27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Sara ve Bırelı, müziğin birleştirdiği güzellikler

 

Sara Lazarus ile ilk defa Unkapanı’nda bir müzik toptancısında tanıştım. Ben müzikobur bir fare gibi etrafı didiklerken onu gördüm. Onca albümün arasında beyaz ağırlıklı bir CD kapağının ardında bana bakıyor ve “Give Me the simple Life”, yani “bana sade hayatı ver” diyordu. Kadını tanımadığım için kimlerin ona eşlik ettiğine bakmıştım, günümüzde Django Reinhardt’ın bayrağını taşıyan en önemli müzisyenlerden birisi olan Biréli Lagréne’in adını görünce albümü koy sepete yaptım.

Benim gibi jazz hastaları için en güzel yaşanacak şeylerden birisi sıfırdan bir müzisyeni keşfetmek ve onun dünyasına girmektir. Eve gelip albümü CD player’a atınca ortalık kıpkırmızı oldu, hele bir “Once Upon A Summertime” yorumu vardı ki dinleyeni kavurur kül ederdi. Sara artık hayatıma girmişti.

Biréli için de söylenecek çok şey var, onu da önce CD’lerinden tanımıştım ama daha sonra eniştemin evinde seyrettiğim bir DVD konseri bu muhteşem çingeneyi ruhuma kazıdı. Reenkarnasyon belki de gerçekten mümkün olabilir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra gün geldi, her zaman sürprizlere açık olan benim muhteşem ülkem İstanbul’a bu ikilinin geleceğini İş Sanat’ın bültenlerinden öğrendim. Şöyle diyordu:

70’lerin sonunda henüz on iki yaşındayken “Gypsy jazz’ın Mozart”ı unvanını omuzlarında taşıyarak uluslararası bir kariyere başlamak hiçbir müzisyen için kolay değildir herhalde. Diğer yandan yeni Django Reinhardt olmak da başkalarının kolayca başa çıkabileceği bir yakıştırma olmasa gerek. Biréli Lagrène de hayatını olağanüstü tekniğinden güç alarak Çingene müziğinin mesajını yaymaya adayabilirdi. Ancak hiçbir bağa gelemeyen, gezgin ruhlu bu bağımsız müzisyen rollere girmekten kaçındı ve genç dehadan büyük Lagrène’e dönüştü. John McLaughlin, Al Di Meola, Paco de Lucia, Stanley Clarke ve Mike Stern gibi müzisyenlerle yeni denizlere yelken açan gitaristin müziği 21. yüzyıla tüm dinamizmi ve doğallığıyla geçiş yaptı. Uzun zamandır birlikte çalıştığı gitarist Hono Winterstein ile basçı Diego Imbert’in temsil ettiği geleneğin ateşli ve tutkulu güzelliğiyle Franck Wolf’un saksofonunu birleştirerek olağan dışı bir kombinasyonu elde eden sanatçı müziğe olan sevgisini her daim korudu. Bu muhteşem kariyeri taçlandırmak amacıyla Dreyfus firmasının çıkardığı iki CD’si Alman WDR Big Band’le kaydettiği “Djangology” ile canlı solo kayıtlarından oluşan “To Bi Or Not To Bi”yi içeriyor.

Bu müthiş projeye eşlik eden Sara Lazarus çok küçük yaşta piyanoyla başladığı müzik çalışmalarını vokalist ve tenor saksofoncu olarak American Young Jazz Band ile Montreaux Jazz Festivali’nde uzanan Avrupa turnesiyle geliştirdi. Sanatçı, Harvard Üniversitesi Jazz Grubu’yla beraber olduğu dönemde Down Beat dergisi tarafından ABD üniversitelerinin en iyi jazz vokalist ödülünü aldı. Fransa’ya yerleşmesiyle profesyonel bir kariyere başlayan Lazarus Marciac, Crest Jazz Vocal, Montlouis, Braga ve JVC Paris gibi jazz festivallerinde katıldı. 2005 yılında yayımlanan ilk albümü “Give Me A Simple Life”ın aldığı büyük övgüler ve izleyen turneler sonrasında yerini sağlamlaştırmaya başlayan genç sanatçı ikinci albümü “It’s Alright With Me Now”ı Biréli Lagrène Gipsy Project ile kaydetti. Kendiliğindenliği, yumuşaklığı ve dinleyiciye geçen yalın ve zarif sesiyle bu genç Fransız-Amerikan sanatçı jazz’ın sıra dışı sesleri arasında yer alacağını ikinci albümüyle herkese kanıtladı.

