Sürekli yeniliklerin adamı; Marcus Miller
Marcus Miller olağanüstü solo kariyerinin yanı sıra Miles Davis, Luther
Vandross ve David Sanborn’un gruplarında bas çalarak üne kavuşmuş bir müzisyen.
Hafif kıskançlıkla (!) belirtmeliyim ki sadedce 49 yaşında olan sanatçıyı,
kalasik klarinet eğitimi alarak başladığı kariyerinde ayrıca bas klarinet, tuşlu
çalgılar, saksofon ve gitar çalarken, ya da vokal yaparken de görmek mümkün.

Miller çocukluğunda müzikle içe içe olan ailesinin sayesinde küçük yaşlarda
müziğe ilgi duymaya başlamış. Kiliselerde piyano ve org çalan babası dolayısıyla
Miller da ilk önce piyano ile oynamaya başlamış. Daha sonra 10 yaşındayken
okulda klarinet çalmaya başlayan sanatçı, lise çağına geldiğinde formal müzik eğitimine
başlamış. Bu yıllarda bir yandan klarinet çalan Miller, okul dışında da funk
gruplarında bas çalıyormuş. Yüksek öğreniminde yine formal müzik eğitimine
devam eden Miller, jazz gruplarında çalmaya başlamış. Sonraları, yakın çevrde
iyi bir isim yaparak, dışarıdan bir çok iş teklifi almaya başlayan Miller okulu
bırakarak profesyonel olmaya karar vermiş.
Marcus Miller bundan sonraki 15 yılı çeşitli gruplarda çalarak ve
birlikte çaldığı büyük müzisyenlerin nasıl çaldığını gözleyerek geçirmiş. Bu yıllarda
aynı zamanda aranjör ve prodüktör olarak bir çok işe imza atmış. Kendi
albümlerini yapmaya karar verdiğinde de hem bu amaçla hem de turne programları
yapabilmek için kendi grubunu kurmuş. Marcus Miller’ın esas enstrümanı
diyebileceğimiz bas gitar üzerindeki yetenekleri genelde büyük beğeni kazanmışsa
da üzerinde tartışmalar da olmamış değil. Özellikle kariyerinin başlarında Jaco
Pastorious’un taklitinden öteye gitmedği söylenmişse de daha sonraki yıllarda
Jaco’nun tekniğini kendi sound’uyla bütünleştirdiği söylenebilir. ‘Slapping’ denilen
bas çalma tekniğinin gelişmesine sağladığı katkılardan başka, perdesiz basta
kendisinde sonra gelen bir çok müzisyene ilham kaynağı oldu ve bu alette daha
önce denenmemiş bir çok şeyi yaptı.
Miller’ın uzun bir diskografisi mevcut; dolayısıyla burada tek tek sıralamak
mümkün değil. Stüdyo albümleri dışında kendi grubuyla sık sık turnelere de çıkıyor.
Tam olarak jazz diyemeyeceğim, en iyi ihtimalle jazz temelli denebilecek, ancak
yenilikçi, yaratıcı ve doğaçlamaya açık, geniş kitlelerin ilgisini çekebilen
bir müzikal anlayışı var. Kendisi tarzını ‘funky jazz’ olarak tanımlıyor ve hip
hop da dahil olmak üzere çağdaş her tür müzikte etkilendğini söylüyor..
Konserleri ve albümleri genellikle çok yaratıcı bulunan ve dolayısıyla ciddi
müzisyenler tarafından da ciddiye alınan bir müzisyen olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. 1997 yılında, Eric Clapton, Joe Sample, David Sanborn ve Steve
Gadd ile yaptığı 11 konserlik turne büyük sansayon yaratmıştı. 2001 yılında M2
aldlı albümü Grammy ödülü kazandı. Ayrıca Luther Vandross’un Grammy alan Power
of Love albümünde de çalıyordu.

