Marcus Miller ile heyecan dolu performanslar…
15. Uluslararası İstanbul Jazz Festivali’ne katılan usta müzisyenlerden
biri de Marcus Miller. Besteci ve yorumcu kimliğinin yanı sıra, prodüktör
olarak da müzik dünyasında başarılar kazanan ve birçok ünlü müzisyenin albüm
yapımcılığını üstlenen Miller, 3 Temmuz akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava
Sahnesi’nde sahne alacak. Tower of Power topluluğundan sonra sahne alacak
Miller’a tuşlu çalgılarda Federico Pena, saksofonda Alex Han ve davulda Jason
Thomas eşlik edecek. Funk Ateşi konseptindeki bu akşamda Miller ve topluluğu,
türler arası bir üslupla, izleyicilerine heyecan dolu bir performans
sunacaklar.

2001 yılında, En İyi Güncel Jazz Albümü dalında Grammy Ödülü’nü kazanan
Marcus Miller, 1959 yılında New York’ta dünyaya geldi. Miller’ın müzikal yeteneğinin
aileden geldiği, babasının kiliselerde org çalmasından ve kilise koroları
yönetmesinden ve geniş ailesinin içerisinde birçok jazz müzisyeni olmasından da
görebiliriz. Hatta Miles Davis’in John Coltrane’in de içinde bulunduğu ilk
büyük beşlisinin piyanisti Wynton Kelly de, Marcus Miller’ın uzaktan bir
akrabasıydı. Böyle bir ailenin genç bir üyesi olarak, müzikle çok kısa zamanda
yakın ilişkiler kuran Miller, 13 yaşındayken klarnet, piyano ve bas gitara son
derece hakimdi ve besteler yapmaya başlamıştı. Klarneti de çok seviyordu, ama
müzisyenin asıl sevgisi bas gitara karşıydı. Müzisyen, günümüzde Laguardia
School of Performing Arts ismini taşıyan ve prestijli bir müzik okulu olan High
School of Music and Art’ta klarnet eğitimini lise seviyesinde aldı. 15 yaşında
New York’ta farklı topluluklarda bas gitar çalmakta ve bu yıllarda ünlü
müzisyenlerin yanında çalışma imkanı bulmaktaydı. New York’ta bulunan Queens
College’da eğitim alan Miller, müzik eğitimi üzerine yoğunlaştı ve burada
klarnete devam etti ve Bud Johnson’un yönetimindeki jazz ensemble’da da yer aldı.
Ancak, kendisine gelen yoğun taleplerden ötürü Queens College’ı yarıda bırakarak
profesyonel müzik yaşamına atıldı.
Özellikle bu yıllarda yapılan birçok jazz kaydı, New York’ta gerçekleştiriliyordu.
Marcus Miller da, çok iyi bir stüdyo müzisyeni olduğunu Aretha Franklin,
Roberta Flack, Bob James ve David Sanborn gibi müzisyenlerin albümlerinde
çalarak kanıtladı. Sadece döneminin ve önceki dönemlerin mainstream jazzını değil,
çok farklı tarzlardaki müzikleri de dinleyen ve çalan Miller’ın bu özelliği,
McCoy Tyner, Joe Sample, Mariah Carey, Bill Withers, Elton John ve Bryan Ferry
gibi sanatçıların albümlerinde yer almasıyla gözlemlenebilmekteydi. Miles
Davis, müzik yaşamı ve aslında tüm yaşamı boyunca, gençleri destekledi ve genç
müzisyenlerle çalışmayı tercih etti. Gençler, aslında onun aradığı vizyonu ve
açık görüşlülüğü taşıyordu. Henüz hayat ve müzik anlamında belirlenmiş kalıpları
ve sınırları yoktu ve yeniliklere son derece açıklardı. Miles Davis, yanında
çalan genç müzisyenlerle iyi ilişkiler kurabilirdi ve onları hiçbir zaman sınırlamazdı.
Sadece onların gelişimi için gerekli olan sorgulayıcı ve zorlayıcı bir mentor
rolünü üstlenir ve onların kendilerini geliştirmelerini izlerdi.