 

İŞ SANAT’DA BULUŞMA

Ben sabahtan beri hazırdım ama röportaj teyidi saat 18.10 da geldi, Gerçek hayatında pilot olduğuna yemin edebileceğim genç bir şoför “ağabey merak etme” diyerek beni Cihangir’den havalandırdı, İş Sanat havaalanına vardığımda saat 18.35 olmuştu. Yan binada ofisi olan İbrahim Bodur’un helikopteri bile onu bu kadar zamanda uçuramazdı diye düşündüm. Ancak röportajın başlaması için 25 dakika daha soundcheck ve son provanın bitmesini bekledim. Sonra, sonrasını aşağıda okuyacaksınız:


Merhaba, Türkiye’nin tek jazz dergisi olan Jazz’dan geliyorum, sizinle tanışmak benim için çok keyifli bir şey. Hoş geldiniz. Sara Biréli’nin izniyle bir hanım olarak önce sizinle başlamak istiyorum. İlk albümünüzde şimdi artık aramızda olmayan Illinois Jacket’e bir ithaf yapmışsınız, hakkınızda okuduğum biyografine göre o size jazz yolunda yürümeniz için hem ilham hem de destek veren insan olmuş, sohbetimize buradan başlayabilir miyiz?

Ben daha henüz ortaokuldayken jazz ile ilgilenmeye başlamıştım. Bir okul bigband’inde ikinci tenor saksofon olarak çalıyordum. Sonra üniversiteye başladım, gittiğim okulda Illinois Jacket misafir sanatçı öğretmendi. Bunu öğrenmek beni çok heyecanlandırmıştı, sonra bir gün okulda onunla karşılaştım, beni görünce durdu ve “demek Sarah sensin, hadi bakalım bize bir şeyler söyle de sesini duyalım” dedi.

Herkes bana bakıyordu. Ben de çılgınca bir şey yaptım, oldukça zor bir parça olan “Lush life”ı ona “a capella” söyledim. Dinledi, hoşuna gitti. Çok iyi bir insandı, okulda olduğum zaman içerisinde beni jazz söylemem konusunda çok yüreklendirdi. Okulu bitirdiğimde ise beni kendi big band’ına şarkı söylemek için davet etti. Çok büyük bir grubu vardı ve çoğu da Count Basie ile çalışmış eski tüfeklerdi, dehşet iyi müzisyenler idiler. Düşün, onca siyah tenli erkek jazz ustalarının ortasında beyaz bir kadın şarkı söylüyor. Onun benim müzisyen olmama da çok büyük olumlu etkisi olmuştur.


Biréli, adınızı nasıl telaffuz edeceğimi bilmiyorum, galiba Amerikan aksanıyla söylüyorum, söylediğim şekil doğru mu?

Benim için çok önemli değil, hangi ülkeye gitsem oradaki söyleniş şeklini kabul ediyorum. Ama doğru telaffuz ediyorsunuz, merak etmeyin.

Siz günümüzün Django’su kabul ediliyorsunuz, ama şunu öğrenmek istiyorum, ruh açısından Django size ne ifade ediyor, jazz açısından Django müziğe ne getirdi?

Müziğe başladığımda 4 yaşındaydım, daha sonra yavaş yavaş iyi bir gitarist olduğum anlaşıldı. Ben jazz müziğini dinlediğim Django plaklarından öğrendim ve yoluma devam ettim.

Django bizim için çingene kültürünün çok önemli bir parçasıdır, hepimiz onun müziğini severiz. Bugüne kadar da dinledik, hatta şimdi bu tip müzik yeniden popüler olduğundan daha da çok dinliyoruz.


