Nilüfer Verdi
“Emek isteyen tüm
sanatlar ciddi anlamda değer kaybına uğradı 80'li yıllardan sonra. Bunu değişmesini
hayal ediyorum.” “Son yıllarda türetilen sübyan vokalistler de aslında
kapitalist düzenin bir nevi kurbanları olduklarının farkına varmadan kendilerini
jazz vokalisti diye ortaya atıp piyasadan faydalanmaya çalışıyorlar.” Kadınlara
adadığı albümleri Mânâ ve İzhar beğeni toplamaya devam ediyor. Söyleyecek çok
sözü ve kendine güveni tam olan bir müzisyen o. Söz ve düşüncelerindeki
derinlik müziğinde de kendini gösteriyor. İlginç saptamaları ile şaşırtıcı bir
söyleşi ile piyanistler serimizin ikinci konuğu;

Türkiye’ de müzik yapıyor olmanın size ve müziğinize
getirileri ve götürüleri neler?
Türkiye müzikal açıdan çok renkli bir yelpazeye sahip. Keşke Türk müziği
öğelerine daha vakıf olarak büyüseydim ve bilgilenseydim diye düşünürüm sıkça.
Anadolu halk müziğimiz gerçekten çok zengin, halk ozanlarımız ve aşıkların
müzikleri, türküler, yerel enstrümanlar, hepsi yörelere göre farklı, dolayısı
ile rengarenk bir yapı. Aşık Veysel parçalarına bir zarar vermeden kendimce
yorum getirmeye çalıştım. Çok itina ederek, zedelemeden, çarpıtmadan bozmadan
yorumlamaya çalıştık. Türkiye’de doğmuş olmam ve burada müzisyen olarak yaşıyor
olmanın götürüsü olduğuna inanmıyorum. Kişi doğduğu topraklara aittir. Hayata
bakışı ve donanımları yaşadığı yöreden beslenir. Bunu nasıl değerlendirmek o kişinin
becerisidir.
Müziğe başladığınız yıllarda kendinize kimi ya da kimleri
rol model almıştınız?
60’lı yılların rock, pop ve latin grupları ile büyüdük. Jazz grupları
da o yılların neredeyse popüler müzikleri arasında sayılırdı. Artık jazz müziğine
iyice yoğunlaştığım yıllarda, Herbie Hancock benim en favori piyanistim oldu.
Hala da aynı heyecan ile kendisini dinliyorum. Kişisel olarak da tanışma fırsatım
oldu. Hatta bazı konularda yakın fikir alışverişi yapma olanaklarımız oldu
90'larda geldiği İstanbul Caz Festivali'nde. 4 gece üst üste, Buster Williams,
All Foster, Herbie Hancock birlikte, o yıllarda çalıştığımız Yeniköy Jazz Bar'a
geldi. Son derece tatlı, mütevazı ve insani olarak derinlikleri olan bir
müzisyen. Müziğe bakışı asla kısıtlı ve dar bir alanda değil.
Şu zamandan o yıllara baktığınızda, kendiniz için çizdiğiniz
yolda hedefinize ulaşabildiğinizi düşünüyor musunuz? Ne gibi sapmalar olmuş?
Müzikal anlamda elbette ki hedeflerim vardı, her zaman da olmaya devam
edecek. En önemli hedefim çalarken kendimi tamamen müziğe verebilmek. Yani el
çabukluğu marifet veya bazı klişeleri tekrarlayıp ölçüleri geçiştirmek yerine,
kendimi sanki kulaklıkla dinliyor gibi sadece ve sadece müziğe odaklamak, iç
sesimle baş başa olabilmek. Üzerinde her zaman durduğum bu. Zira insanoğlunun
etkilendiği öyle çok şey var ki. Odağı kaybetmek, yeknesak çalmak çok kolay.
Ama odağı kaybetmemek ve kalbinizden çalmak çok önemli.
Kendinizi 20 yıl sonra nerde ve nasıl görmek istersiniz?
Ben sabırsız bir insanım da, şu 20 yılı 10 yıla indirsek istediğim,
yani hayalim, özlemim şu: Emek isteyen tüm sanatlar ciddi anlamda değer kaybına
uğradı 80'li yıllardan sonra. Bunu değişmesini hayal ediyorum. Şu an
Madrid'deyim. Dün gece İspanyol müzisyenlerle aynı konuları tartışıyorduk. İş
bulabilmek için birçok müzisyen DJ'li müziklerin üzerine çalıyor. Aslında bu
müziklerin üzerine ne çaldığınız hiç ama hiç fark etmiyor, ne ton, ne ritim, ne
armoni, ne de melodi... Ne çalarsan çal fark etmiyor. Böyle müzik olur mu?
