Michael Brecker’ın Anısına
Bir Albüm
Saxophone Summit;
Liebman, Lovano, Coltrane;

2007 yılının ocak ayında ölen, jazz saksofonunun büyük
ustalarından Michael Brecker’ın anısına, kısa süre önce bir albüm yayımlandı.
Brecker, son kırk yılın jazz tarihine adını altın harflerle yazdıran nadir
müzisyenlerindendi. O, jazz vizyonu inanılmaz geniş; geleneksel jazz’dan
avangart olana zengin bir müzik spektrumu olan bir müzisyendi. Son derece özel
bir tenor, büyülü bir ruhaniliği ve müzik rengi olan bir saksofoncuydu. Önüne
konan her parçayı aynı mükemmeliyette çalan, doğaçlama yetisi inanılmaz yüksek
bir müzisyendi. Brecker, 2004 yılında, yine tenor saksofonun iki büyük ismi
David Liebman ve Joe Lovano’yla bir “Saxophone Summit” albümü çıkarmıştı. Asıl
adı “Gathering Of Spirits”ti bu albümün. Jazz ortamında yankılar
uyandırmışlardı. Modern jazz’ın tüm kanalları içinde bu üç müzisyen aynı
özgünlükte geziniyorlardı. Bugünün gözüyle, modern jazz’a apayrı bir vücut
kazandırmışlardı. Saksofoncuların üçü de, kendi stillerinden ödün vermeden
çalmışlardı. Ortaya, kusursuz bir yapıt çıkmıştı. Bu birliktelik turne ve
konserlerle sürdü. Ama, üçlü, ikinci bir albüm için stüdyoya girmeden, Brecker
hayata gözlerini yumdu.
Liebman ve Lovano, Brecker’ın ölümünün ardından, onun anısına
bir albüm çıkarmayı tasarlamışlar. Ancak sorun, onun boşluğunu dolduracak bir
başka tenor saksofoncuyu bulmaktı. Bu, oldukça zor bir durum olsa gerekti.
“Gathering Of Spirits”teki doygunluğa, rafineliğe ulaşmaları için, oldukça
önemli bir tenorcuya ihtiyaçları vardı. Sonunda seçimlerini yaptılar ve
“Saxophone Summits-II” albümünde Brecker’ın yerine John Coltrane’in, o daha iki
yaşındayken öldüğü, oğlu Ravi Coltrane’i aldılar. Kayıtlara geçen yılın
sonbaharında girdiler ve kısa süre önce bu yeni üçlünün Brecker’ın anısına
hazırladığı “Seraphic Light” albümü çıktı.
İlk albümdeki üç zirve müzisyenin yanında; piyanoyu Phil
Markowitz, bası Cecil McBee, davuluysa Billy Hart çalmıştı. Bu ünlü ritimciler,
üç büyük saksofoncunun farklı projelerinde de çoğu kez rastladığımız isimlerdi.
Enstrümanlarının, andığımız saksofoncular kadar usta isimleriydiler. Ravi
Coltrane’li yeni albümde de bu üç müzisyen yine yerlerini almış. Buna ek
olarak, Michael’ın anısına bir albüm olduğundan, onun ağabeyi ünlü trompetçi Randy
Brecker da biri kendi bestesi, iki parçada albüme katkıda bulunuyor. Çalınan
saksofonlar tenor ağırlıklı olsa da, bazı parçalarda soprano ve alto
saksofonlar da kullanılıyor. Buna ek, saksofoncuların klarinet ve flüt
çaldıkları kesitler de var.
Grubun yeni ve görece genç saksofoncusu Ravi Coltrane,
1965’de doğduğunda, Amerika’nın jazz ve ötesi müzik dünyasını en çok sarsan
etkileyen isimlerden biri, Hintli sitar virtüözü Ravi Shankar’dı. Alice ve John
Coltrane’de tutkuyla sevdikleri bir isim olsa gerek ki, bu üçüncü çocuklarına
Ravi adını vermişlerdi. Ravi Coltrane’in işi gerçekten zordu. O iki yaşındayken
ölen, jazz tarihinin efsane ismi John Coltrane onun babasıydı ve kendisi de bir
tenorcu olarak ilk gençliğinden itibaren jazz ortamında var oluşunu sürdürmeye
çalışacaktı. Ravi’nin tenor stilinde babasının esintilerine hep rastlandı. Ama
geçen yıllar içinde, özellikle de 1990’ların sonlarına gelindiğinde Ravi
Coltrane babasının izinden ve müziğinde yarattığı ruhanilikten oldukça farklı
bir tenorcu olmanın yollarını aralamıştı. Onun ilk gençliğindeki öncüsü, M-Base
hareketinin guru’su olan Steve Coleman’dı. Ve genç Coltrane M-Base’ın bir
müzisyeni olmayı başarmıştı. Coleman’ın müzik kavramı Ravi’yi fazlasıyla
etkilemişti. Ve süreç içinde Coltrane; Geri Allen’dan Kenny Baron’a, McCoy
Tyner’dan Herbie Hancock’a ve hatta Stanley Clarke’a kadar yıllar boyu birçok
usta müzisyenin konser ve projelerinde çaldı. Onu jazz ortamına tüm
hakikiliğiyle lanse edense, 1991 yılında Wallace Roney olacaktı. Babasının
efsane grubunun davulcusu Elvin Jones’un “Jazz Machine”inin de üyesi olmuştu.