Peki, bu müzik sizin için nasıl bir ilham kaynağı oldu, onu kendinize göre nasıl geliştirdiniz ve şimdi bu müzikle nereye gidiyorsunuz?

Ben Django’nun müziğini her zaman çok sevdim ve etkilendim ama hiçbir zaman onu taklit etmeye çalışmadım. Zaten bu da imkansız bir şey, çünkü her müzisyenin kendine ait özgün bir sesi vardır. Müzik hayatımın ilk yıllarında başka değişik müzikler çaldım, son 8 yıldan beri bu müziğe yoğunlaştım. Bu müziği aynen çalmıyorum, bir şekilde onun çevresinde geziniyorum. Tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama şunu söyleyebilirim, bu müziği çalmak bana kendimi her zaman rahat hissettirdi. Onun sesine benzemekden de çekinmiyorum çünkü bana göre bu bir saygı ifadesi de oluyor.


Sara, tekrar size dönmek istiyorum, bir hafta önce Dee Dee Bridgewater burada idi, onunla konuştuk. O da sizin gibi Fransa’da yaşayan bir Amerikalı jazz sanatçısı. Kendi tabiriyle orada kendi ülkesinde bulamadığı bir iç huzuru bulmuş. Sizin öykünüz de onunkine benziyor mu?

Benimki daha farklı bir şey oldu, galiba benim kaderimde Fransa’ya gelmek vardı, sonunda yapayalnız geldim, beni oraya çeken bir erkek, aşk veya iş gibi bir şey de yoktu.

Harvard Üniversitesini bitirmiştim, tüm sınıf arkadaşlarım bir yerlere dağılmıştı. Hukuk, tıp bilgisayar gibi konularda eğitimlerini sürdüreceklerdi. Doktora çalışmaları yapmak isteyenler vardı, ben ise ne yapacağımı bilmiyordum. Fransa’ya gitmek istedim. Galiba yukarılarda bir yerde yazgılarımız yazılıyor, bu daha önce de hayatımda karşılaştığım bir durum. Gelmeden önce üniversite yıllarında müzisyen olarak çalışmış ve kendime bir piyano almıştım, onu sattım, biraz param oldu, geldim, tesadüfler sonucu piyanist Paul Bley’in dairesini kiraladım. Sonra yavaş yavaş Fransa’daki müzik hayatına girdim ve değişik mekanlarda ve şehirlerde çalmaya başladım.

İlk geldiğim zamanda müzik ve Fransa’nın her yerinde vardı. Jazz çok seviliyordu, çok popülerdi. Şimdi çok olmasa da durum biraz değişti. Çok şanslıydım, Fransa’nın birçok köşesinde çalışma fırsatım oldu. Jazz kültürün çok önemli bir parçası idi ve birçok önemli müzisyen Fransa’ya geliyordu. Bir şeyi öğrenmenin ve geliştirmenin en önemli yolu onu sürekli olarak yapmaktır, benim için de böyle oldu. Amerika’da kalsa idim bu kadar çok çalışma ve gelişme fırsatım olmayacaktı. Ayrıca Paris’te bir Amerikalı olmak insana farklı bir özgünlük ve egzotik hava veriyor.


Peki, siz Biréli, bir müzisyen olarak nasıl gelişiyorsunuz?

Bilmiyorum, ben sadece çalışmaya devam etmek ve müzik çalmak istiyorum. Bana en çok ilham veren şey aynı müziği tekrar tekrar çalmamak. Gerçi zaten jazz biraz da bu demek. Ama şurası kesin, tek bir stile ve müziğe bağlı kalmak istemiyorum. Ne yapabilirsem özgür olarak yapmak istiyorum, bana asıl ilham veren şey de özgürlük.

 

Size Django dışında en çok ilham veren gitaristler kim?

Bilmem, bu konuda pek düşünmedim, aslında tüm jazz gitaristlerini sevdiğimi söyleyebilirim.