Benim burada üzerinde durmak istediğim dönem 1980-1990 arasında Miles
Davis ile birlikte çaldığı yıllar. Marcus Miller bu dönemde Miles Davis’in The
Man with the Horn (1981), We Want Miles (1981), Star People (1982), Tutu
(1986), Music From Siesta (1987) ve Amandla (1989) albümlerinde çaldı ve
kimilerinin de prodüktörlüğünü yaptı. Marcus Miller bir röpörtajda Miles
Davis’in kendisini ilginç bulmasının sebebinin, hem ‘sokaktan gelmiş’ bir müzisyen
olmasının hem de aynı zaman formal olarak müzik eğitimi almış olmasının olduğunu
söylemiş. Miles ile çalışmaya başlamadan önce onun tuhaflıklarını o kadar çok
duymuş ve bunlara o kadar hazırlıklıymış ki, birlikte çalışmalarının hiç güç
olmadığını söylüyor ! Miles’ın hekesin bilmediği, dış dünyaya göstermediği olağanüstü
duyarlı tarafını anlamak için baladlarını dinlemek gerektiğini söylüyor: ‘Kendi
kendime bu baladları bu şekilde çalan kişinin kalbi göründüğü kadar sert
olamaz’ derdim diyor. Onunla çalıştığı yıllarda Miles Davis’in1940’lardan
itibaren her 10 yılda bir yepyeni bir şeye imza atıp, jazz dünyasında devrim
yarattığını düşünerek heyecenlandığını, kendisinin de böyle bir yeniiğin parçası
olduğunu düşünmekten olağanüstü gurur duyduğunu söylüyor.
Marcus Miller’ın Miles ile yollarının kesişmesinin hikayesi de ilginç.
Sanatçı o yıllarda henüz 21 yaşında ve basta kendi sesini yaratmanın sancılarını
çektiği bir dönemin içindeymiş. Lenny White (d) kendisine ait bir tarz, bir
sese sahip olabilmesi için düşünmeden, içinden geldiği gibi çalmasını şart olduğunu,
bir gün bir kaydını dinleyeceğini ve kendi kendine ‘bunu ben mi çaldım’ diye şaşıracağını
söylermiş. Bu süreç devam ederken bir gün bir albüm kaydı esnasında, ‘Miles’ı
ara’ diye bir not almış. Verilen numarayı aradığında karşıdaki ses 1 saat
içinde Coumbia stüdyolarına gelmesini söylemiş. Miller duruma inanamadığı için,
“kendimi aptal durumuna düşürmek pahasına ‘bu Miles, Miles Davis mi’ diye
sordum” şekinde hikeyayi anlatıyor. Kayıttan sonra bantları dinlerken, enstrümaınından
çıkan sese inanamadığını ve Lenny White’ın söylediklerini aklından geçirdiğini
anlatıyor. Miller, bunun Miles ile birlikte çalarken olmasına hiç şaşırmadığını
ve daha sonra olgunlaşmasında da onun çok büyük bir payı olduğunu belirtiyor.
Kendi kendsiyle kaldığında en çok Miles’ın 1950’lerde çaldıklarını,
Milton Nascimiento gibi Brezilyalı müzisyenleri ve hip hop dinlediğini
söyleyen Marcus Miller, günümüzde jazz müziğinin bir ölçüde bir ‘baskı’ altında
olduğunu düşünüyor. Jazz müziğinin kalsik köklerine vurgu yaparak, ‘eski tür’
çalma akımının bir süre insanların ilgisini çektiğini ama artık herkesin gelişim
yapabilmek için yeni bir şeyler denemek gerektiğini anladığını söylüyor.İleriye
baktığnda kendsini heyecanlandıran ve bizzat gerçekleştirmeye çalıştığı şeyin
de sürekli yeniliıkler denemek olduğunu belirtiyor. Muhtemelen her konuda olduğu
gibi digital müzik konusunda da farklı fikirleri var. Digital müziği, yıllar
sonra insanların müzikle ilgili heyecan verici bulduğu bir unsur olarak gördüğünü,
müziğin paylaşılmasının, insanların hayatının her alanına girmesinin olumlu bir
gelişme olarak görülmesi gerektiğini söylüyor. Sanatçının 3 Temmuz tarihinde
Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçerleşecek konserinin de, eklektik müzik anlayışını
yansıtan, yaratıcı, herkesi yerinden hoplatacak ve izleyenlerin uzun yıllar
birbirlerine anlatacakları bir konser olacağının tahmin etmek güç değil.
Günümüzün her tarakta bezi olan, ön plandaki müzisyenlerinden birini izlemek
için iyi bir fırsat diye düşünüyorum.
Emre Memecan
ememecan@yahoo.com