California’dan New York’a geçtiğinde kendi gruplarını da kurmuştu Ravi.

Dave Liebman
Coltrane’ın kendi grup turne ve projeleriyle yetkinleşmesi 1990’ların sonlarını
buldu. 1997’de 30 albümde “sideman” olarak çalan bir Ravi Coltrane vardı. İlk
albümü “Mountain Pictures”sa ancak 1998’de çıktı. Yani müzisyen tam 33
yaşındayken. İkinci albümüyse 2000 yılında “From The Round Box” adıyla ilk
albümü gibi bağımsız bir firmadan çıkacaktı. Bize sorarsanız, Coltrane’in
stilini biricikleştirmesinin yanında, saksofon çalışındaki ustalığa ve
kompozisyondaki yetkinliğe ulaşmasını sağlayan üçüncü albümü “Mad 6” (2002)
oldu.
Onun için, bugün başarılı bir post-bop saksofoncusu demek
mümkün. Süreç içinde iyi bir prodüktör ve yapımcı da oldu Coltrane. Kendi adına
RKM adlı bir firma kurdu, kendi imzasını da attığı birçok ismin albümlerini
yayımladı. Festivallerin aranan bir müzisyeni oldu. Hatta bir Hindistan
turnesinde, ölmeden önce, ona adını veren Ravi Shankar’la bile tanıştı.
Coltrane, son beş yıl, dünyanın en önemli festivallerinin tartışılmaz
konuklarındandı. Ve işin ilginci tenor stilinde, babasından çok, bir Joe
Henderson stilinin esinine daha çok rastlanabilir. 2002’de kurduğu RKM’yle aile
arşivini de müzisyen su yüzüne çıkardı. Artık müzisyen olarak öyle
yetkinleşmişti ki, 2004 albümünde yanında Charlie Haden, Jack de Johnette,
James Genus gibi devler çalmıştı. Modern geleneğe sıkı bağlı, ama yer yer onu
yenileyen, kişiselleştiren bir Coltrane soundu’yla baş başa kalındı. Temiz ve
ruhani bir hava yaratan tenor stili jazz ortamını artık kıyasıya etkiliyordu.
Liebman ve Lovano’nun, Brecker’ın yerini almaya aday
gördükleri Coltrane, elimizdeki yeni albümde Brecker’i “aratmıyor” demek doğru
olmaz. Ama, bu zirveye kendi kimliğiyle yakışmış bir genç tenorcu durumunda.
Ortaya, apayrı bir üçlü saksofon modeli çıkmış. Aralarındaki teknik ve duygusal
köprüyü büyük bir heyecanla kurup, inşa ediyor ekip. Brecker vesilesiyle de
olsa, bu albümü gündeme getirirken Liebman ve Lovano’dan da azıcık söz etmekte
yarar var. Bize sorarsanız, Liebman çoktandır jazz tarihinin bir efsanesi kabul
edilmeye değer bir saksofoncu. Apayrı bir stili, hatta “lisanı” olan bir
müzisyen Liebman. Bunun yanında, jazz’a kendine has bir “estetik” kazandıran
nadir ustalardan biri. Tekniği temiz ve kusursuz. Ama, bunun yanında, inanılmaz
bir stil zenginliği de var sanatçının. En avangart olandan “World Music”e kadar
uzanan inanılmaz bir çeşitlilik içinde gezinerek yaptığı onlarca albüm, beğenildiği
ölçüde şaşırtmıştır da dinleyeni. 200’e ulaşan kompozisyonundan, 100’e yaklaşan
kayıtlarından söz ediliyor. Yanında çaldığı müzisyenlerin albümlerini de
sayarsak, 300’e yakın kayıtta çalmış Liebman.