Sara, sanırım bu adam politikacı olacak, son derece politik cevaplar veriyor. Aynı soruyu şimdi de size soruyorum, bazı kişiler sizin için günümüzün Ella’sı diyor, ne dersiniz?

Bu doğru değil, benim jazz’daki ilk aşkım Sarah Vaughan oldu. Bir pazar günü babamla Sears’dan bir şeyler almaya gitmiştik, orada Sarah Vaughan’un albümünü gördüm, bugün gibi hatırlıyorum, 4 dolar doksan dokuz sentti. O zamanlar CD falan yoktu, bu bir kasetti, bilmem şimdiki gençler hatırlar mı? Çok eskidendi, evet yaşlı gözükmüyorum, botox harikalar yaratıyor, her neyse…

Ama bence hiç de yaşlı gözükmüyorsunuz, hatta isterseniz bu konuya hiç girmeyelim.

Doğru, girmesek iyi olacak, neyse kaseti aldım, eve gittik, defalarca dinledim, müthiş bir albümdü. Ben de onun gibi söylemek istedim, ama iş burada bitmedi, bir gün de Carmen McRae’yi keşfettim. Daha sonra da Betty Carter’i keşfettim, onu birkaç sefer canlı konserde de izleme fırsatım oldu. Onun yaptığı her şeye bayıldım, orkestrasını idare etmesi, doğaçlaması performansı, hepsi mükemmeldi. Bunla da bitmedi, bu sefer de Shirley Horn’u keşfettim.

Tabi Ella, Billy Holiday ve Abbey Lincoln’u da her zaman beğenmişimdir. Kısacası tüm bu büyük vokalistleri sevdim.


Aynı soruyu size de sormak istiyorum, bir müzisyen olarak siz nereye gidiyorsunuz?

Bilmiyorum, aslında hiç böyle düşünmedim de. Ben şu sırada ne söylüyorum, nasıl söylüyorum onlarla ilgileniyorum. Jazz standartlarını seviyorum ve onlardan kopmak istemiyorum.

Ben sizi bu ilk albümünde keşfettim, tanımıyordum, merak ettim, sonra Biréli’nin de orada çaldığını görünce albümü almaya karar verdim. Dinledikçe de oradaki insanın çok derin ve yürekten şarkı söyleyen bir şarkıcı olduğunu gördüm.

Müzik her zaman benim için böyle bir şey oldu, ben müziği hiçbir zaman tam olarak bir kariyer olarak nitelendirmedim. Ben Delaware’de doğdum ve büyüdüm, burası Rhode Island’dan sonra Amerika’nın en küçük eyaletidir. Özellikle benim çocukluğumda orada pek yapacak bir şey yoktu. Şey sana müzikteki gerçek ilk aşkımı söylemedim, bu Barbara Streisand idi. Bazen bunu söylemekten utanıyorum.

Neden utanıyorsunuz ki, Barbara bana göre mükemmel bir kadın şarkıcıdır.

Teşekkür ederim. Evimizin bodrumuna iner saatlerce onun albümünü tekrar tekrar dinlerdim. Müziği bir kariyer olarak düşünmediğimi söylemiştim, bu gün de gerçekten düşünmüyorum, ama müziği çok seviyorum.

Biréli, sizin gruplarınız birbiri ile mükemmel uyumlu müzisyenlerden oluşuyor, bu işin sırrı nedir, onları nasıl seçiyorsunuz? Örneğin saksofoncunuz, bir çingene bile değil ama mükemmel bir uyum içerisinde, nasıl oluyor bu iş.

Doğru söylüyorsunuz, adam çingene değil, bence bu işin sırrı şu, biz çok prova yapmıyoruz. Senede bir kere bir araya gelip prova yapıyor ve çalıyoruz. Çoğu zaman yeni bir albüm yapmadan önce bu tip büyük provalarda buluşuyoruz.


Ama hayatını müzisyen olarak kazanıyorsunuz değil mi?

Evet, konserler, albümler, bu şekilde yaşıyorum.


Peki, hayatınızda müzikten başka önemli bir şeyler var mı? Örneğin bir hobi, futbol?

