey yaptım,
oldukça zor bir parça olan “Lush life”ı ona “a capella” söyledim. Dinledi,
hoşuna gitti. Çok iyi bir insandı, okulda olduğum zaman içerisinde beni jazz
söylemem konusunda çok yüreklendirdi. Okulu bitirdiğimde ise beni kendi big
band’ına şarkı söylemek için davet etti. Çok büyük bir grubu vardı ve çoğu da
Count Basie ile çalışmış eski tüfeklerdi, dehşet iyi müzisyenler idiler. Düşün,
onca siyah tenli erkek jazz ustalarının ortasında beyaz bir kadın şarkı
söylüyor. Onun benim müzisyen olmama da çok büyük olumlu etkisi olmuştur.
Biréli, adınızı nasıl telaffuz edeceğimi bilmiyorum, galiba Amerikan aksanıyla
söylüyorum, söylediğim şekil doğru mu?
Benim için çok önemli değil, hangi ülkeye gitsem oradaki
söyleniş şeklini kabul ediyorum. Ama doğru telaffuz ediyorsunuz, merak etmeyin.
Siz günümüzün Django’su kabul ediliyorsunuz, ama şunu
öğrenmek istiyorum, ruh açısından Django size ne ifade ediyor, jazz açısından
Django müziğe ne getirdi?
Müziğe başladığımda 4 yaşındaydım, daha sonra yavaş yavaş iyi
bir gitarist olduğum anlaşıldı. Ben jazz müziğini dinlediğim Django
plaklarından öğrendim ve yoluma devam ettim.
Django bizim için çingene kültürünün çok önemli bir
parçasıdır, hepimiz onun müziğini severiz. Bugüne kadar da dinledik, hatta
şimdi bu tip müzik yeniden popüler olduğundan daha da çok dinliyoruz.

Peki, bu müzik sizin için nasıl bir ilham kaynağı oldu, onu kendinize göre
nasıl geliştirdiniz ve şimdi bu müzikle nereye gidiyorsunuz?
Ben Django’nun müziğini her zaman çok sevdim ve etkilendim
ama hiçbir zaman onu taklit etmeye çalışmadım. Zaten bu da imkansız bir şey,
çünkü her müzisyenin kendine ait özgün bir sesi vardır. Müzik hayatımın ilk
yıllarında başka değişik müzikler çaldım, son 8 yıldan beri bu müziğe
yoğunlaştım. Bu müziği aynen çalmıyorum, bir şekilde onun çevresinde
geziniyorum. Tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama şunu
söyleyebilirim, bu müziği çalmak bana kendimi her zaman rahat hissettirdi. Onun
sesine benzemekden de çekinmiyorum çünkü bana göre bu bir saygı ifadesi de
oluyor.
Sara, tekrar size dönmek istiyorum, bir hafta önce Dee Dee Bridgewater burada
idi, onunla konuştuk. O da sizin gibi Fransa’da yaşayan bir Amerikalı jazz
sanatçısı. Kendi tabiriyle orada kendi ülkesinde bulamadığı bir iç huzuru
bulmuş. Sizin öykünüz de onunkine benziyor mu?
Benimki daha farklı bir şey oldu, galiba benim kaderimde
Fransa’ya gelmek vardı, sonunda yapayalnız geldim, beni oraya çeken bir erkek,
aşk veya iş gibi bir şey de yoktu.
Harvard Üniversitesini bitirmiştim, tüm sınıf arkadaşlarım
bir yerlere dağılmıştı. Hukuk, tıp bilgisayar gibi konularda eğitimlerini
sürdüreceklerdi. Doktora çalışmaları yapmak isteyenler vardı, ben ise ne
yapacağımı bilmiyordum. Fransa’ya gitmek istedim. Galiba yukarılarda bir yerde
yazgılarımız yazılıyor, bu daha önce de hayatımda karşılaştığım bir durum.
Gelmeden önce üniversite yıllarında müzisyen olarak çalışmış ve kendime bir
piyano almıştım, onu sattım, biraz param oldu, geldim, tesadüfler sonucu
piyanist Paul Bley’in dairesini kiraladım. Sonra yavaş yavaş Fransa’daki müzik
hayatına girdim ve değişik mekanlarda ve şehirlerde çalmaya başladım.
İlk geldiğim zamanda müzik ve Fransa’nın her yerinde vardı.
Jazz çok seviliyordu, çok popülerdi. Şimdi çok olmasa da durum biraz değişti.