Liebman, jazz’ın beşiği New York’da, saksofonla daha çocuk
yaşlarda, 12 yaşındayken tanışmış. Aynı zamanda Amerikan Tarihi lisansı da alan
garip bir sanatçı bu. İlk profesyonelleşme serüveniyse 1969 yılına kadar
uzanıyor. Jazz yaşı Brecker’a çok yakın. Önce bir rock grubunda, hemen
ardındansa 1971- 73 arası Elvin Jones’la ve ardından gelen bir yıl Miles
Davis’in grubunda çalmış. İşte, Liebman’ın yetkinleşmesi bu süreçte başlar. Ve
ardından kendi gruplarını oluşturur Liebman. Apayrı jazz ve ötesi yolculuklar
dener. İlk projesi Bob Moses’la kurduğu Open Sky Trio’dur. Kendine has, kaynaşımcı
bir sound arayışıdır bu projede yaptığı. “Lookout Farm’sa artık Liebman’ın
performans ve kompozisyon gücünü, sezgi yetisini ve virtüözitesini öne
çıkardığı projedir. Artık büyük ustalarda çalan, örneğin Chick Corea’yla bir
dünya turnesine çıkan yine Liebman’dır. Ardındansa kendi gruplarıyla sound’unu
pekiştiren, başkalaştıran; deneysellikten hiç vazgeçmeyen bir Liebman
sound’uyla baş başa kalınmaktadır. 1981’de kurduğu Quest’se yaklaşık on yıl
sürecek ve artık Liebman’ın ustalığının, estetik arayışının somut ürünlere
dönüşmesini sağlar. Bu grupta, basçı George Mraz ve davulcu Al Foster’ın
yenilik dolu katkıları dikkat çekicidir. Ekibe sonra katılan üyelerden biri de,
elimizdeki albümün de davulcusu olan Billy Hart’dır. Son derece ilginç,
sorularla dolu yedi albüm çıkarır Quest. Gitgide daha eklektikleşen bir sound,
sanatçının 1990’lar sonrası grup müziğinde belirir. Jazz standartlarından
Puccini’ye uzanan geniş bir arena içinde gezinir Liebman. Kendine has bir
fusion’ın hep izini sürer. Son döneminde, deneyciliği onu Avrupa jazz’ına
yaklaştırır. Joachim Kuhn’dan Bobo Stenson ve Jon Christensen’e İskandinav
jazz’ının içinde yepyeni üretimlere yönelir.

Joe Lovano
Avrupa’nın birbirinden önemli Big Band veya Radyo Orkestralarını şekillendirir.
Sound’u gitgide sofistikeleşir.
Daha üstüne çok konuşulacak bir müzisyendir Liebman. Ama,
biraz da Joe Lovano’yu, yani süper saksofoncuların üçüncüsü de anımsatmak
gerek. Joe Lovano ise, 1990’lı yılların belki de en önemli tenorcusudur. Onun
da kendi soloist ve kompozitör kimliğini dünya jazz ortamına duyurması 30’lu
yaşlarına denk gelir. 1960’ların yaratıcı avangart jazz ortamı Lovano’yu hep
çok etkiler. Free- jazz’ın esin alanlarında sıkça gezinip durur. Adını jazz
ortamında duyurması, 1980’li yılları bulur. Mel Lewis Big Band, bu dönem,
saksofoncunun en önemli okulu durumundadır. 1981’de Paul Motian’ın grubuna
geçer ki, yine Motian projeleri Lovano’nun jazz ve kompozisyon vizyonunu en çok
geliştiren süreçlerdir. 1990’da çıkan “Worlds” müzisyenin kendi adına 4. albümüdür
ve bu çalışmada artık Lovano’nun stilindeki kendine has duygu ve romantizm
müziğinin altyapısı olmaya doğru gider. Müzisyen bu süreçte birçok önemli
isimle çalar. Ama, özellikle 1989- 92 yılları arasında, John Scofield’in
grubunun çekirdek üyesiyken, dünya onu daha yakından tanır. Gelenekselden
avangard ve fusion’a uzanan derin bir jazz arenası içinden kendine has bir stil
çıkarmıştır Lovano. Ve jazz otoritelerini 1990’lı yıllar boyu hep şaşırtmıştır.
Blue Note’dan çıkan “Landmark” (1991) adlı ilk albümüyle birlikte artık jazz’ın
ufuk açıcı müzisyenleri arasına girer. Tenor’un yanında soprano, alto ve alto
klarneti de virtüöz düzeyinde çalar. Blue Note’dan çıkan “Universal Language”
ve 1996 yapımı “Celebrating Sinatra”yla Lovano yıldızlaşır. 2000’li yıllarda
“Viva Caruso”lara kadar uzanan ilginç müzikal çeşitliliğin yanında, stilindeki
duygusal dokudan da hiç ödün vermeyen bir Lovano dikkat çeker.