Jazz’ın dönem dönem kabuk değiştirmesinde başrolü oynayan Miles
Davis’le, 1981 yılında çalmaya başladı Marcus Miller. Her ne kadar bu süreçte 2
yıl boyunca birlikte çalmış olsalar da, bu yıllar, Miller için çok dolu ve yoğun
geçti. Miles Davis, Miller’ın gençlik idolüydü ve bu çağda onunla birlikte
çalmak en büyük hayaliydi. Tabi onunla birlikte çalmak hiç kolay değildi:
“Miles, hiçbir zaman ortalama bir sonuç istemezdi, bununla tatmin olmazdı. O
benim üslubumun oluşmasına çok büyük katkıda bulundu. Aslında kim olduğunuzla
ilgili ve ne yaptığınızla ilgili kendinize karşı dürüst olmanız gerektiğini
ondan öğrendim. Eğer bunu uygularsanız, hiçbir problem yaşamazsınız.”
Davis’le çalışmalarının ardından, prodüktörlüğe de başlayan Miller ilk
yapımcılığını üstlendiği ilk büyük ve başarılı albüm David Sanborn’un Voyeur
(1980) albümüydü. Bu albümle Grammy ödülünü alan Sanborn ile Miller,
kariyerleri boyunca yakın çalıştılar. Bu dostluk ve Voyeur albümünün başarısı,
Miller’ı prodüktörlüğe daha da yöneltti ve o da David Sanborn’un içinde Close
Up (1988), Upfront (1992) ve 2000 yılında Grammy Ödülü’nü de kazanan Inside
gibi albümlerin de bulunduğu toplam 14 albümünün yapımcılığını üstlendi.
1986 yılında Miller bir kez daha Miles Davis ile çalıştı ve Davis’in
Tutu albümünde hem çaldı, hem de bu albümün yapımcılığını üstlendi. Bu albümün
başarısının ardından, Davis’le Music From Siesta (1987) ve Amandla (1989)
albümlerini de kaydetti. Davis ve Sanborn’un yanı sıra Al Jarreau, Wayne
Shorter, Chaka Khan ve Kenny Garrett gibi müzisyenlerin de albümlerinin yapımlarında
büyük rol oynadı.
1993 yılına kadar, Miller hep başka müzisyenlerle birlikte çalıştı ya
da prodüktörlük yaptı. Ancak artık kendi bestelerini kendisinin çalabileceği
bir solo albüm yapmak istiyordu. Bu yıldan itibaren kendi kariyeri üzerine yoğunlaşan
müzisyen, The Sun Don’t Lie adlı albümünü kaydetti. 1995 yılında kaydettiği
Tales albümü, sosyal içerikli bir albümdü ve siyah ırkın son çeyrek yüzyıldaki
gelişimini anlatıyordu. Miller’ın 1997 yılında kaydettiği Live & More
albümüyse, hayranlarının yoğun talepleri doğrultusunda konserlerinin kayıtlarından
oluşan bir eserdi. 1997 yılında, Legends topluluğunda yer alan müzisyen, burada
Eric Clapton, Joe Sample, David Sanborn ve Steve Gadd'le bir arada çaldı ve
birlikte Avrupa’daki jazz festivallerini de içeren 11 konserlik bir turne
gerçekleştirdiler. Müzisyenin 2001 yılında çıkarttığı M2 albümü ise, En İyi
Güncel Jazz Albümü dalında Grammy Ödülü’nü kazandı ve Jazziz dergisinde yılın
en iyi 10 CD’si arasında gösterildi.
Perdesiz bası, daha önce kullanılmayan bağlamlarda kullanan Marcus
Miller’ın en büyük ilham kaynağı Jaco Pastorius ve Keni Burke’tür. Özellikle
Jaco Pastorius’un üslubunu zaman zaman Miller’da dinlemek mümkün
olabilmektedir. Hatta, kariyerinin ilk dönemlerinde Pastorius’un bir taklidi
olarak görülen ve bu açıdan eleştirilen müzisyen, çok kısa bir süre içerisinde
kendi tonunu ve tarzını geliştirmeyi başardı. Miller’ın bas gitar üzerindeki
etkinliği kesinlikle virtüöz seviyesindedir. Miller, “slap” tekniğini geliştirmekle
kalmadı, aynı zamanda perdesiz elektrik basta geliştirdiği tekniklerle de
birçok müzisyene ilham verdi.
Marcus Miller’ın müzikle ilgili görüşleri oldukça yalın ve net: “Her şeyi
dengeli tutmaya çalışıyorum, R&B, jazz ve funk öğelerini birleştiriyorum ve
günümüzde dünyada olan biteni yansıtıyorum. Kendimi sürekli olarak zorlamaya ve
geliştirmeye çalışıyorum.”
Can Ergelmiş
canergel@hotmail.com