Çok şanslıydım, Fransa’nın birçok köşesinde çalışma fırsatım oldu. Jazz
kültürün çok önemli bir parçası idi ve birçok önemli müzisyen Fransa’ya
geliyordu. Bir şeyi öğrenmenin ve geliştirmenin en önemli yolu onu sürekli
olarak yapmaktır, benim için de böyle oldu. Amerika’da kalsa idim bu kadar çok
çalışma ve gelişme fırsatım olmayacaktı. Ayrıca Paris’te bir Amerikalı olmak
insana farklı bir özgünlük ve egzotik hava veriyor.
Peki, siz Biréli, bir müzisyen olarak nasıl gelişiyorsunuz?
Bilmiyorum, ben sadece çalışmaya devam etmek ve müzik çalmak
istiyorum. Bana en çok ilham veren şey aynı müziği tekrar tekrar çalmamak.
Gerçi zaten jazz biraz da bu demek. Ama şurası kesin, tek bir stile ve müziğe
bağlı kalmak istemiyorum. Ne yapabilirsem özgür olarak yapmak istiyorum, bana
asıl ilham veren şey de özgürlük.
Size Django dışında en çok ilham veren gitaristler kim?
Bilmem, bu konuda pek düşünmedim, aslında tüm jazz
gitaristlerini sevdiğimi söyleyebilirim.
Sara, sanırım bu adam politikacı olacak, son derece politik
cevaplar veriyor. Aynı soruyu şimdi de size soruyorum, bazı kişiler sizin için
günümüzün Ella’sı diyor, ne dersiniz?
Bu doğru değil, benim jazz’daki ilk aşkım Sarah Vaughan oldu.
Bir pazar günü babamla Sears’dan bir şeyler almaya gitmiştik, orada Sarah
Vaughan’un albümünü gördüm, bugün gibi hatırlıyorum, 4 dolar doksan dokuz
sentti. O zamanlar CD falan yoktu, bu bir kasetti, bilmem şimdiki gençler
hatırlar mı? Çok eskidendi, evet yaşlı gözükmüyorum, botox harikalar yaratıyor,
her neyse…
Ama bence hiç de yaşlı gözükmüyorsunuz, hatta isterseniz bu
konuya hiç girmeyelim.
Doğru, girmesek iyi olacak, neyse kaseti aldım, eve gittik,
defalarca dinledim, müthiş bir albümdü. Ben de onun gibi söylemek istedim, ama
iş burada bitmedi, bir gün de Carmen McRae’yi keşfettim. Daha sonra da Betty
Carter’i keşfettim, onu birkaç sefer canlı konserde de izleme fırsatım oldu.
Onun yaptığı her şeye bayıldım, orkestrasını idare etmesi, doğaçlaması
performansı, hepsi mükemmeldi. Bunla da bitmedi, bu sefer de Shirley Horn’u
keşfettim.
Tabi Ella, Billy Holiday ve Abbey Lincoln’u da her zaman
beğenmişimdir. Kısacası tüm bu büyük vokalistleri sevdim.
Aynı soruyu size de sormak istiyorum, bir müzisyen olarak siz nereye
gidiyorsunuz?
Bilmiyorum, aslında hiç böyle düşünmedim de. Ben şu sırada ne
söylüyorum, nasıl söylüyorum onlarla ilgileniyorum. Jazz standartlarını
seviyorum ve onlardan kopmak istemiyorum.
Ben sizi bu ilk albümünde keşfettim, tanımıyordum, merak
ettim, sonra Biréli’nin de orada çaldığını görünce albümü almaya karar verdim.
Dinledikçe de oradaki insanın çok derin ve yürekten şarkı söyleyen bir şarkıcı
olduğunu gördüm.
Müzik her zaman benim için böyle bir şey oldu, ben müziği
hiçbir zaman tam olarak bir kariyer olarak nitelendirmedim. Ben Delaware’de
doğdum ve büyüdüm, burası Rhode Island’dan sonra Amerika’nın en küçük
eyaletidir. Özellikle benim çocukluğumda orada pek yapacak bir şey yoktu. Şey
sana müzikteki gerçek ilk aşkımı söylemedim, bu Barbara Streisand idi. Bazen
bunu söylemekten utanıyorum.
Neden utanıyorsunuz ki, Barbara bana göre mükemmel bir kadın
şarkıcıdır.
Teşekkür ederim. Evimizin bodrumuna iner saatlerce onun
albümünü tekrar tekrar dinlerdim. Müziği bir kariyer olarak düşünmediğimi
söylemiştim, bu gün de gerçekten düşünmüyorum, ama müziği çok seviyorum.
Biréli, sizin gruplarınız birbiri ile mükemmel uyumlu
müzisyenlerden oluşuyor, bu işin sırrı nedir, onları nasıl seçiyorsunuz?
Örneğin saksofoncunuz, bir çingene bile değil ama mükemmel bir uyum içerisinde,
nasıl oluyor bu iş.