Bence bu müzik değil artik, sadece ses. Emek istemeyen bir şey haline geliyor.
Akılda kalıcılığı var mı? Kesinlikle yok. Kapitalist toplumun gereklerinden
biri olan çabuk tüketilirlik öğelerini taşıyan bir ses. Gene aynı şekilde son yıllarda
türetilen sübyan vokalistler de aslında kapitalist düzenin bir nevi kurbanları
olduklarının farkına varmadan kendilerini jazz vokalisti diye ortaya atıp
piyasadan faydalanmaya çalışıyorlar. Jazz müziğinin nereden geldiğinden, ne
olduğundan haberleri bile yok. Benim hayalim, bütün sanat dalları için geçerli
olmak üzere, ciddi eleştirmenlerin olması. Jazz müziği ile ilgili hiç bir
ulusal gazetede eleştiri yapan kimse kalmadı. Çok yazık, meydan boş, herkes
istediği düdüğü öttürüyor. Jazz adı altında abuk sabuk bir sürü tür insan
festivallerde boy gösteriyor. Bu sadece Türkiye’de değil çoğu ülkelerde aynı
maalesef. İnsanların ciddiyetten uzak, tüketen ve üreten ama fazla düşünmeyen
topluluklar olmasına gayret ediliyor. Bunun değişmesini hayal ediyorum. Şu an
"tüketiyorum öyleyse varım" zihniyeti geçerli. Bunun gene "düşünüyorum
öyleyse varım" fikrine dönüşmesini diliyorum. Düşünen toplumlar daha
nitelikli eserler isteyecektir her sanat dalında. Böyle bir ortamda yaşıyor
olmak isterdim en kısa zamanda. 20 sene fazla uzak bir süre benim için.

Sağlık durumunuz müzik yapmanızı engelleyecek olsa hayatta
neye tutunurdunuz?
Sosyoloji, psikoloji, felsefe…
Müzisyen olarak geliştirdiğiniz en güçlü ve geliştirmeniz
gereken en zayıf özelliğinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
En güçlü yanım şu: her yerde çalabilirim, akustik elversin, çalınabilir
bir piyano olsun benim için yeterlidir. Yani çaldığım ortamların nasıl bir yer
olduğu beni fazla etkilemedi, batakhanede olabilir, şahane bir ortam da
olabilir, yeter ki bu müziği istesinler ve az buçuk anlasınlar. Eksiklerime
gelince o kadar çok ki bu dergide sayfa kalmaz. Hangi birinden başlasam!
Pazarlama yetilerimin çok eksik olduğumu söyleyebilirim, ileriyi görme
kabiliyetim hiç yok, önümü zor görüyorum.
Günlük çalışma rutininiz nasıl? Günde kaç saatinizi kendi
müziğiniz için ayırabiliyorsunuz?
Ben her günümü her saatimi müziğe ayırmak istiyorum. Ailevi
sorumluluklarımdan arda kalan tüm zamanım müziğindir zaten.
Müziğinizi neler besliyor?
Herşey
Şu sıralar kimlerle, hangi projelerde çalıyorsunuz?
Bir teklif aldım, yeni bir projenin içindeyim ancak açıklayamayacağım.
Bu öyle bir proje ki beni rezil de edebilir vezir de. Bitince açıklanacak
ancak. Riski çok fazla zira.
Bildiklerinizi birileriyle paylaşma, aktarma isteği duyuyor
musunuz? Bunun için neler yapıyorsunuz?
Eğitmenlikten bahsediyorsanız iki yıl öncesine kadar düzenli, son iki yıldır
düzensiz olmak kaydı ile talebelerim oluyor. Bu düzensizlik son iki yıldır İstanbul’da
düzenli olmayışımdan kaynaklanıyor. Benim müzikle ilgili paylaşmak istediklerim
ise Nükhet Ruacan'ın kaybından sonra büyük bir boşluğa düştü. Biz sürekli
telefonlaşır her şeyi birbirimize söylerdik ve ben kendi cinsiyetimden bunu
paylaşabileceğim önemli bir arkadaşımı yitirdim. Karşı cinsten müzisyen arkadaşlarım
her zaman var, ama onları gece yarısı “Şunu dinledin mi? Aç televizyonu,
radyoyu ne çalıyor? Konsere gittim şöyleydi böyleydi” demek için arayamıyorum!
Filiz Küçük
filiz.kucuk@yahoo.com.tr