Pek yok, bu saydıklarınla ilgilenmiyorum ama arkadaşlarımla sık sık iyi restoranlara gidiyoruz. İyi şarap içmeyi seviyorum. Müzik hayatım çok yoğun, ondan arta kalan zamanda eve döndüğüm zaman içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor.


Peki, bir müzisyen olarak dünyanın gidişatını nasıl görüyorsunuz?

Dürüstçe söylemek gerekiyorsa bilmiyorum, dünya bir şekilde dönüyor. Ama müzisyen olmanın ilginç bir tarafı var, konserlerde seni dinlemeye gelen birçok ilginç insanla tanışıyorsun.


Peki sizce jazz nereye gidiyor?

Jazz her zaman var oldu ve bana göre var olmaya hep devam edecek. Sanırım her zaman bu müziği yapmaya devam edecek daha genç müzisyenler olacak.


Peki o genç müzisyenlere ders veriyor musunuz?

Hayır, sanırım biraz daha yaşlanınca ders vermeye başlayacağım, henüz erken.

Bizim ülkemizin çingeneleri de senin gibi aileden müzisyen oluyorlar, umarım bu akşam seni dinlemeye gelirler. Eğer gelirlerse konserden sonra onları kulise getirip sizinle tanıştırmak isterim.


Sara, bu soruyu size de sormak istiyorum, bir müzisyen ve kadın olarak dünyayı nasıl görüyorsunuz?

Bence kadın olarak ne düşündüğümü söylemeye başlamayayım, bunu dinlemek istemeyebilirsin çünkü çok uzun konuşabilirim. Dünya her zamanki eski dünya, fazla değişen bir şey yok. Ne yazık ki iyiye gitmiyor. Ama müzik konusunda bir şeyler söyleyebilirim. Müzik başlayınca kötülükler durur. Müzik bir şekilde herkesi bir araya toplar, çevrelerindeki kötülükleri unutturur, müzik hakkında söyleyebileceğim en güzel şey de bu. Ben biraz politika ile de ilgileniyorum.


Her ikinize de son bir soru sormak isterim, buradaki müzikseverlere iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Var, tüm müziksever insanları biz de seviyoruz, umarız bu akşam onlara bekledikleri konseri verebiliriz.

 

SÖZÜN BİTTİĞİ YER

İşte bu kadar konuşabildik, eve dönünce teybe baktım, 15 dakikayı birkaç saniye geçmişiz, benden sonra röportaj yapmayı bekleyen bir TV ekibi ile daha konuştular. Albümlerimi imzaladılar, özellikle Sara kendi albümünü satın aldığım için bana özellikle teşekkür etti.

Neden daha uzun ve derin konuşamadık diyebilirsiniz, sorun, size cevabım Tatlıses’in Urfa’da Oxford vardı da mı gitmedik gibi olacak. Umarım gelecek sefere daha çok konuşabiliriz.

Konser 10 dakika geç başladı ve mükemmel geçti, ritim gitarist hastalandığı için onun payını da Biréli çaldı ama kimseler eksiklik hissetmedi. Basçıya hayran oldum, hemen arkamda oturan sevgili arkadaşım Volkan Hürsever’e baktım, gözleri ile duygularımı teyit etti. Çok güzel bir gece oldu.

Jazz tayfası muradına erdi, Tunçel onların kerevetine çıktı ve yazısını şöyle bitirdi:

Daha önce Nat King Cole gibi jazz’ın önemli isimleri de piyano yerine gitarın vokale eşlik ettiği oluşumlar içinde yer almıştı. Bu sefer, Gypsy Project'in ritmik eşliğinde swing müziği, Sara'nın sesindeki incelik ve Biréli'nin ustalığıyla, bu türün en güzel birlikteliklerinden birine tanık oluyoruz. Genç Amerikalı şarkıcı Sara Lazarus, çigan geleneğinin üstün yetenekli sanatçısı Biréli Lagrèné'in mükemmel bir şekilde sunduğu Roman jazz’ına coşku dolu bir heyecanla eşlik ediyor.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


71101 - unknown - 38.107.179.237