Stilindeki rafinelik konusunda bugün en çok saygı gören
tenorculardandır Lovano. Adını tek tek anamayacağımız, bugüne dek uzanan
albümlerinde sanatçının özellikle kompozitör yetisi çarpıcı ve şaşırtıcıdır.
Standartları da iyi çalar, avangart’ı da. Çalış stili ötekinden hemen ayrılır
saflıktadır. Romantizmin yanında garip bir tutku, stilinin bir başka boyutu, rengi
olur. Evet, Liebman’la bu noktada inanılmaz bir müzikal konsensus yaratmıştır.
İlk “Saxophone Summit”te Brecker’la birlikte stillerinden ödün vermeden bir
performans üretmişlerdir. İşte aynı durumu, şaşırarak, elimizdeki yeni
“Summit”te de hissediyoruz. Hem de jazz’ın görece genç ismi Ravi Coltrane’la
birlikte.
Üçlü ve ekibi, elimizdeki “Seraphic Light”la geçmişe dair
birikimleriyle, bugün arasında büyülü jazz köprüleri kuruyorlar. Teknik
gerçekten kusursuz. Albümde yer alan on parçanın hemen tümümün düzenlemelerini
David Liebman yapmış. On parçanın son üç tanesi John Coltrane klasikleri. Ama,
bu parçaları dinlerken bile, ortaya çıkan düzenleme üçlünün jazz algısını,
ruhunu John Coltrane’den bile çok ön plana çıkarmış. Ama, örneğin “The
Thirteenth Floor” adlı Ravi Coltrane bestesine yine Ravi’nin yaptığı düzenleme,
Liebman’ın müzik fikirlerine inanılmaz yakın. Alto klarinetin de devrede
olduğu, etnik motiflerin dikkat çektiği, performansın kusursuz olduğu bir parça
bu.

Joe Lovano
Albümün bir konuğu, onun da Randy Brecker olduğunu vurgulamıştık. Randy’nin
kardeşi Michael’a ithaf ettiği “Message To Mike” albümün en etkili
kompozisyonlarından. Tempolu, ritmik, hüzün yüklü bir parça bu. Akla çok farklı
motifleriyle Randy/ Michael Brecker ortak grup projeleri geliyor. Özellikle de
1970’lerin ilk yarısı. Dave Liebman’ın bestelediği “Alpha And Omega” ise bu
albümün kozmik atmosferini imliyor. Hiçbir parçada rastlanmayan bir içlilik bu
parçada dikkat çekmiş. Analize değer çok parça var bu çalışmada. Tek belirleyici
olan, saksofoncuların stillerini birbirlerinden performans anında veya kolektif
performans içinde bile hissettirebilmesi.

Ravi Coltrane
John Coltrane’in mistik jazz felsefesini, free-jazz’ı algılayışını çok iyi
yansıtan üç kompozisyonu, apayrı bir yorumla, özü zedelemeden karşımıza
çıkıyor. “Cosmos”da üçlünün tam bir tenor şöleniyle karşılaşılıyor. Bu
melankolik besteye, başka bir ruhanilik katıyor saksofoncular. Başta piyano
olmak üzere, ritim seksiyonunun tüm hakikiliğini yaydığı bir yorum bu. Albüme
adını veren John Coltrane bestesi “Seraphic Light”. Bu parçada tenor
saksçıların virtüözlükten çok jazz felsefeleri, John Coltrane’i algılayış
biçimleri öne çıkıyor. Billy Hart’ın nefis solosu da dikkate değer. Yine ünlü
Coltrane klasiği “Expression” dinlenirken, nefis bas girişi ve yaratılan mistik
atmosfer, dinleyeni parça boyu etkiliyor. Büyülü bir performansı var tüm
grubun. Liebman’ın düzenleme vizyonu hem John Coltrane’e sadakati, hem de
günümüzün jazz ruhunu yansıtıyor.
Jazz saksofonuna tutkuyla bağlı olanlar, Michael Brecker’ı
sevip hep onu anımsayan ve dinleyenler, özellikle de John Coltrane fanlarına da
yanıt veren ilginç bir albüm bu. Bizi en çok şaşırtan tabii ki Ravi Coltrane ve
performansı. Liebman ve Lovano ise tam bir usta müzisyen tadı ve arkadaş
ölümünün hüznüyle yapıtlarına asılmışlar. “Seraphic Light”, özellikle
1960’ların yenilikçi jazz’ını sevenleri hemen kuşatacak. Öte yandan,
saksofonun, özellikle de tenor’un insan kulağına getirdiği benzersiz tınılar
kulaklarımızdan kolay silinmez mahiyette. Karşımıza herhan çıkacak projelerden
değil “Seraphic Light” albümü. Michael Brecker’a edilecek en güzel müzikli dua
bu.