Doğru söylüyorsunuz, adam çingene değil, bence bu işin sırrı
şu, biz çok prova yapmıyoruz. Senede bir kere bir araya gelip prova yapıyor ve
çalıyoruz. Çoğu zaman yeni bir albüm yapmadan önce bu tip büyük provalarda
buluşuyoruz.
Ama hayatını müzisyen olarak kazanıyorsunuz değil mi?
Evet, konserler, albümler, bu şekilde yaşıyorum.
Peki, hayatınızda müzikten başka önemli bir şeyler var mı? Örneğin bir hobi,
futbol?
Pek yok, bu saydıklarınla ilgilenmiyorum ama arkadaşlarımla
sık sık iyi restoranlara gidiyoruz. İyi şarap içmeyi seviyorum. Müzik hayatım
çok yoğun, ondan arta kalan zamanda eve döndüğüm zaman içimden hiçbir şey
yapmak gelmiyor.
Peki, bir müzisyen olarak dünyanın gidişatını nasıl görüyorsunuz?
Dürüstçe söylemek gerekiyorsa bilmiyorum, dünya bir şekilde
dönüyor. Ama müzisyen olmanın ilginç bir tarafı var, konserlerde seni dinlemeye
gelen birçok ilginç insanla tanışıyorsun.
Peki sizce jazz nereye gidiyor?
Jazz her zaman var oldu ve bana göre var olmaya hep devam
edecek. Sanırım her zaman bu müziği yapmaya devam edecek daha genç müzisyenler
olacak.
Peki o genç müzisyenlere ders veriyor musunuz?
Hayır, sanırım biraz daha yaşlanınca ders vermeye
başlayacağım, henüz erken.
Bizim ülkemizin çingeneleri de senin gibi aileden müzisyen
oluyorlar, umarım bu akşam seni dinlemeye gelirler. Eğer gelirlerse konserden
sonra onları kulise getirip sizinle tanıştırmak isterim.
Sara, bu soruyu size de sormak istiyorum, bir müzisyen ve kadın olarak dünyayı
nasıl görüyorsunuz?
Bence kadın olarak ne düşündüğümü söylemeye başlamayayım,
bunu dinlemek istemeyebilirsin çünkü çok uzun konuşabilirim. Dünya her zamanki
eski dünya, fazla değişen bir şey yok. Ne yazık ki iyiye gitmiyor. Ama müzik
konusunda bir şeyler söyleyebilirim. Müzik başlayınca kötülükler durur. Müzik
bir şekilde herkesi bir araya toplar, çevrelerindeki kötülükleri unutturur,
müzik hakkında söyleyebileceğim en güzel şey de bu. Ben biraz politika ile de
ilgileniyorum.
Her ikinize de son bir soru sormak isterim, buradaki müzikseverlere iletmek
istediğiniz bir mesaj var mı?
Var, tüm müziksever insanları biz de seviyoruz, umarız bu
akşam onlara bekledikleri konseri verebiliriz.
SÖZÜN BİTTİĞİ YER
İşte bu kadar konuşabildik, eve dönünce teybe baktım, 15
dakikayı birkaç saniye geçmişiz, benden sonra röportaj yapmayı bekleyen bir TV
ekibi ile daha konuştular. Albümlerimi imzaladılar, özellikle Sara kendi
albümünü satın aldığım için bana özellikle teşekkür etti.
Neden daha uzun ve derin konuşamadık diyebilirsiniz, sorun,
size cevabım Tatlıses’in Urfa’da Oxford vardı da mı gitmedik gibi olacak.
Umarım gelecek sefere daha çok konuşabiliriz.
Konser 10 dakika geç başladı ve mükemmel geçti, ritim gitarist
hastalandığı için onun payını da Biréli çaldı ama kimseler eksiklik hissetmedi.
Basçıya hayran oldum, hemen arkamda oturan sevgili arkadaşım Volkan Hürsever’e
baktım, gözleri ile duygularımı teyit etti. Çok güzel bir gece oldu.
Jazz tayfası muradına erdi, Tunçel onların kerevetine çıktı
ve yazısını şöyle bitirdi:
Daha önce Nat King Cole gibi jazz’ın önemli isimleri de
piyano yerine gitarın vokale eşlik ettiği oluşumlar içinde yer almıştı. Bu
sefer, Gypsy Project'in ritmik eşliğinde swing müziği, Sara'nın sesindeki
incelik ve Biréli'nin ustalığıyla, bu türün en güzel birlikteliklerinden birine
tanık oluyoruz. Genç Amerikalı şarkıcı Sara Lazarus, çigan geleneğinin üstün
yetenekli sanatçısı Biréli Lagrèné'in mükemmel bir şekilde sunduğu Roman
jazz’ına coşku dolu bir heyecanla eşlik ediyor.